İncelemeler

Sizi Bir Yerden Gözüm Isırıyor – Monster Crown: Sin Eater

Pokémon’u uluslararası bir öneme taşıyan özgünlüğü ve her yaşa hitap etmesidir muhtemelen. Onun peşinden gelen benzerleri, serinin iyi yaptıklarını not alıp üzerine bir şeyler koymayı başaranlar. Monster Crown: Sin Eater, bu layığla yerine getiren bir oyun.

Pokémon markası bu yıl 30. yılını kutluyor. Video oyunları başta olmak üzere diğer platformlardaki birçok içeriklerini de bu kutlamaya dahil ettiler. Switch için gelecek olan yeni Legends oyunu, Champions için gelen güncellemeler, yeni Pokémon kartları ve Pokémon Go’daki her hafta peşi sıra çıkan yenilikler bunun kanıtı. Bu arada son birkaç yıldır ülkemizde de tekrar eski popülaritesini yakalamayı başardı. Bunda markayı doğru yerlere çekmeyi başardılar sanırım.

Uzunca bir güzelleme yaptım fakat konumuz Pokémon değil. Ona benzemeye çalışan, iyi yanlarını içine alıp üstüne daha fazlasını koymaya çalışan bir yapım: Monster Crown: Sin Eater‘dan bahsediyorum. Sıra tabanlı savaş ve JRPG türlerini bir araya getiren bu şahane pixel-art görselli oyun, temelinde aslında Pokémon’un adımlarını takip ediyor.

Tehlikeli Sularda Yüzen Bir Yapım

Hatırlarsanız birkaç sene evvel, Palworld isimli bir oyun piyasa çıkmıştı. Pokémon’un kendisinin bile bilmediği farklı bir potansiyeli ortaya koymuştu. Tabii “canavar yakalama ve savaştırma” fikrinin, Nintendo tarafından lisanslanmış olmasından kaynaklı, bazı davalar da peşi sıra gelmişti.

Bu yüzden Monster Crown: Sin Eater, tehlikeli suların sıcak kumları üzerinde dikkatlice dans etmeye çalışıyor. Evet, ilk bakışta Gameboy Advance zamanından kalma bir Pokémon oyununu andırıyor. Canavarlar yakalıyor, onları eğitiyor ve savaştırıyoruz. Bir yandan da toprakların en kuvvetlisi olmaya ve daha güçlü olan canavarları yakalamaya çalışıyoruz.

Monster Crown, işleri biraz farklı yapıyor ama prensipte aynı gibi. Hikâyemiz fantastik bir diyar olan The Crown Nation’da geçiyor. Devasa bir ada olan bu coğrafya içerisinde, farklı canavarlar ortalıkta fink atmakta. Bazı insanlar bu canavarları ehlileştirip kendi amaçları doğrultusunda kullanabiliyorlar. Oyunda buna Tamer yani hayvan terbiyecisi demişler. Buna ek olarak ilham aldığı kaynaktan pek farklı olarak, biraz daha karanlık bir dünya.

Canavarlar, otçul, etçil ve hepçil olarak ayrılıyorlar. Ayrıca insanlar bu canavarları, aynı çiftlik hayvanları gibi besleyip yetiştirip etinden, sütünden faydalanabiliyor. Biz de Asur isminde, genç bir çiftçi olarak oyuna başlıyoruz. Ağabeyimizin köye dönmesi ve krallık tarafından yakalanmasının ardından da hikâyeye ufaktan dahil oluyoruz.

İşin gidişatından çok bahsetmeyeyim ancak Monster Crown, çocuksu bir oyun değil. Hani dedim ya canavarların etinden de faydalanabiliyoruz diye. Şayet karşımızdaki canavarı alt edecek partimiz kalmadıysa, savaşa kendimiz girip beylik tabancamız ile saldırıya geçebiliyoruz. Canavarı yendiğinizde de bayılmıyorlar. Direkt ölüyorlar hatta yokluğa karşıyorlar.

Müsaadenizle Sizi Seçmek İstiyorum

Oyunda 1.000’in üzerinde canavar varmış. Açıkçası oyuna harcadığım 10 saatlik süre göz önüne alındığında, bunun pek de doğru olmadığını düşünüyorum. Oyun henüz yeni çıktığı için de tüm canavarları gösteren bir rehber ya da wiki sayfası görmedim. Ancak iddiaları şu şekilde doğru olabilir.

Şimdi, oyunda bir tür eşleştirme özelliği var. Ehlileştirdiğimiz canavarları, Breeding (Eşleme) ve Fusion (Birleştirme) özellikleriyle birbirlerine karıştırabiliyoruz. Breeding kısmında, iki canavarın öne çıkan özelliklerini bir araya getirerek, yeni bir yavru elde ediyoruz. Bu ikisinin ortak görüntüsüne ya da farklı bir görüntüye sahip olabiliyor. Fusion kısmındaysa, ikisini birbirine direkt katıyoruz. Katma derken, birleştiriyoruz baya baya. Ancak birleştirme kısmında ortaya yepyeni bir şey değil, mevcut olan canavarın farklı bir rengini elde etme durumu karşımıza çıkıyor. Yani oyundaki canavarların birden fazla rengini elde etme şansı var. Bu da aslında teknik olarak 1.000 sayısına ulaşmamızı sağlayabilir.

Bu Breeding ve Fusion kısmı ilk gördüğümde çok heyecanlı gelmişti. Ancak bir süre sonra bana gereksiz gelmeye başladı. Elimdeki en iyi ekiple ilerleme fikri daha cazip geldi. Çünkü hangi canavarın, hangisiyle doğru ve mantıklı bir birleşim yaptığını hesaplamak gerekiyor. Birbirlerinin özelliklerini karıştırıyorsunuz. Doğru puanları dağıtmak gerekiyor ve bu da üzerinde kafa yorulması gereken bir durum. Belki bu tarz alanlara meraklı oyuncular için ekstra birkaç saatlik daha malzeme çıkarabilir.

Bir de elbette, canavarların tipleri var. Birbirlerine karşı baskın gelme durumları söz konusu. Aynı elektrik Pokémon’unun, su tipine karşı daha güçlü saldırılar yapması gibi. Monster Crown’da, bir element seçilmemiş. Bunun yerine karakteristik özelliklerini ortaya çıkaran tiplemeler ortaya koymuşlar. Will (İrade), Brute (Güç), Malicious (Tehlikeli), Unstable (Dengesiz) ve Relentless (Vurdumduymaz) sınıflarına ayrılıyor. Bu sıralamadaki her bir tip, bir sonrakine daha sağlam vuruşlar yapıyor. Sonuncu olan da, en baştakine üstün geliyor.

Bunların arasından seçeceğiniz doğru bir parti ile dengeli savaşlara çıkabilirsiniz. Ek olarak şeytani canavarlar var. Normalde, bir canavarı ehlileştirmek için bir tür Scroll kullanıyorsunuz. Şeytani olan canavarlar için daha güçlü ve özel bir Scroll kullanılması gerekiyor. Bana kalırsa, oyundaki en güçlü ve sağlam saldırıları yapanlar bu şeytani tipte olanlar. Baya dengesiz ve kuvvetli saldırıları oluyor. Zaten oyunun bir noktasından sonra etrafta çok fazla bulmaya başladığım için tüm ekibi bunlarla doldurmaya başladım.

Keşfedilmeyi Bekleyen Krallık

Krallık ve etrafında dönen hikâyesi, aslında cidden güzel. Bana ufaktan Sissoylu serisinden esinlenmişler gibi geldi. Tüm krallığın başında binlerce yıldır ölmeyen ve tüm insanlığı koruyan, ölümsüz ve kudretli bir imparator var. Onun altında dört tane, neredeyse tanrısal güçlere sahip yöneticiler bulunuyor. Bu açıdan bakıldığında, çok ama çok özgün olmasa da, açık dünyasını keşfetmeye iten bir hikâye olarak görüyorum.

Oyunun haritası pek büyük değil ama ara sıra haritaya bakmadan gittiğinizde kaybolma ihtimaliniz de yok değil. Etraftaki birkaç şehirde ve karşılaştığınız insanlardan, yaşadığınız toprakların hikâyelerini öğreniyorsunuz. Her önemli adımınızda daha da güçlenerek tüm gizemleri ortadan kaldıracak güçlü bir canavar yetiştiricisi haline gelmeye başlıyorsunuz. Oyun da aslında bu hikâyenin etrafında dönerek ilerliyor.

Pixel-art grafiklerin üzerinde çalışıldığı bariz. Bu da oyunun gizemlerini çözerken, görsel olarak da sizi destekliyor. Ek olarak, canavar savaşlarındaki, savaş animasyonları da özenle yapılmış. Bazı saldırıların görselliğini izlemek çok keyifli. Tabii bir süre sonra tekrara düşüyor ama üzerinde çalışılmış olduğu belli.

Monster Crown, bu keşfedilmeyi bekleyen harita içinde de oyuncunun elinden tutmuyor. Kasabalarda, şehirlerde insanların konuşmalarından nereye gitmeniz gerektiğini kendiniz bulmanız gerekiyor. Batıya giden ufak patika, yola düşen taşlarla kapanmış mesela. Bir-iki diyalogu doğru takip ettiyseniz nereden gitmeniz gerektiğini hemen çözüyorsunuz.

Gelelim Final Düşüncelerine

Açıkçası Monster Crown: Sin Eater’ı oldukça beğendim. Çok büyük iddiaları yok. Pokémon oyunlarından ilham alarak, doğru noktalara basarak ilerlemişler. Kullanıcı yorumlarına baktığımda, bir oyuncu Pokémon’dan ziyade, Digimon’u bana çağrıştırdı minvalinde bir açıklama yapmış. Eğer Digimon penceresinden bakacak olursanız, evet ona da benzeyen yerleri var. Özellikle yetişkinlere hitap eden, daha karanlık bir tona sahip. En basitinden, şeytani canavarlar var ve kimseye de öyle kolay kolay boyun eğmiyorlar.

Oyunun zorluk kısmına gelecek olursak, ilk başta en zorda başlamayı tercih ederek büyük bir yanlış yapmışım. Oyunun elinizden tutmayan bir yapısı olduğunu söylemiştim. Cidden çok zorlaşıyor. Daha az para, daha az kaynak ve deli güçlü canavarlar resmen yolculuğunuzu eziyete çeviriyor. Bu tarz tur tabanlı, JRPG temelli oyunlara aşina değilseniz, basitten başlayıp vites artırmak daha mantıklı. Hiç fikri olmadan girip de oynayan bir oyuncunun da keyif alacağını düşünüyorum. Çünkü kendine has, hoş bir özgünlüğü var.

Palworld’ten yine örnek vereyim. Oyundaki canavarlar, Pokémon’daki özdeşlerine çok benziyordu. Bu Pikachu’dan alıntılanmış, şu Golem’e benziyor diyebiliyordunuz. Monster Crown: Sin Eater’daki canavarlar cidden çok özgün. Tasarımları, görünüşleri ve tiplerine uygun saldırıları onları özgün kılıyor. Ha, ama bana sorarsanız, hangisi favorin oldu? Açıkçası ne kadar orijinal tipleri olduğunu kabul etsem de, aralarından hiçbiri favorim olmadı.

Son olarak, oyunla alakalı final kararımı ekleyeyim. Şu aşamada, oyunun yarısına kadar gelmiş bulunuyorum. Genellikle bu tarz incelemelerde, oyunla alakalı belli bir kanıya vardıysak ve artık elimiz gitmiyorsa, bir daha o oyunu açmıyoruz. Eminim takip ettiğiniz birçok yazar ve içerik üreticisi bunu yapıyordur. Çok azı ama gerçekten çok azı inceleme metni bittikten sonra geri dönüp kendini oynatmayı başarıyor. Benim adıma uzun zaman sonra bunun örneği Monster Crown: Sin Eater oldu.

Siz bu incelemeyi okurken, ben tekrar Crown Nation’a dönüp tüm kıtayı ayağa kaldırmaya çalışıyor olacağım.

Kötü Yanlarıİyi Yanları
Canavarlarla pek bağ kuramıyorsunuzGüzel ve akıcı bir hikâyeye sahip
Boss savaşları saç baş yoldurtan cinstenPixel-art grafikleri çok hoş
Saldırı animasyonları tekrara düşebiliyorCanavar tasarımları özgün
Oynanabilirlik basit ve hızlı alışılıyor

Monster Crown: Sin Eater

Grafik / Arayüz - 7
Oynanabilirlik - 7
Hikâye / Sunum - 8
Yenilikçilik - 6.5

7.1

Canavar Gibi!

Hoş pixel-art görseller, akıcı hikâye, hızlı alışılabilir oynanabilirlikle ilham aldığı yapıma güzel bir saygı duruşu aslında

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu