Oley be, saykedelikliğe gerçekten geri döndük! El Doctor’un sıkıcı havasından sonra Pitt resmen tamam ben buradayım saykedelikliğe devam diyor. Siyah beyaz formatıyla da bayağı farklı ve etkileyici olmuş. Film grainy, eski 16mm bir görüntüyle ilerliyor. Siyah beyaz olması daha tekinsiz, daha rüyamsı ve daha eski bir bilinçaltı kaydı gibi hissettiriyor. Renkli saykedelik patlamalar yerine bu sefer karanlık, sisli, alacakaranlık bir atmosfer var.

Tam bir “outer-world night” havası. Alchemik deneyler, ruhların bedenlere giriş çıkışı, yaşam-ölüm döngüsü, mitik bir sonsuzluk… Kadın bedenlerinde dolaşan ruhlar, spiraller, dönüşümler, ateş, metal ve hava gibi elementler üzerinden bir yolculuk. Sahneler birbirine rüya mantığıyla akıyor. Bir ruh bedeni terk ediyor, diğeri giriyor. Her şey akışkan, belirsiz ve garip.
Sembolizm tarafı
Siyah beyaz seçim çok isabetli. Renkli filmlerdeki canlı kaos yerine burada daha karanlık, daha ezoterik bir saykedeliklik var. Spiraller, elementler, beden-ruh ilişkisi… Varoluşu manipüle etme çabasını, bedenin geçiciliğini ve güzel ama acılı bir sonsuzluğu anlatıyor. Maske ve kimlik akışkanlığı bu sefer ruhların beden değiştirmesiyle direkt vuruyor. El Doctor’un ağır diyaloglarından sonra resmen nefes aldırdı. Ritmi daha akıcı, görsel dili daha güçlü. Maya Deren’in rüya şiirine de yakın duruyor. Karanlık ama büyüleyici, tekinsiz ama içine çeken bir film.

Pinball İncelemesi
Pitt’in son animasyon filmi ve maratona enerjik bir kapanış oldu. Sadece 7 dakikalık bu kısa, tamamen soyut ve çılgınca.Film George Antheil’in “Ballet Mécanique” müziği üzerine kurulu. Pitt kendi çizdiği yüzlerce soyut tabloyu dijital kamerayla hareket ettirip hızlı kurguyla birleştiriyor. Pinball makinesi gibi zıplayan, çarpan, dönen imgeler… Grotesk yaratıklar yavaş yavaş ortaya çıkıyor, formlar eriyor, renkler çarpışıyor, her şey mekanik bir kaos içinde dans ediyor.
Sembolizm ve yaklaşım
Burada klasik bir hikâye yok. Tamamen ritim, zaman ve soyut imge oyunu var. Pitt’in kendi dediği gibi: Bir uçan daire bahçene iniyor, gösterisini yapıyor ve gidiyor. Mekanik bale ile organik kaosu birleştiriyor. Asparagus’taki görsel şiir burada daha hızlı, daha agresif ve daha modern bir versiyona dönüşmüş. Saykedeliklik tam gaz ama bu sefer daha ritmik ve mekanik. Kısa olduğu için etkisi de çok yoğun ve ani. İzlerken bir anda bitiyor, geriye çarpıcı imgeler, müzik ve o garip enerji kalıyor.
Genel
Visitation karanlık ezoterik tarafıyla, Pinball ise hızlı soyut enerjisiyle Pitt’in son dönemini güzel özetliyor. El Doctor’un düşüşünden sonra ikisi de Pitt hâlâ formda. Maratonun sonuna yakışır işler olmuş.
Suzan Pitt Maratonu Sonu
Asparagus’la başlayıp en tepeye vurduk, erken dönem kısa denemelerden geçtik, Joy Street’le duygusal zirveyi yaşadık, El Doctor’da ufak bir düşüş gördük, Visitation ve Pinball’le de saykedelik köklerimize geri döndük. Pitt’in dünyası maskeler, bitkiler, rüyalar, ruhlar, dönüşümler ve rahatsız edici güzellikle dolu. Bazen görsel bir şiir gibi akıyor, bazen seni rahatsız ediyor, bazen de beklenmedik bir fare biblosuyla ormanda psikedelik vaftize çıkarıyor. Maya Deren ruhu hep orada, ama en önemlisi kendi yolunu çizmiş, kimseye benzemeyen bir sanatçı. Kısacası bu maraton bana Pitt’in sadece animasyon yapmadığını, bilinçaltının derinliklerinde gezen bir şair ve görsel büyücü olduğunu bir kez daha gösterdi. İzlemesi bazen zor, bazen büyüleyici ama kesinlikle unutulmuyor. Maraton bitti. Ne demiş Jim Morrison “this is the end my only friend the end”.





