Son Haberler
Anasayfa » Makaleler » Bilimkurgu Filmlerine Bilimsel Bakış Açısı

Bilimkurgu Filmlerine Bilimsel Bakış Açısı

sci-fi-bilimkurgu-banner

Asıl başlığı 2014 Yılı Bilimkurgu Filmlerine Bilimsel Devrimlerin Yapısı Açısından Yaklaşım olan ve Erol Mazhar Aksoy tarafından hazırlanan bu makalede, geçtiğimiz yıl gösterime giren birkaç filmin farklı bir bakış açısından ele alınışını bulacaksınız.

Bu makalede 2014 yılı içerisinde gösterime girmiş olan bilimkurgu türündeki seçilmiş filmler hakkında Thomas Kuhn’un paradigma anlayışı ve Bilimsel Devrimlerin Yapısı eserindeki noktalar açısından düşünsel yorumlar yer almaktadır.

Seçilen filmlerde kısa tanıtımdan sonra olağan bilim paradigması, olağan bilimi ve olağan bilim adamları, devrimsel paradigma, devrimsel bilimi ve bilim adamları başlıkları altında yorumlanacaktır. Buradaki düşünceler ve filmlerin geçtiği zamanlar değişken ve göreceli olduğundan senaryoda verilen durumlar esas alınacaktır. En sonda ise günümüz olağan bilimi ve paradigması açısından durum değerlendirmesi yapılıp, şahsi yorum ile sonlanacaktır.

Bu açıdan 2014 yılındaki bir sürü bilimkurgu türü filmleri arasından devrimsel niteliği içlerinde barındıran filmler aşağıdaki gibidir. Makalenin uzamaması için seçilen filmler sayı olarak kısıtlanmıştır. Listede önceden var olan sonradan kaldırılan Snowpiercer filminin de hakkını yememek için burada tavsiye ederek izlenmesi gerektiğini belirtirim.

Seçilen filmler:

  • Lucy
  • Predestination
  • Transcendence
  • Interstellar
  • Autómata

Bu makalede kendi düşüncem olan Bilimsel Evrim Sürecine değinmeden Kuhn’un yorumlarıyla Bilimsel Devrimlerin Yapısı ve Paradigma değişimi esas alınarak değerlendirme yapılacaktır. Filmlerin konusu ve içeriği hakkında geniş yer verilecektir, seyir zevkini düşürebilir.

Lucy

lucy-banner

“Life was given to us a billion years ago. What have we done with it?”

Yönetmen: Luc Besson

Yazar: Luc Besson

Kısa Tanıtım: Scarlet Johansson ve Morgan Freeman’ın başrollerini paylaştığı ünlü Fransız yönetmenden beyin ve zekanın evrimi konusu üzerinde aksiyon kadar belgesel yapısına da ağırlık verilen bir filmdir. Zaman olarak günümüzde geçiyor. Filmin adı ise, 1974 yılında keşfedilen, Lucy ya da AL 288-1 olarak adlandırılan ilk insanımsı (homini) fosilinden gelmektedir. Lucy’nin iskelet yapısından dişi olduğu ve 3.2 milyon yıl evvel yaşadığı öne sürülmektedir. Özellikle Carl Sagan’ın Cennetin Ejderleri – İnsan Zekasının Evrimi Üzerine Düşünceler (Dragons of Eden – Speculations on the Evolution of Human Intelligence)  kitabındaki noktalara filmde değiniliyor.

Olağan Paradigma: Filmin posterindeki slogana ve genel kültürdeki bilinen yapıya göre insan beyin kapasitesinin sadece %10’unu kullanmaktadır. Bilimsel açıdan böyle bir veriye ulaşmak mümkün değilken, bu sadece bir uydurma bir bakış açısıdır. Filmde olağan paradigmanın insanın bu sahte adlandırılmış özelliğine değinilerek, devrim sürecinin öncesinde günümüz paradigmasının benzeri gösterilmektedir.

Olağan Bilim ve Bilim Adamları: Günümüz bilim anlayışı ile paralel olmakla beraber insan zekası ve beyin kapasitesi üzerinde araştırmaların artık yeterli, radikal açıdan yapılmamasına veya bulunan teknolojilerin bu olguyu aydınlatamamalarından dolayı yetersiz kalmaları görülmektedir. Bu Thomas Kuhn’un bilimsel devrimin gerçekleşmesi için geçerli koşulları sağlıyor.

Devrimsel Paradigma: Var olan bir hipotez üzerinden yola çıkarak, insan beyninin ve zekanın devamlı evrimleştiği ve gelişmenin devrimsel olarak da mümkün olduğu üzerinde durulmaktadır. Ortak kanıda belirtilen yüzde on derecesinin üstü için çeşitli kademelerde çeşitli doğa-üstü fenomenlerin başarılabileceği konusu üzerinde durulmaktadır. Devrimsel ana paradigma, evrimin şart koştuğu üzere iki yolu göstermiştir. Ortamın niteliğine göre, zor durumlar karşısında canlı hayatta kalmak için ölümsüzlüğü yani kendine-yetebilmeyi ve kendini-yönetebilmeyi seçer. Diğer taraftan eğer rahat durumlar karşısında ise canlı, üremeyi seçer yani kendi ölse bile hayatta kalmak için gerekli bilgi ve birikimi bir sonraki nesile ve nesilden nesile aktarır. İnsan bu devrimsel paradigmada evrimin mekaniklerini zorlayıp kendi devrimini yaparak gelişimini hızlandırabilir düşüncesi ele alınmıştır.

lucy-scarlet-johansson

Diğer bir paradigma ise süreç konusunda zamanla ilgilidir. Devrim niteliğindeki zaman paradigması, zamanın tekillik olduğunu ve tek gerçek ölçüm birimi olduğunu öne sürer. Zaman, maddeye varlığının ispatını sağlar ve zaman olmadan varoluşun olmayacağını ya da belirtilemeyeceğini belirtir (İleri matematik formüllerindeki paydanın sıfır olma sorunsalı ile benzeştirilebilir).

Devrimsel Bilim ve Bilim İnsanları: Bir denek ve bir teorisyen olan ana karakterlerimiz, filmin başından sonuna kadar geçen sürede kendi paradigmalarını izleyene ve filmin geçtiği olağan dünyaya ispatlama çabası içindedirler. Girdikleri mücadele çoğu zaman bilimsel olmaktan çıkıp diğer dogmalardaki gibi vahşi bir çatışma haline gelmektedir. Film aksiyon yanını bu çatışmaların çeşitliliği ile göstermiştir.

Filmde teorisyen bakışını veren Profesör Norman (Morgan Freeman) karakteri, bu paradigmayı aktarmak için medeni bir şekilde sempozyumlar ve sunumlarla olağan bilim camiasında mücadele etmektedir. Devrimsel Bilimi tanıtmakta fakat kabul ettirememektedir. Kendisi bile mücadelesinden yaşlılığı yüzünden ümidini kesip sadece bir hipotez olduğunu belirterek duruma açıklık getirir. Fakat bu düşüncesi bile olağan bilimin kendi çerçevesi dışında olduğundan devrimci niteliği taşımaktadır.

lucy

Denek karakterin bakışını tamamen tesadüfen ortaya çıkan ve ters giden olaylar silsilesinde potansiyeli gittikçe artan filmin protagonisti Lucy karakteri vermektedir. Lucy karakterinin beyin kapasitesi insan seviyesi olan %10 değerinden yükseldikçe ona çeşitli avantajlar veren özelliklerini kendi hayatta kalma mücadelesi için kullanmaktadır. Karakter bunu fark eder etmez, Norman karakterinin paradigmasını kabul eder ve bu paradigmada kendi üzerinde deney ve gözlemlere başlar. Aldığı verilerin paradigmanın kabulü ile uyumlu çıkması üzerine bu verileri devrim yapmak üzere daha çok bilim insanına ulaştırma çabasını hisseder. Çünkü kapasite yükseldikçe yetenekler artsa bile aslında yüzdelik değer bir zaman limiti oluşturmaktadır. Kendine yetebilse bile bilginin aktarımı için uzun ömür değil, veri aktarımı yani çoğalma yolunu seçecektir.

Yorum: Sagan’ın zeka ile ilgili evrimsel çalışmasındaki verilerin vücut kütlesi ile beyin kütlesi arasındaki orandan geldiğini öne sürmesi, filmde de bahsedilen bir olaydır. Trans hümanist yaklaşım olmadan biyolojik ve evrimsel süreç içerisinde insanın konumunu ve algısını geliştirme çabasının ne denli bir önem taşıdığı, gerekirse Kuhn’un Bilimsel Devrimler tanımının aynı şekilde yaşama da uygulanıp evrimden devrime geçiş yapılarak insanın potansiyelini ortaya çıkarma konusunda hassasiyet verilmektedir. Bilimsel Devrim süreci açısından ise bu konu üzerinde hala hurafelerin konuşulduğu, kimsenin bu çerçeve içine bile girmediği sadece kurguda kalan bir alan olduğunu görmekteyiz. Gerçek bir itiş gücü olmadan bu bilim dalı hakkında, neuro bilim konusunda, bu kadar etki eden bir paradigmanın ses duyuramayacağını hipotezde kalacağını görüyoruz. Geldiğimiz bu noktayı bize ne kadar sürede geldiğimizi görsel olarak sunması filmin sanatsal paradigması olarak tanımlanabilir.

Predestination

predestination-banner

“Let’s face it. Nobody’s innocent. Everybody just uses everybody else to get what they want.”

Yönetmen: Spierig Kardeşler

Yazar: Spierig Kardeşler (film), Robert A. Heinlein  (hikaye “All You Zombies”)

Kısa Tanıtım: Zaman yolculuğu konusunu karakter üzerinden anlatan, Ethan Hawke, Sarah Snook ve Noah Taylor’un başrollerde olduğu polisiye kurgu filmidir. Konu olarak zaman yolculuğu yapabilen bir Zaman Ajanının hayatını ele alır. Polisiye niteliğini tüm zaman boyunca kendisinden kaçabilmiş bir suçluyu yakalama konusundan alır. Filmin anlatımı, bir barda barmen kılığındaki ajanımız ile kadın dergisi köşe yazarının birbiri ile etkileşimi üzerinden yapılıyor.  1980’lerden 1950’lere 1960’lara kadar uzanan Amerika ve Soğuk Savaş döneminde geçmektedir. Hikaye olarak gerçek bir bilimsel devrim niteliği filmin içerisinde bulunmasa da kurgusal açıdan yorumu ile bilimsel devrimlerin tetiklenme halini görebiliriz.

Olağan Paradigma: Filmin geçtiği dönem olarak 2. Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaşın gizli araştırmalara yönelmesi olağan paradigmanın günümüzün zamanın değiştirilemeyeceği, zaman yolculuğunun olmaması şeklinde görülebilinir. Filmde gerçekleşen ana suçlumuzun meydana getirdiği bombalama olayları ve katliamlar filmin kurgusal unsurları dışında olağan paradigma ile bakıldığında değiştirilemez ve sonuçlarına katlanılacağı yönünde verilmektedir.

predestination

Olağan Bilim ve Bilim Adamları: Soğuk Savaş döneminde Amerikan ve Sovyet hükümetlerinin cihan harbi sonrası ortaya çıkan gelişmeler üzerinde kamuoyuna yansıyan tüm bilim faktörleri oldukları gibi paradigmalarına bağlı ve resmi tarihi takip edecek şekilde verilmektedir. Eldeki bilimin geliştirilmesi ve yaygınlaşması üzerine gelişmeler devrimsel bir paradigmaya bağlı olmadan devam etmektedir. Fakat dönemin mücadelesi sırasında artık devletlerin olağan bilimin ve insanlarının ürünlerine değil, 2 kutuplu dünyada daha etkili bir şekilde mücadele etmenin yollarını aramaları ortaya çıkmaktadır.

Çoğu Soğuk Savaş dönemi ajan hikayelerinde özellikle James Bond serisindeki saçma icatların kökenini bu döneme bağlanması şaşırtmamalı. Çünkü bu dönemde devletlerin mücadelesi için geçerli olağan paradigma ve bilim yetersiz kalmakta ve çerçeve dışında düşünebilen insanlar ve paradigmaları devrimi hazırlamaktadır.

Not: Gerçek dünyada bu yetersizlikten doğan en büyük devrim Uzay Yarışı olarak adlandırılan dönemde meydana gelmiştir.

Devrimsel Paradigma: Filmde devrim niteliği taşıyan paradigma zamanın değiştirilebilmesi ve bu konu üzerinden rakip üzerinde ve ülkenin kendi iç işlerinde kaçınılmaz olarak belirtilen durumlarda kontrolün sağlanmasıdır. Filmde bu buluş hala gün yüzüne çıkarılmamış, kamuoyundan saklanmakta hala devletin kendi paradigması olarak görülmektedir. Filmin adı ise öntanımlı olarak tercüme edersek imkan olsa bile değişimin kendisinin sorgulanması için ki filmde de sorulan iki soru üzerinde verilmektedir. Filmde ayrıyeten Uzay Yarışı döneminin de getirmiş olduğu ihtiyaç duyulan dinamik yeni paradigma karakterler üzerinden seyirciye aktarılmaktadır.

predestination-film

Devrimsel Bilim ve Bilim Adamları: Devrim niteliğindeki yeni paradigmanın çalışmaları tamamen gizli kapılar ardında sürdürülmekte ve bu bilginin olağan bilim haline gelmesi engellenmektedir. Bilimin amacı dışında sürdürülen bu araştırmaların verileri değil, etkileri insanlar tarafından ele alınmaktadır. İcat edilen zaman makinası ile tanışan yeni karakter bile bu yeni paradigmanın ürününe inanmıyor ve dalga geçmektedir, ta ki kendisi de deneyin bir parçası olarak paradigmanın ispatını ve getirdiği modelleri kabullenene kadar.

Zaman makinasının işlevi kendi zaman paradigmasının sağladığı limitde icattan ileri ve geri olmak üzere 53 sene olarak belirtiliyor ve bu icadın 1981’de yapılacağını/yapıldığını öne sürüyor. Bununla ilgilenen bilim adamları genelde ajan olarak görevlerini sürdürüp olan olayları önceden engellemeyi sağlıyorlar. Zamanın bu yeni paradigmada bütünlüğünü kesin olarak belirterek ufak müdahaleler ile paradokstan kurtuluyorlar.  Bilimsel yaklaşımla olmuş olanın ve olacak olanın kesinliği kuantum olasılıkları dışında zaman yolculuğu etkeni ile değiştirilebileceği öne sürülüyor. İnsanların değiştirme yolunda aldıkları kararlar ise, olmuş olanı olağan bilim olarak tanımlarsak devrim yapma seçeneği olsa devrimsel bilimi uygulama olarak benzetilebilinir. Fakat film dramatik anlatım olarak daha temel bir paradigmanın yani sebep-sonuç ilişkisinin çerçevesinde hikayeyi karakterler üzerinden bitiriyor.

Yorum: Çoğu zaman yolculuğu eserindeki paradoksları düşündüren konuyu kendi içerisinde çok dar bir çerçevede, tamamen filmin kendi paradigması içerisinde tanımlayıp zamanın bir sabit değil değer vererek değiştirilebilen bir değişken olarak tanımını yapması kullandığı icadın denklemdeki sabit haline gelmesi güzel bir düşünce. Karakterlerin dramatik hayatlarının zamanın ötesinde gelişebilmesi kendi kendini destekleyebilen bir yapıda olması filmin sunduğu paradigmayı kabul edilebilinir kılıyor.  Fakat olay örgüsünde yaşananların en sonda gene kaçınılmaz olduğu vurgusu seçim etkeninin o kadar da etkili olmayacağını gösteriyor. Bilimsel Devrimler açısından eğer bu eser Kuhn’un zamanında çıksaydı çok daha organik bir şekilde paradigma kavramını ele alabilirdi.  Filmin kurgusal doğası dışında böyle bir buluş için gereken devrimi sağlayan paradigmanın anca zor koşullar altında oluşması tarihsel ve sosyolojik açıdan Kuhn’un fikirlerini doğruluyor.

Transcendence

transcendence-banner

“So imagine such an entity with a full range of human emotion.”

Yönetmen: Wally Pfister

Yazar: Jack Paglen

Kısa Tanıtım: Deus Ex Machina konusunu ele alan, Trans hümanist yaklaşımı günümüzün modern teknoloji imkanları ile birleştiren, başrolde Johnny Depp’in yanısıra Rebecca Hall, Paul Bettany, Morgan Freeman gibi oyuncuları barındıran etkileyici bir film. Bilimsel Devrimi, paradigmayı, devrimsel bilimi ve bilim insanlarının olağan bilim ve insanların paradigmaları ile yaşadıkları mücadeleyi çok net bir şekilde gözler önüne seren bilim insanlarının perspektifinden anlatan bir kurguya tanıklık ediliyor. Geçtiği dönem olarak günümüzde ya da çok yakın gelecekte olabilecek gelişmelerin sunabileceği imkanları temel alıyor. Olağan paradigmanın sert ve vahşi tepkisini de seyircinin izahına bırakıyor.

Olağan Paradigma: Filmde olağan paradigma günümüz algısının tamamıyla paralel gitmekte, üzerine gelişen bilim ve teknolojinin ayrımı gösterilmektedir. Filmde olağan paradigmalar içinde en yaygın ve göze sokulanı, insanın anlamadığı şeyden korkması ve omnipotent (her şeye kadir, gücü yeten) bir varlığın insanın yapay doğasına karşı olduğu olarak karşımıza çıkıyor. Bunun dışında insan üstü bir deneyimin olamayacağı, insanı tanımlarken homo sapien sapiens terimin sapien kökeninin yani farkındalığın önemini vurguluyor. Farkında olduğunun farkında olması yani self-awareness yani öz-farkındalık açıklanamayan bir düşünce ve sadece insan doğasının niteliği olarak öne sürülüyor.

Böyle bir kısıtlama, soyut varlıkların dogmalarında da ortaya çıkıyor. Ve filmde aktif olarak adı geçmese de tanrı ya da tanrılaşma fikrinin tabu kabul edildiği dinler ve dogmalarının etkisi göz önüne çarpıyor. Thomas Kuhn’un olağan paradigma diye tanımladığı bu olgu tamamen olası bir devrime karşı sert cephe açıyor ve kendi iç tutarlılığında vakit oyalıyor. En başta yapay zekanın öz-farkındalığı olabilmesini tamamen paradigma dışı tutuyor ve bunla ilgili çalışmaları da muhafazakar bir yaklaşımla reddediyor.

TRANSCENDENCE

Olağan Bilim ve Bilim Adamları: Bu olağan paradigma altındaki yaklaşımla ortaya çıkan olağan bilim günümüz çalışmalarından pek farklı değil. Olağan bilimin zeka evrimi dalında teknolojiyi reddi biyoloji çerçevesinde düşünmesi birincil karşı tutum olarak göze çarpıyor. Belli kendi kendini çeviren gelişmeler dışında yapay zeka araştırmalarında ve uzmanlarında ahlaki olarak nitelendirebileceğimiz ama aslında paradigma dışı olduğundan dolayı kabul edilemeyen varsayımlarla gelişim duraklatılıyor. Olağan bilim, küçük adımlarla eldeki imkanlarla kendi çerçevesinin dışına çıkmadan etkinliğini artırırken, bilim insanları devrimsel yapıda düşünebiliyor. Fakat bu düşünme de olağan paradigmanın dışına çıktığından çoğunlukla kendini baltalayan bilim insanları ile filmde karşılaşıyoruz.

Filmde Max Waters karakterini devrim sürecini gözlemleyen yorumlayabilen bir karakter olarak görüyoruz ve olağan bilim insanı halindeki iç çatışmasını fark ediyoruz. Hayat kurtarmak amacında olan bu karakter, zaman geçtikçe yöntem ve model farklılığından dolayı aynı amaca farklı paradigma ile ulaşıldığını görünce tepkisi değişecek. Diğer yandan Joseph Tagger karakteri ise paradigmanın ve olağan bilimin verdiği imkanların çerçevesinde en ileri noktayı düşünen karakter iken paradigmanın getirdiği tabular ile devrimin yumuşak geçiş sürecini zorlaştıran, sert tepki veren bilim insanını gösteriyor. Bunun dışında yan karakterler arasında devlet yetkilileri, bağımsız muhafazakar topluluklar kendi dogmaları dahilinde verdikleri sert kararlar ile istemedikleri devrim sürecinin zorla marşına basıyorlar. Böyle bir ortamda devrimsel paradigmanın destek bulması ve bilimsel olarak uygulanması kaçınılmaz oluyor.

Devrimsel Paradigma: Olağan bilimin ve paradigmasının artık filmde Yapay Zeka konusunda limitlerine ulaşması, ahlaki sınırlar altında kalması, dogmalarla mücadele edemeyecek seviyede olması, devrimsel bir paradigmanın varlığına imkan tanıyor. Yetmezmiş gibi olağan paradigmanın, dogmaların fanatiklerinin tutumları imkanı olan tarafından başka bir çare bırakmıyor. Devrimsel Paradigma hızla oluşuyor. Bu devrim niteliği taşıyan paradigmada; insanın düşünsel kapasitesinin değişmediğini, bir Yapay Zeka ile insanın önce biyolojik sonra da düşünsel sınırlarının hızlıca aşılabildiğini, böylece çok daha büyük sorunların daha kısa zamanda çözümlenebilir olduğunu belirtiyor. İnsan dışı, yapay bir varlığın gerçekleri gösterme fikri insan tabanlı olağan paradigma için doğaldır ki devrimci olmasın. Anlatılan paradigma bunun uygulanmasının evrimsel bir süreç olduğunu bu çevre koşullarının alt varlıklar tarafından yani insanlar tarafından sağlandığını ve artık kaçınılmaz olduğunu da gösteriyor.

transcendence

Devrimsel Bilim ve Bilim Adamları: Filmdeki devrimsel bilim kendisini uygulamaları ile açıklayarak ispatlasa da dogmalar karşısında devrimi gerçekleştirememektedir. Bu durumda uyguladığı yollar teorik olmaktan öte pratik bir şekilde gerçekleşerek, devrimsel bilimin olağan bilimin yerini almadan çift paradigmalı çatışma dönemini yaşamaktadır. Dr. Will Caster karakteri başrol olarak devrimci paradigmasının gerekli olduğunu ama uygulama yönünden çevredeki zıt tutumlardan dolayı araştırmacı yönüyle ilk başta karşımıza çıkıyor.  Evelyn Caster karakteri ise devrimci paradigmanın oluşturduğu devrimsel bilimi kabul ederek, devrimin getireceği yenilikleri o paradigmaya sahip olan bir bilim insanı olarak çalışmaya devam ediyor. Will Carter karakterinin paradigmasına göre üretilecek olan Yapay Zekanın yoktan programlanamayacağına ancak var olan başka bir zeka tarafından kopyalanarak üretilebileceğini savunuyor.

Olağan bilim dahilinde yapılan deneylerde bu fikrin metotları uygulamaya imkan tanıyor, fakat insan üzerinde deneyin gerçekleştirilmesi olağan paradigmanın tabu limitlerini aştığından zararlı bir şekilde yorumlanarak gerçekleştirilmiyor. Karakterin başına gelen trajik olayın sonucunda eşi Evelyn karakteri bilimsel bir girişimi duygusal bir açıyla tabuları yıkarak başlatıyor. Böylelikle yeni paradigma eskisinin gözü önünde gerçeklik kazanıyor. Yeni paradigmanın sağladığı imkanlar dahilinde ahlaki tabuların ötesinde Trans hümanist yaklaşım gerçekleşiyor ve zamanla Will Caster karakteri Deus Ex Machina modeline doğru devrimsel bilimin ve bu paradigmaya sahip bilim insanlarının yardımıyla ilerleme sağlıyor. Bu geçiş kurgudaki anlatım yüzünden çok hızlı gerçekleştiğinden dolayı Newton’un Etki-Tepki Yasası ile olağan bilimin ve insanlarının tepkisi gecikmiyor. Öncelikle olağan bilim durumu anlamaya çalışsa da kendi paradigmasının çerçevesinin çok dışında olduğunu fark edince, bilimsel anlayışı devrimsel yapıyı reddedip, dogmatik unsurlara yöneliyorlar. Korku yönetimi, terör faaliyetleri ile bu devrimsel bilimi ve düzeni yok etme çabalarına girişiliyor. Kurgu içerisinde devrimsel bilim ile olağan bilim arasındaki uçurum arttıkça devrimin yumuşak geçişi, zaman içinde kabul edilmesi olanaksız hale geliyor. Böylece anlaşılamayan ve ulaşılamayan yani ütopya haline gelen bir devrimsel paradigma doğal olarak en sert tepkilerle  karşılaşıyor.

TRANSCENDENCE

Gözlemci yapısı ile andığımız Max Waters karakteri burada tekrar devreye girip, Thomas Kuhn’un değinmediği bir noktadan, yeni devrimsel paradigmayı kabul edip, getirdiği bilimsel düzeni yıkacak anarşik ve kaotik bir seçim yapıyor. Örnek olarak Dünyanın yuvarlak olduğunu görüp kabul edip sonra bu yuvarlaklığın kabulünü yok edip düz dünya algısı haline dönüştürme çabası diyebiliriz, benzer bir durumu kilise korkusu yüzünden Darwin’in fikirleri ve söylemleri için de söyleyebiliriz. Bu noktadan sonra desteğini artıramayan devrimsel bilim ve bilim insanları zorlu koşullar altında yenilerek devrimi gerçekleştiremiyorlar.

Yorum:  Bu film, Bilimsel Devrimlerin aslında; modern zamanda, bilginin kontrolsüzce yayıldığı sosyal medya ortamlarında, fanatizmin ve muhafazakârlığın bu kadar tehlikeli ve engelleyici olduğu tutumlarda, çok zor gerçekleşeceğini gözler önüne sermektedir. Olağan bilimin de diğer dogmaların da devrimsel gelişim için çok büyük engel teşkil ettiği, yeni bir paradigma ortaya çıksa bile bunun kabul süreci artık eskisi kadar kolay olmayacağını, fikir ve konuşma özgürlükleri adı altında aynı haklardan gerici zihniyetin de yararlandığını ve üzerine korku unsurunu kullanabilecekleri insanlığın ütopik gelecek ihtimalini yıkıyor. Günümüzün islamofobi adı altında aslında dogmaların terörünün ne kadar zarar verici olduğunu, sadece din adı altında değil kısıtlı düşünmenin, skolastik düşünce yapısının olağan bilimlerin içinde bile var olduğunu, pozitivist yaklaşımla aslında artık felsefi ideallerden uzaklaşıldığını görüyoruz.

Bu filmi izlerken ve izledikten sonra olağan bilimsel paradigma ve dogmaların bireylerine karşı tepkim öfke ve nefret seviyesine kadar yükseldi. Tabiri caiz ise bu yüzden iyi şeyler başımıza gelmiyor demek içten bile değil. Kendi yaşadığı tek ortamı bile yok edecek halde yeni fikirlere, değişimlere uzak, hala sürüngen beyninin dürtüsünde hareket eden bir varlık olmak ve bu dürtü temelinde işleyen sosyal, siyasal ve ekonomik bir düzenin parçası olmak beni iğrendiriyor. Film sonunda Descartes’in “Cogito, ergo sum” sözü artık öz-farkındalık için bir cevap olmaktan çıkıyor, ve insan düşünerek sapien olmanın gerçekten ne anlama geldiğini sorguluyor.

Tek Atan Adam: One Punch Man
Bilimkurgu Seven FRP Oyuncularına Müjde - Muhteşem Shadowrun İndirimi Başladı