Anasayfa » İncelemeler » Indie Çocuk Olmak ya da Olmak İstememek, İşte Bütün Mesela Bu – Biz, Ölümlüler İncelemesi

Indie Çocuk Olmak ya da Olmak İstememek, İşte Bütün Mesela Bu – Biz, Ölümlüler İncelemesi

Seneca vakti zamanında “Biz ölümlüler, ne kadar çılgınız” demiş. Patrick Ness de kitabıyla tam olarak bunu söylemek istiyor. Okuduğunuz kitaplar, izlediğiniz filmler, oynadığınız oyunlar sizde fantastik bir şeyler yaşama ihtiyacı ortaya çıkarırken; Dünya’nın bir köşesinde ya da küçük kasabanızda hemen burnunuzun dibinde pek çok fantastik olay yaşanıyor olabilir. Bunların tam içine düşebilir, bir kısmına şahit olabilir ya da haberdar bile olmayabilirsiniz. Olsun. Hele de gençseniz, zaten yaşadığınız hayat kendi başına bir maceradır. Ayrıca zorluk seviyesi belirlemek gerekirse; yüzünde üç günlük yastık izi varken hoşlandığın kızla karşılaşmak, gece yarısı ormanda kurt adamla karşılaşmaktan çok daha üst seviyede kalmaktadır.

Kitabı elinize ilk aldığınızda özellikle kapağın etkisiyle, fantastik bir kitap olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak arkasını okuyunca ya da cildin ilk sayfasını çevirince aslında kitabın olayının bu olmadığını anlıyorsunuz. Sonrasında kitap boyunca fantastik bir şeyler oluyor ancak siz bunlarla dalga geçen tarafta oluyorsunuz. Buna pek de alışık değildim. Kitabın ilk baskısını okudum ki zaten çok uzak bir zamanda da basılmamıştı. Bu baskının ciltli olmasını tercih etmişler, belki diğer baskılar da öyle olacaktır onu bilmiyorum. Ama hem özlemişim hem de hiç özlememişim ciltli kitapları. Otobüste okumak için çok da pratik sayılmazlar açıkçası. Elektronik ortamlarda okumaya da hala hazır hissetmiyorum. Neyse ki bu ciltli kitap bir solukta okunuverenlerdenmiş. Konusu kolay takip ediliyor ve okurken sizde önce otobüsten inme sonra da hızlıca bir küçük kasabaya yerleşme isteği uyandırıyor. Çünkü küçücük olduğu kitapta çokça – hatta gereğinden fazlaca – belirtilen kasabada liseli gençler hepimizden keyifli yaşıyor. – Ülke koşullarını dikkate almayalım lütfen. Başka bir ülkenin büyük bir şehrinde yaşayanlara göre de oldukça keyifli yaşıyorlar. – Sonra kasabada acayip olaylar olmaya başlıyor. Çünkü küçücük kasaba düzenli aralıklarla fantastik yaratıkların saldırısına uğramazsa olmuyor. Ama kahramanlarımız normal çocuklar – bir kısmı – ve bu işi her zamanki gibi indie çocukların çözmesini bekliyorlar. Onların her zaman indie çocuklar olarak adlandırılmadığını belirtmem gerek. Bir zamanlar hipster falan deniyormuş. Ondan önce de kesin hippi denilmiştir.

Kasabada aralıklarla fantastik şeyler yaşanıyor ancak bu sorunları çözen ya da çözmeye bile fırsat kalmadan ölen kişiler hep indie çocuklar oluyor. Biz kitabı okurken bir yanda kahramanlarımızın yaşadığı kasabayı ‘Ölümsüzler’ denen bir ırk istila etmeye çalışıyor. Hikayede kesinlikle altını dolduramadığım birçok nokta oldu aslında, polislerin yerine geçebilen bu ırk kitabın sonlarına doğru bu avantajı hiç yokmuş gibi davranmaya başlıyor mesela. Ya da kitapta birkaç kez ölümden dönmüş hayvanlarla karşılaşıyoruz ancak bu da sonradan bir yere bağlanmıyor. İndie çocukların hikayesi kitap boyunca sadece bölüm başlarındaki bir paragrafta veriliyor. Eş zamanlı olarak da kahramanlarımızın yaşantısını okuyoruz. Aslında tek kahramanımızın hikayesini okuyoruz. Çünkü kitap 17 yaşındaki Mikey’in ağzından yazılmış.

Daha önce Patrick Ness okumadığımı itiraf etmem gerek. Adını arattığımda karşıma en çok çıkan sonuç “Canavarın Çağrısı” kitabı oluyor. Ayrıca Patrick Ness’in Doctor Who’nun spin-off’u Class’ın da senaristi olduğunu öğreniyorum. Ancak bu sonucu değiştirmiyor. Ben, yazarın kitaplarında genel olarak kullandığı dili bilmiyorum. Yazar bu kitabında, çok da yakın olmadığınız bir arkadaşınızla konuşuyormuşsunuz ve son bir ayını her detayıyla size anlatıyormuş gibi hissettiriyor. –Kabul ediyorum, ondan aşağı kalır yanım yok. Ama bu 260 sayfa boyunca sürüyorsa ve ergenliğinizin üzerinden hayli zaman geçtiyse oldukça zorlayıcı olabiliyor. – Kitabı okurken ara ara çok güzel olabilecek cümlelerle karşılaşıyorsunuz. Ancak anlatım o kadar basit kalmış ki o cümleler sizi bir türlü etkileyemiyor. Örneğin; “Bir zamanlar Martha adında bir labradorumuz bile vardı ama kirpinin tekini ısırınca o da gitti. Anladım ki sevgiye paha biçebilirmişsin. 1200 dolarlık bir köpek yüzü ameliyatından biraz daha ucuz.” Böyle bir kısımla karşılaştığınızda “Vaay keşke seni ilkokulda okusaydım acayip keyif alırdım” diyorsunuz.

Buraya kadar yazdıklarım kötü eleştiriler olarak algılanmasın. Sadece keşke kitabı ergenlik dönemim zamanlarında okuyabilmiş olsaydım. Sevgili Patrick – Patrick… Hey Patrick – gençlere çok önemli bir şey anlatmaya çalışıyor bence, hayatla savaşmak için seçilmiş kişi olmamıza gerek yoktur. Kabul, indie çocuklar balolara gitmek yerine vampir falan avlıyorlar ve bu çok havalı. Tabi ki; ben de bir vampiri öldürmeyi ya da yakışıklılık durumuna göre onunla kırda saatlerce bakışmayı sonra yakışıklı kurt adamın bizi basmasını falan isterdim. Ama biz de bunlar kadar önemli şeyler başarıyoruz aslında; gerçek hayattaki sorunlarla savaşıyoruz.

Kitapta bir grup arkadaşın günlük hayatını okuyoruz. ‘Ölümsüzler’le savaşan indie çocuklar değiller belki ama onlar kadar büyük sorunları var. Lisenin son ayındalar ve üniversiteye başlayacaklar. Bu grupta bulunanlar, obsesif kompülsif bozukluğa sahip bir hikaye anlatıcısı, onun anoreksik kız kardeşi, alkolik babası, siyasetçi annesi, eşcinsel ve çeyrek zamanlı tanrı olan en yakın arkadaşı ve yarı Afrikalı yarı Fin aşık olduğu kız gibi betimlere sahip insanlar. Onlar, hem bir araya gelmesi zor hem de bir araya gelebilecek insanlar. Kitap boyu her biri kendi sorunlarıyla savaşıyor ve onu yeniyor ya da yenemiyor. Yine de bir nevi kendi hayatının seçilmiş kişisi olduğunu bize kanıtlıyor. Hepimiz, kendi hayatımız içinde dünyayı ya da küçük kasabamızı ya da belki apartmanımızı –kim bilir – kurtarıyoruz.

Kitapla ilgili ciddi bir eleştirim de bulunuyor. Metnin çevirisine bir sözüm yok, muhtemelen bu kadar basit cümleler gerçekten doğru olanlardı. Ancak düşük cümleler, imla hataları ve yarıda kalmışlık hissi sanırım yazarın gerçekten yapmak istediği şeye uymuyordur. Keşke düzelti aşamasında biraz daha dikkatli olunsaydı.

Sonuçta ciltli kitaplara bir şans daha verdiğim için mutluyum. Bir önceki, taşıma konusunda beni kesinlikle çok zorlamıştı. Hem Edgar Allan Poe’nun tüm eserlerini bir araya toplayıp hem de onu ciltlemişler. İnanın taşıması hiç kolay değildi. Bu konuda Otostopçunun Galaksi Rehberi’nin tek kitap versiyonunda da sorun yaşamıştım. Sanıyorum tüm kitaplar otobüse binmeyi sevmiyor. İlla ciltli kitap gezdirmek isterseniz bu kitap oldukça pratik bir çözüm oluyor.

Fallout: New Vegas 2 Yolda Gibi...
Monster Notebook, Gaming İstanbul'da Oyuncularla Buluşuyor