Önceki yazımda ilk, kısacık deneysel çırpınışları (Bowl, Garden, Theatre, Marble Game ve Crocus) bir araya toplayıp incelemiştim. Bugün ise rotamızda yine formların büküldüğü ufak bir köprü olan Cels ve asıl beyin hücrelerimizi yakacak, stop-motion ile gerçekliği birbirine katan tekinsiz karnaval kabusu Jefferson Circus Songs var.
Hazırsanız, bozuk müzik kutusunun kapağını açıyoruz.

Cels (1972)
Cels, üzerinde çok uzun süre durmayacağım, Pitt’in kendi animasyon sınırlarını test ettiği kısa bir geçiş dönemi eseri. Adından da anlaşılacağı üzere geleneksel selüloit (cel) animasyon tekniğiyle oynadığı, formların ve imgelerin zihinde nasıl şekil değiştirebileceğine dair ufak laboratuvar deneyi diyebiliriz. Yönetmenin asıl büyük vizyonlarına hazırlanırken parmaklarını ısıttığı bir eskiz çalışması. Görsel ritmi etkileyici olsa da, bizi asıl içine çekecek karanlık girdap, bundan tam bir yıl sonra geliyor.
Jefferson Circus Songs (1973)
İşte şimdi Pitt’in saf sürrealist dehasının tam gaz çalışmaya başladığı noktadayız. Jefferson Circus Songs, sadece bir animasyon değil; stop-motion dünyasının en meşakkatli ve tuhaf alt dallarından biri olan “pixilation” (gerçek insanları ve nesneleri stop-motion mantığıyla kare kare hareket ettirme) tekniğinin karton animasyonlarla mükemmel bir şekilde harmanlandığı bir şölen.

Maskeler ve Çocuksu Dehşet
Hatırlarsanız, Asparagus incelememizde ana karakterin yüzsüzlüğü ve sürekli denediği maskeler üzerine uzun uzun psikanalitik bir okuma yapmıştık. Pitt’in bu “kimlik ve maske” takıntısının provasını aslında bu filmde gerçekleştirdiğini net bir şekilde görüyoruz.
Film, Minneapolis’te bir lisenin basketbol sahasında çekiliyor ama ortaya çıkan şey gerçekliğin tamamen sıfırlandığı bir hayal alemi. Pitt, çocuk oyunculara tamamen kendi hayal ettikleri, bürünmek istedikleri kostümleri (maymun maskeleri, şatafatlı prenses elbiseleri, tuhaf figürler) giydirerek onları birer oyuncu olmaktan çıkarıp, rüya mantığının birer dişlisi haline getiriyor. Gündelik gerçeklikte saf olan çocukluk, Pitt’in kamerasında tekinsiz, kaotik ve rahatsız edici bir sirke dönüşüyor.
Tavan Arasındaki Müzik Kutusu
Filmin atmosferini tanımlamak gerekirse; tavan arasında bulduğunuz, kurmalı yayı bozulmuş ve kendi kendine tekinsiz melodiler çalmaya başlayan antika bir çocuk müzik kutusunu izlemek gibi açıklamış yönetmen. Maya Deren’in At Land filmindeki mekansal bütünlüğün sürekli olarak parçalanması ve rüya akışkanlığı hissiyatını, burada son derece renkli, çocuksu ama bir o kadar da tüyler ürpertici bir karnaval havasında soluyoruz.
Gerçek boyutlu karton dekorlar ile maskeli çocukların birbirine karıştığı bu saykedelik sirk, seyirciye mantıklı bir hikaye sunmayı tamamen reddediyor. Bunun yerine, renklerin ve hareketin iç içe geçtiği görsel bir halüsinasyon veriyor. Sanatçının zihni, dış dünyanın mantık kurallarını bükerek yepyeni ve bir o kadar da ürkütücü bir gerçeklik inşa ediyor.

Jefferson Circus Songs, Suzan Pitt’in o kendine has “rahatsız edici güzellik” estetiğini oturtmaya başladığı en önemli yapıtaşlarından biri. Sürrealizmin bu en çiğ, en maskeli halini gördükten sonra, sanatçının ilerleyen yıllarda Asparagus gibi bir zirveye nasıl ulaştığını anlamak çok daha kolaylaşıyor.
Peki sizce, çocukluğun o masum ve kuralsız hayal dünyası, maskelerle ve stop-motion’ın o donuk ritmiyle birleştiğinde neden içimizde bu kadar tekinsiz bir his bırakıyor? Bizim o müzik kutusundan korkma sebebimiz, aslında kaybolan kendi çocukluğumuzdaki kaos olabilir mi?
Kronolojik yolculuğumuz tam gaz devam edecek.





