Haberler

Un Chien Andalou (Endülüs Köpeği) İncelemesi

Herkese merhaba. Frpnet’teki köşemde daha önce Maya Deren’in filmografisini ve rüya mantığına dayalı sinema dilini uzun uzun incelemiştik. Deneysel yolculuktan sonra, avangard sinemanın ilk filmi sayılan, Luis Buñuel ve Salvador Dalí ortaklığıyla doğan Endülüs Köpeği (Un Chien Andalou) üzerine konuşmamak olmazdı. 1929 yapımı bu eser, sinema tarihinin en çok referans verilen işlerinden biri olsa da günümüz gözüyle bakınca hissettirdikleri biraz daha farklı olabiliyor.

Beklentiler ve Gerçekler: Sürrealizm Dozu

Açık konuşmak gerekirse, filme dair yıllardır süregelen o “aşırı rahatsız edici” ve “tamamen anlaşılmaz” efsaneleri yüzünden beklentimi çok yüksek tutarak ekran başına geçtim. Sürrealizmin zirvesini görmeyi beklerken, dürüst olmam gerekirse karşılaştığım atmosfer beni o kadar da şaşırtmadı. Elbette lineer bir hikaye anlatımını reddetmesi ve bilinçaltının kaotik yapısını yansıtması değerli; ancak deneysel sinemaya aşina olan bizler için filmin geneli “beklenen tuhaflık” sınırları içinde kalıyor.

Meşhur Açılış: Göz ve Ustura

Filmin tartışmasız en güçlü, en garip ve sinema tarihine kazınan sahnesi kesinlikle başındaki o meşhur göz sekansı. Bulutun ayı kesmesiyle eş zamanlı olarak bir kadının gözünün usturayla kesilmesi, 1929 yılındaki bir izleyiciyi ne kadar sarstıysa bugünkü izleyiciyi de aynı çiğlikte etkilemeyi başarıyor. Filmin geri kalanında da bu seviyede bir vuruculuk ve gariplik aradığımı itiraf etmeliyim; fakat açılış sahnesi o kadar yüksek bir çıta belirliyor ki, sonraki sahneler onun gölgesinde kalıyor.

Karınca Sekansı: Sembolizm mi, Hayal Kırıklığı mı?

Sürrealist sanatın, özellikle de Dalí’nin en sevdiği temalardan biri olan “avuç içinden çıkan karıncalar” sahnesine de değinmek lazım. Dalí’nin tablolarında ölümü ve çürümeyi simgeleyen o güçlü karınca metaforu, filmde görselleştirildiğinde benim için biraz zayıf kaldı. Göz sahnesinin yarattığı o fiziksel ve doğrudan etkinin yanında, karınca sekansı biraz daha yüzeysel ve beklenen o sarsıcı etkiden uzak bir his bıraktı.

Piyano, Rahipler ve Ölü Eşekler: Sembolizmin Ağırlığı

Filmin orta bölümlerinde karşımıza çıkan piyano çekme sahnesini es geçmek olmaz. Karakterin; arkasında iki piyano, iki rahip ve piyanoların üzerine serilmiş ölü eşeklerle bir kadına ulaşmaya çalışması, filmin en “anlatısal” görünen ama bir o kadar da ağır sembolizm içeren anıydı. Buñuel ve Dalí burada, insanın arzularına ulaşırken sırtında taşıdığı toplumsal yükleri, bayatlamış eğitimi ve dini baskıları kelimenin tam anlamıyla “sürükleyerek” gösteriyor. Görsel olarak etkileyici olsa da, filmin başındaki o saf sürrealizmden ziyade, daha net bir toplumsal eleştiri sunuyor.

Sessizliğin Sesi

1929 yapımı bir sessiz film olması, Endülüs Köpeği’nin sürrealist etkisini destekliyor. Maya Deren incelemelerimde de belirttiğim gibi, sesin ve diyaloğun olmadığı bir evrende zihin, gördüğü imajları anlamlandırmak için daha fazla çaba sarf ediyor. Bu filmde herhangi bir metin veya yönlendirici bir ara yazı olmaması, izleyiciyi tamamen Buñuel’in kaotik kurgusuyla baş başa bırakıyor. Filmin bana o kadar da “garip” gelmemesinin bir sebebi, sessiz sinemanın kendi doğası gereği yarattığı rüya atmosferine zaten alışık olmamız olabilir.

Dalí’nin Fırçasından Kamera Merceğine
Bir ressamın sinemaya el atması genelde statik sonuçlar doğurabilir ama Dalí burada imajların gücünü etkin kullanmış. Avuçtan çıkan karıncalar sahnesi beklediğim etkiyi yaratmasa da, karakterlerin aniden değişen kıyafetleri veya bir kapıdan geçince bambaşka bir mekana (kumsala) çıkılması, tam bir Dalí tablosunun içine düşmüşsünüz hissi veriyor.

Miras: Lynch’ten Jodorosky’ye Uzanan Yol

Eğer bugün David Lynch filmlerinde mantık aramadan atmosferin tadını çıkarabiliyorsak veya Jodorowsky’nin sembolizm yüklü sahnelerinde kendimizi kaybediyorsak, bunun temelleri bu 16 dakikalık kısa filmde atıldı. Film, sinemanın sadece hikaye anlatmak için değil, saf bir duygu veya rahatsızlık hissi yaratmak için de kullanılabileceğini kanıtlamış.

Sonuç

Tarihsel Bir Zorunluluk
Endülüs Köpeği, klasik anlatıya, burjuvaziye ve mantığa çekilmiş bir rest. Modern bir izleyiciyi şaşırtacak o çiğliği ilk beş dakikasından sonra kaybediyor olabilir; ancak sinemanın sınırlarını kimlerin, nasıl zorladığını görmek isteyen herkesin listesinde yer almalı. Sırf efsaneleşmiş ününe aldanıp başından sonuna kadar şok edici bir bombardıman beklemediğiniz sürece, keyifli bir sinefil deneyimi sunuyor.
​Deneysel sinemanın dehlizlerinde yeni keşiflerle görüşmek üzere.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu