Son Haberler
Anasayfa » Röportajlar » Ertaç Altınöz ile Röportaj

Ertaç Altınöz ile Röportaj

Ertaç Altınöz, 1981 yılında Balıkesir’de doğdu. Lise eğitimini İzmir Işılay Saygın Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nde tamamladıktan sonra Sinema-Televizyon bölümünü bitirdi. Yıllar sonra çizime geri döndü. Gidişi suskun olmuştu ama dönüşü muhteşem oldu. Bu muhteşem dönüşün ardından pek çok birbirinden şahane eser çizdi, pek çok başarıya imza attı ve halen de tam gaz çizmeye devam ediyor. Güzide dostum, Frpnet logomuzun reprodüksiyonunun sahibi ve birlikte projeler ürettiğimiz güzel insan Ertaç Altınöz ile sizler için konuştuk, sorular sorduk ve bakalım ne yanıtlar aldık. Buyurun.

Keri: Ben seni oldukça iyi tanıyorum fakat seni tanımayanlar için kendinden biraz bahseder misin?

Ertaç Altınöz: Merhaba. Kendini anlat denildiğinde bir şeyler söylemek ne kadar doğru bilmiyorum ama elimden geldiğince dürüst olmaya çalışayım.

Kendisinden mutlu olan bir insanım. Mümkün mertebe süprizlerle dolu, heyecanlı ve hareketli olduğum söylenir. Çevresinde aranan biri oldum hep, zira sevgiye veya hürmete hiç açlık çekmedim.

Eğlenmeyi ve gülmeyi çok severim.  Çalışkan, disiplinli, iyi niyetli, lider, ülkesini seven ve ailesine bağlı; doğalcı, şaşırma duygusunu yitirmiş ama şaşırtmaktan da bir o kadar keyif alan, yardım sever, terbiyesizliği asla unutmayan, baskın karakterli, tersi pis, lakin kızgınlığı çok çabuk geçen, neredeyse sürekli gülümseyen, garantici ama deney yapmayı da seven birisiyim; yani herkes gibi biriyim.

Keri: Lisede resim bölümünde okuduğunu biliyorum. Sonrasında neden Sinema-TV bölümü tercih ettin? Bunda etken görsel sanatlar ve resimi bir animasyon biçimi şeklinde birleştirme hayali olabilir mi?

Ertaç: Hergün birlikte takılıp birbirlerine kahve falı bakan ve hayrete düşen kızlar olur ya, onun gibi oldu bu :)

Lakin güzel de soru; kısaca cevaplamam gerekirse evet animasyona ilgim çoktu. Şu an da elime geçen her şeyi izlemeye çalışırım. O dönemler farklıydı ortam; kaygılar, yaşın getirdikleri, toplumdan yansıyan beklentiler… Sinema-TV benim için asla yanlış bir karar olmadı ama bir milat veya vazgeçilmez bir altın bilezik de olmadı. Burada sorun benim neyi ne kadar istediğimle ilgili pek tabi. Ben sinemayı lisede edindiğim resim bilgimin üzerine farklı bir beslenme kaynağı, algımın, ifade biçimimin ve kültürümün bir diğer penceresi yapabilmek adına seçtim. Okula girdiğim günden çıktığım güne kadar hiç bir zaman yönetmen olmak gibi bir iddiam yoktu, olmadı da.

Öte yandan Sinema bir okul düsturuyla öğrenilebilecek bir şey mi sorusu bile benim için bugün hala netliğini kazanabilmiş bir soru değil.

Üniversitede resmi bırakıp bambaşka bir dala geçiş yapmam İzmir Işılay Saygın Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’ndeki hocalarım dahil bir çok kişiyi hayli şaşırttı. Okulumun belki de en parlak öğrencisiydim ve herkes birer birer yetenek sınavlarıyla çeşitli dallarda devam ederken ben alan dışı sayılabilecek bambaşka bir dal seçmiştim. Bunun nedenlerine burada değinmek benim için bu saatte biraz farazi ve fakat özetleyecek olursam temelde sanata bakış açımı genişletmek istedim diyebilirim.

Keri: Üniversite döneminde de çizim ile uğraştın mı?

Ertaç: Valla üniversite, hayatım boyunca girdiğim çıktığım tüm ortamlar içerisinde beni en fazla kaçırmış olan yerdir diyebilirim. Askerde bile kendi donanımımı daha iyi kullanma şansı buldum. Burada hatalı olan tabi ki üniversite değil; lakin ben de değilim. Ben yeteneklerimi ve yapabildiklerimi mümkün mertebe anlatmaya çalıştım. Şans belki de; ya da yüksek öğrenimin doğası… Çeşitli etkenler sonucu, üniversite yıllarımda çizim yeteneğimle branşımı beslemem birkaç storyboard çalışmasından öteye geçemedi. Neyse ki film projelerim arasında kurmaca film yerine Umut Sanat’ta yaptığım staj vesilesiyle iki adet cell animasyon gerçekleştirme şansı yakaladım. Oranın bana bir başka getirisi de şüphesiz mükemmel insanlar tanımam oldu.

Yüksek Lisansım sırasında da bir 3D proje gerçekleştirdim, o da başka bir hikaye.

Keri: Profesyonel anlamda çizime dönme sebebin ne oldu? Anlık bir karar mı yoksa bir etkilenme mi?

Ertaç: Şöyle ki en büyük şansımın kendime olan inancım ve öğrenmeye olan yatkınlığım olduğunu düşünüyorum. Hayatta her an her şeye en başından başlayabilirim. Herkes başlayabilir aslında, ya uygun koşul sağlanamıyordur veya inanmak için isteksizizdir. Üniversiteden ayrıldığımda yıllardır gerekli disiplinde çizim yapmamış ve hayli körelmiş haldeydim. Çizimle ilişkim hiç bir zaman özellikle yapmamak veya özellikle başlamak gibi olmadı benim için. Çizmek benim için bir yerlerde hep vardı; ya da ben içten içe biliyordum günün birinde geri döneceğimi. Bir zaman geçmesi gerekti ve geçti, zamanı geldiğinde de kendimi yine çizerken buldum.

Eski bir eşyanızı yeniden bulmak gibi belki… Bulanık düşler arasından bir zamanlar çok iyi bildiğiniz bir zevki çekip çıkarmak gibi… Benim için hafızamı kaybetmiş ve sonra eskiden tuttuğum günlüğümü bulmuşum gibi oldu. Okudum, okudukça daha fazla açlık duydum, hatırladıkça daha fazla keyif aldım. Sonra baktım ki durmadan çiziyorum.

Ama bu ateşi yakan parlak kıvılcım aklına nereden düştü denirse, cevap tereddüt olmaksızın Kerem Beyit olacaktır.

Keri: Kerem Beyit ile yakın arkadaşlığını ve Kerem’e saygını biliyorum. Kerem’in senin çizimin üzerinde etkisi olduğunu her fırsatta dile getirmekten de çekinmiyor; aksine gurur duyuyorsun. Kerem seni ne yönde etkiledi?

Ertaç: Dile getirmekten niye çekineyim; insan sevip saygı duyduğu birisine hakkını ödemekten hiç bir zaman gocunmaz, gocunmamalıdır da. Ama soruya cevap verirken kelimeleri olabildiğince doğru seçmem lazım. Zira ne yazsam çok acayip duracak burada.

Benim için anlamını tarif edemeyeceğim bir destek, zaman zaman bulamayacağım bir danışmanlık, bazen muhabbet, sonrasında arkadaşlık, ismiyle yanyana anılınca hissedilen gurur ve mutluluktur Kerem Beyit (İl İl Anadolu gibi oldu:) )

Benim çabalarım ve hedeflerimin bir yanında onun emeklerine layık olabilmek gibi bir çıta da var, bu bile benim için değerini anlatır umarım.

Yeri gelmişken, okuyorum orada burada; beni takip eden, ismimi onurlandırmayı bana çok görmeyen ve beni de böyle büyük ustaların yakınlarında telafuz etme jestini gösteren herkese teşekkür ederim. İsmim bu işle ilgilenenler için bir şeyler ifade ediyor mu henüz bilmiyorum ve fakat tabi ki ben de günün birinde Kerem Beyit gibi çok önemli işlere imza atıp insanların model alacağı bir marka haline gelmeyi isterim.

Bana en büyük etkisi bu olmuştur herhalde. Bir de bilinmezler karşısında heves kırmaya çok müsait olabilen bir meslek bu. Zaman zaman Kerem Beyit varlığıyla olumsuzluklara karşı devam etmemi sağlamıştır; daha büyük nasıl bir etkisi olsun?

Keri: Çizimlerinde başka kimlerden ilham alıyorsun?

Ertaç: Çizimlerini takip ettiğim insan sayısı çok. Ryan Church, Tony Diterlizzi, Frazetta, Elmore, Craig Mullins gibi ustalar tabii ki bir yana; ama hergün takip ettiğim isimler daha başka. İşlerinden en çok etkilendiğim ve beni yeni bir şeyler çizmeye teşvik eden isimlerden; Reynan Sanchez, Nick Harris, Jason Chan, Adrian Smith, Raphael Lacoste, Michael Kutsche, Slawomir Maniak, Martin Bland, Justin Randall aklıma ilk gelenler.

Sevgili dostum  Ertaç’ın benim için çizdiği bir Drizzt yorumu. (Keri)

Keri:Ülkemizdeki pek çok fantastik resim çizeri yurtdışına çizim yapıyor. Bunun sebebi nedir ve bu kişileri yurtiçinde iş yapmak için ülkemize nasıl kazandırabiliriz?

Ertaç: Piyasanın talepleriyle şekilleniyor sanırım bu tablo. İnsan doğduğu yerde değil doyduğu yerde yaşamalı durumu oluşuyor biraz. Sanatçılar da para kazanmak zorundalar ve malesef imgesel herhangi bir çizimi satın almak isteyen birileri ülkemizde her gün karşımıza çıkmıyor.

Ama “çizerlerimizi ülkemizdeki pazara kazandırmak için ne yapmak gerekir” sorunuza cevap verdim sanmayın. Bu cümlelerle “öncelikle bir pazar oluşmalı”yı kastetmiyorum.

Zira bana kalırsa yetersiz olmakla birlikte, illüstrasyon anlamında bir çok mecrada iş gücüne gereksinim var; yani pazar var. Ama bu pazarda iş verenler sadece hizmeti alan taraf olmak istiyorlar, karşılığında para veren değil. Dolayısıyla da yılan hikayesine döndürülen üç kuruş için hem sanatımı, hem emeğimi, hem de zamanımı harcatmayacağım diyenler, kendileri için kişisel çalışmalar yapmayı veya sokağa çıkıp yürüyüş yapmayı; bu, açıkçası iş ahlakından yoksun girişimcilere boyun eğmekten daha tercih edilebilir görüyorlar.

Kısaca “bence”, ülkemizde sanatçıya maddi anlamda hak ettiği değer verilmiyor. Çünkü bence saygı da duyulmuyor. Sanatçılar uzaydan gelmemeleri bir yana, sanat icra edemeyen insanlarda olmayan bir şeye sahip oldukları gerçeği ile itibar görmüyorlar bu ülkede. Yetmezmiş gibi sanatçının bir ayakkabıcının yaptığı ayakkabı karşılığı para kazanması kadar doğal da bakılamıyor maddi beklentisine.

Yurtdışında sanatçının toplumdaki itibarı yüksektir, saygı duyulur. Türkiye’de bir şeyler değişecekse -ki ileride bugünlerimizi mumla arayacağımıza da eminim- işe yaratıcı beyinlere saygı duymaktan başlayabiliriz.

Keri: Göktuğ Canbaba’nın yazdığı “Tılsım-ı Kudret” kitabının kapağı senin ilk yayınlanmış kitap kapağın. Ayrıca kitap için çizdiğin diğer konsept resimler de göz dolduruyor. Bu süreci ben çok iyi biliyorum fakat sen de bu süreçten biraz bahseder misin? Akabinde başka kapak çizimleri de gelecek mi?

Ertaç: Aaa, burada birkaç şey Göktuğ Canbaba için söylemem lazım.

Göktuğ bana sorarsanız anlatılmaz yaşanır bir adam. Bir insan bu kadar mı iş bitirici olur arkadaş? Yazarlıkta olduğu kadar hitap, iletişim, derdini anlatma, çözüm arama, isteme, istediğini yaptırma konusunda karşılaştığım şeytan tüyü olan adamlardan birisi. Yolu açık olsun. Her türlü herkesi ikna edebilir, ben uzaklaşıyorum. :)

Şaka bir yana, içinde olmaktan başından beri mutlu olduğum bir proje oldu Tılsım-ı Kudret. “Kefenyırtan”dı orjinalinde projenin adı, kaç ay sır gibi ağzımızda bantla gezdik; insanlara bahsederken “işte bir iblis var, bir hoca, bir de muska…” demekten öteye gidemedik, sonra ne oldu? Bir baktık Göktuğ Amca oraya buraya resimlerimizi bırakmış. “La la-la bi dakika!” derken bir baktık roman genişlemiş, bir bakmışız basılmış.

Tabi ki bu olayların keyifli anlatımı. Sürecin iç yüzü çok sancılı ve olumsuz anlara da sahip.

Tanışmıyoruz o zamanlar, biri bana not attı, konuşmaya başladık; hikayenin ön okumasını gönderdi, “tamam” dedim “varım”. Zira başka şansım da yoktu açıkçası, anlattım işte, adam evinizin tapusunu istese alır, öyle bir adam.

Başladık çizmeye, proje o zamanlar daha bir vitrinli. Göktuğ’un kafasında bir resimli roman şablonu var, A4 kağıda hardcover, içeride üç dört sayfada bir renkli ve yüksek detaylı, hikayeye ait illüstrasyonlar. “Türkiye’de bir ilk olacak” deyip duruyor…( “Tapu karşılığı 30 daire vereceğim sana”nın Türkçe’si)

Gel zaman git zaman çizimler oluşmaya başladı. Bir kısmını beraber tayin ettiğimiz kilit sahnelere yaratıcı çözümler getirmeye ve hikayeyi olabildiğince iyi görselleştirmeye çalışıyoruz. Sonra sonra yolda yürürken suratıma su mu serpildi, bir yerde başım mı üşüdü bilmiyorum sordum kendisine: “Göktuğ… yayınevleriyle görüştük mü? Onay aldık mı, biz çiziyoruz bunları ama? Hayata geçirmemiz garanti mi?”

Daha önce düşünmedi mi düşünmek mi istemedi bilmiyorum, bu sorunsalın peşinden pek bir gitti kendisi. O sıralar ben de bir oyun firmasında çalışmaya başladım, projenin ben ayağı zaten biraz sekteye uğramış oldu. Üzerine kendisinin piyasa araştırmalarının aldığı zaman da eklenince bir duraksama dönemine girmiş olduk. Bu uyku döneminde Göktuğ yayınevlerini gezerek yapmak istediğimizi anlatmakla bolca mesai harcadı.

Ara sıra bir araya gelişlerimiz ve sık sık internet üzerinden istişarelerimizi atlayarak nihai sonuca gelmem gerekirse; Göktuğ yaptığı saha araştırmasında böyle bol renkli ve bol resimli bir projenin maliyet açısından Türkiye’de hayata geçmesinin çok zor olduğu sonucuyla çıkageldi. Görüştüğü yayınevlerinin hiç biri bu projenin resimli roman hali için yola çıkmaya razı olmamışlardı. Biz de ne yapabiliriz diye etrafımıza daha dikkatli baktık ve kadim dostum (sana) Kayra Keri Küpçü’ye projeyi anlatmak suretiyle kendisini de hiç gam yemeden bu batağa çekmiş olduk.

Kayra kitabın editörlüğünü yaptı, Laika ile projeyi buluşturdu. Son elde kitabın daha da genişletilerek resimli roman değil ama bir roman olarak basılmasına karar verildi.

Çizimler iki senede yıllandı, “Kefenyırtan” sırrımız tarih oldu….(o ballı dili bir yayınevlerine sökmedi) Ama sonuçta ortaya çıkan hayalimizden öte, Göktuğ kendi işine kendisi hayran kalsa yadırgamayacağım nitelikte bir iş oldu. Yazarının düşleri, çizerinin elinin nuru, editörünün alın teri bir araya gelip muskayı kaptı, İbn-i Reşat Hoca’nın aklının labirentlerinden sızarak, Bilge Maruh’un kaygılarına karıştı; Fransız’ın bilgiye tutkusundan rüzgarını alıp lanetini Tılsım-ı Kudret’i Kefenyırtan’ın soluksuz nefesinde boğmayı başardı.(yeri gelirse böyle şakırım, zaten ben yazdım o romanı:))

Beni heyecanlandıran kitaplar için kapak çizme isteğim hep var tabii ki; ama işaret edip yakında gelecek diye duyurabileceğim bir kapak projem şu an için yok.

Keri: Seni, çizimlerinde bilimkurgu ve fantastik kurgu türüne iten ne oldu? Yönelim olarak sadece bu türlerde mi devam etmeyi öngörüyorsun?

Ertaç: Bu yaşıma kadar ilgilendiğim alanlarda bu iki tarza aşinalığım çok fazla. Fantastik olan en klasik anlamda alternatif bir varoluş hayalidir benim için, daha mistik, daha özgür ve merak uyandırandır. “Ben fantastik edebiyattan pek haz etmiyorum,” diyen insanların bazıları da fantazi severdirler, sadece farkında değillerdir. Tüm dinleri araştırırlar belki, mitolojiye meraklılardır, varoluşlarını sorguluyorlardır veya sonraki yaşam idealarını düşünüyorlardır; en kötü ihtimalle kahve falı baktırıyorlardır. Bir şekilde merak edip hayal ediyorlardır ez cümleyle.

Bilimkurgu ise felsefe gibi benim için, ütopik düzenler, “ideal”lerle ilgili. Daha devlet, iktidar, hiyerarşi ve entrika kokar. Uzayla olan her hangi bir şey içinde yaşadığım dünyadan daha dünyevi olanı anlatır bana aslında; bu yönüyle hayatımı sorgulatır ve benim için yine çekicidir.  

Beni çizerken de bilimkurgu ve fantastik kurgu türüne iten bu eksende gelen teklifler oldu diyemem, zira ben bu türde çalışmalar yapmasaydım muhtemelen hangi türde iş yapıyorsam o türde taleplerle karşılaşacaktım.

Peki o zaman neden fantastik veya neden bilimkurgu çizmek istiyorsun denince de yanıtı neden Rock veya Türk Sanat Müziği dinlersin sorusunun cevabında buluyorum. Benim için tamamen zevk ve keyif meselesi.

Keri: Çizimlerine konu seçerken genelde nelerden etkileniyorsun?

Ertaç: Burada bir hedef göstermek çok sağlıklı veya doğru olmaz sanırım. “Her şey” gibi ucu açık bir cevap da vermek istemiyorum ama bir çizerin çizimlerinde dışa vurduğu her parça bütün yaşamındaki başka başka parçalardan alıyor kaynağını. Gördüğüm bir resim, duyduğum bir tını, sofrada kullandığımız bardağın şekli, bilerek veya bilmeyerek algıladığımız tüm matematikler… Çok karışık bir şey bu; açıklamaya çalışarak daha fazla saçmalamayacağım.

Keri: Kendi portfolyon için çizim yaparken fikir aklına bir anda mı geliyor yoksa etkilendiğin bir an ya da bir sahne veya bir şey oluyor mu?

Ertaç: Kendim için bir şeyler çizmek istediğimde düşündüğüm birkaç şey var. En önemlisi “ben bunu neden yapıyorum” oluyor. İkincisi “ne hedefliyorum”, üçüncüsü de “nelere dikkat etmeliyim” diye gidiyor.

Hedeflerim çok değişken, bazen sadece resimdeki bir karakteri denemek derdindeyken, bazen bir elementi, mesela suyu, etkili şekilde taklit etmeyi, bazen çok figürlü bir sahne ele almayı veya bambaşka şeyleri kendime dert edinebiliyorum.

Ama tüm etkilenmelerim neredeyse her zaman doğa kaynaklı oluyor. Örneğin en son gece yürüyüşlerimden biri sırasında fırtına öncesi sessizliğini yaşayan sessiz ve karanlık deniz ilgimi çekti. Bir süre öylece durup izledim.  Karşıdan bakınca ne kadar basit gözüktüğünü ama aslında ne büyük bir su kütlesinin karanlık içinde orada beklediğini fark ettim. O kadar genişti ki, o kadar sessiz ve o kadar bilinmez. Onca geniş alan içinde bir yere ışınlansam nasıl bir hiçlikte bulurdum kendimi; o sesler, karanlık, soğuk… Biraz düşünüp ürperdim. Eminim bir gün herhangi bir sahnemde kılavuzluk edecek bana bu hisler. Bunun gibi şeylerdir zaten ilhamı verenler.

Seçtiğim şeyi seçme sebeplerim değişken dedim ama değişmeyen tek bir şey var deney yapma zorunluluğum. Kaynağını ne gibi bir amaçtan alırsa alsın tüm çalışmalarım labaratuarımdaki farklı deneylerin sonuçları.

Bazen konuyu bir karakteri denemek için seçerim dedim ama henüz klasik diyebileceğimiz anlamda dwarf, elf veya orc betimlemedim. Evet, dolaylı yollardan anlatmışlığım var ve fakat şimdilik buna kalkışmıyorum. Binbir türlüsü, her şekli çizildi çünkü ve bana araştırmak için yeterli heyecanı vermiyorlar. Haklarını vermek istediğim için de uzak duruyorum biraz. Kendimi ustalarım kadar yetkin gördüğüm zaman kendi yorumumla bu karakterlere de değineceğim tabi ki.

Keri: Yurtdışındaki yarışmalara katılıyor ve başarılar kazanıyorsun, önemli dergilerde röportajların yayınlanıyor. Bu tür gelişmeler iş olarak sana geri dönüş sağlıyor mu?

Ertaç: Bilemiyorum, genelde bana yazan insanlara beni nereden buldunuz diye sormuyorum; bahsetmek isteyen kendisi bahsediyor. Ama hayır, seni şu yarışmadaki başarından ötürü seçtik diyen biri henüz çıkmadı (ki öyle sayısız yarışmada derecem de yok açıkçası.)

Ama bu, bu tür yarışmaların çok önemli olduğu gerçeğini değiştirmez. Kendini geçmeye çalışırsın bu tür girişimlerde, elinden gelenin daha iyisinin olduğunu anlarsın. Başka sanatçılarla iletişimin gelişir, tecrübe kazanırsın, eğlenirsin, derece elde edersen dikkate alınma katsayın artar, hiç bir şey elde etmedim desen bile resim yapmışsındır. Daha ne?

Komisyonlu iş yapmak veya parasal kazanç işinizin taçlandırılmasıdır. Yoksa salt para hedeflenerek yapılamaz zaten bu iş; bu işin kahrını da zevkini de yaşamanın salt sebebi para kaygısı olursa eğer bir süre sonra sevmişim böyle aşkın ızdırabını der herhalde insan. Ya da tutkusunun peşinden gerçekten koşmadığı için icra ettiği şeyde yerinde saymaya mahkum kalır.

Keri: Bir dönem oyun sektöründe de çalıştın. Konsept çizim ve oyun içi çizimler yaptın. Tekrar oyun sektöründe çalışmak ister misin? Senin için nasıl bir deneyimdi?

Ertaç: Güzel bir deneyimdi. İçinde kendi alanımı yarattığım, istediğim şekilde gezinebildiğim ve zevk aldığım diğer her iş kadar zevkliydi. Daha hızlı iş yapmak zorunluluğundan çalışma akışımı hızlandırdım, ikide bir esneyip kaşınmadan resim yapmayı öğrendim kısaca. Bir bütünün parçası olan illüstrasyonları tamamlamanın da ayrı bir keyfi var. Proje, tarihi kokusu olan bir projeydi, bizdendi yani ve sayesinde Timurlar, İskitler ve Oğuzlarla ilgili çok güzel birikimler elde ettim. Bana o şekilde de güzel hatıralar bırakmış oldu. Ve en önemlisi yaptığım işten de tatmin oldum.

Ertaç ile keyifli  bir içki masası sohbeti. (Soldan sağa: Ertaç – Keri)  : )

Tekrar bir oyun projesinde çalışmayı isteyip istememek gibi bir lüksüm yok. Zevk alacağım herhangi bir projenin bir yerinde olmak gibi bir tutkum var. Yani katılacağım işlerin ne olduğundan çok içinin ne kadar dolu olduğuyla, bana ne katacağıyla ve ne kadar eğlenceğimle ilgiliyim. Geçmiş gitmiş projelere takılıp kalmıyorum, neler getirdi bana veya ne başarı sağladı diye dönüp bakacak vakit ve sebep de olmadığından, bitmiş bitmiştir diyerek şimdiye ve sonrasına odaklanıyorum.

Keri:İlerleyen dönemlerdeki projelerin neler? Planlarından ve hedeflerinden biraz bahseder misin?

Ertaç: Tabii ki hayallerim var. Yaptığım işle anılmak istiyorum, bu yüzden planladıklarımla değil gerçekleştirdiklerimle ilgili konuşmam bana daha doğru geliyor.Yalnızca, daha çok ve doğru çalışmayı planladığımı, ve sadece ilham vermeyi hedeflediğimi söyleyebilirim.

Keri: Senin de iyi bir Frp oyuncusu olduğunu biliyorum. Frpnet üyelerine ve Frp oyuncularına söylemek istediğin bir şey var mı?

Ertaç: Ah Kayra; nerede o müthiş oyuncu? Oyuncu kimliğim seneler öncesinde kaldı. Sıkı bir takipçiyim diyebilirim. Yeni olan ve insanları sürükleyen şeyleri takip ediyorum şu anda.Yoksa Magic the Gathering Fifth Edition’da kaldı benim FRP oyunculuğum, kartları da karşımda sırıtıyor.

Çok güzel bir anı oldu bu röportaj benim için. Piyasada en sevdiğim adamdan gelmesi de ayrı mutluluk verdi. Çok teşekkür ederim sevgili dostum Kayra Keri Küpçü’ye ve eşi Güliz Küpçü’ye böyle güzel ağırlandığım için. Sözlerimi bitirirken…

FRPNet üyelerini hayatlarında tutkularının peşinden koşmaktan hiç vazgeçmemeleri konusundanda yüreklendirmek isterim. FRP oyuncularına ve bizim gibi kendini bu işlere adayan herkese de ne diyeyim, Allah akıl fikir versin:)

Kerem Beyit ile Röportaj
Göktuğ Canbaba ile Tılsım-ı Kudret Üzerine...