Asparagus incelememizde Suzan Pitt’in saykedeliğinin zirvesine çıkmıştık, şimdi o zirvenin temellerinin atıldığı ilk saykedelik denemelere iniyoruz. Karşımızda 1970 yapımı o dörtlü sekans filmi “Bowl, Garden, Theatre, Marble Game” ve hemen ardından 1971 yapımı “Crocus” var.

Açık konuşayım; her iki film de yapısal olarak gerçekten çok kısa ve ilk bakışta fazlasıyla “anlamsız” hissettiriyor. Tıpkı Luis Buñuel’in veya Maya Deren’in ilk deneysel kamera oyunlarındaki gibi, bir anlam bulmaktan çok hissetmeye ve şaşırmaya yönelik eserler. Tam da bu yüzden, bu kısa ve absürt halüsinasyonları ayrı yazılarda harcamak yerine bir araya getirip, görünmez anlamların peşine düşerek teker teker masaya yatırma kararı aldım. İşte Suzan Pitt’in bilinçaltı dehlizlerine attığı o ilk adımlar:
Bowl
Sadece formlar, nesneler ve akışkanlık üzerine görsel bir ısınma turu. Pitt’in animasyon tekniğiyle, fiziksel sınırların ve kapların nasıl anlamsızlaştığını görüyoruz. İçi dolu bir kasenin ya da formun, sürrealist bir akışkanlıkla şekil değiştirmesi, aslında rüya mantığının en saf, en mantıksız hali. Bir hikaye anlatmıyor, sadece “gerçekliği nasıl bükebilirim?” sorusunun denemesini yapıyor.
Garden
Asparagus’taki devasa, fallik kuşkonmaz bitkilerinin tohumları tam olarak burada atılmış. Doğanın vahşi, kontrol edilemez ve yer yer klostrofobik büyüme evresini izliyoruz. Sadece birkaç saniyelik sekanslar olmasına rağmen, bitkilerin organik hareketleri Pitt’in o doğa ve kadın arasındaki sembolik bağlantısının ilk sinyallerini veriyor.

Theatre
Yine Asparagus incelememde uzun uzun bahsettiğim o kilden seyircilerle dolu tiyatro sahnesini hatırlıyorsunuz, değil mi? İşte o sahnenin ilk kara kalem taslağı diyebiliriz buna. Sahne, performans, sanatçı ve izleyici arasındaki o kopuk ve yabancılaşmış bağın animasyon dünyasındaki ilk yansımaları.

Marble Game
Tamamen soyut, çocuksu bir oyunun kinetik enerjisi. Ancak Pitt’in elinde en masum oyun bile tekinsiz, rahatsız edici atmosfere bürünüyor. Görsel bir ritim denemesi, tamamen anlamsızlığın içinde bir akış arayışı. Misketlerin hareketi, tıpkı düşüncelerin zihinde kontrolsüzce sekmesi gibi.

Crocus
Crocus yapımı bu film, diğerlerine göre bir tık daha elle tutulur bir yapıya sahip. Gündelik aile hayatının o sıradan rutininin içine sızan absürtlüklerin tablosu. Odada eğlenen bir çift, ağlayan bir bebek ve tam o sırada pencereden içeri süzülen devasa kesme çiçekler, dev lahanalar… “Crocus”, evlilik kurumunun boğucu gerçekliğine dalan devasa bir sürrealist balta gibi. Yaratım ve gündelik hayatın o tekinsiz çarpışması, devasa bitkiler aracılığıyla tam da burada şekilleniyor. Uzun lafın kısası; bu filmler tek başlarına izlendiğinde “Ben az önce ne izledim?” dedirtecek kadar kısa ve kopuk çırpınışlar. Ancak sürrealizmin ve deneysel sinemanın güzelliği de burada yatıyor. Bu anlamsız sandığımız, kısacık fırça darbeleri olmasaydı, ileride zihnimizi paramparça edecek o büyük başyapıtlar asla ortaya çıkmazdı.





