Maya Deren’in tekinsiz, sürreal zihnine daldığımız maratona hız kesmeden devam ediyoruz. Hatırlarsanız “Meshes of the Afternoon’da” kendi iç labirentinde kaybolan bir zihni, At Land’de ise fiziksel mekan algımızın nasıl tuzla buz edilebileceğini uzun uzun konuşmuştuk. Araya sıkıştırdığım, kedilerin o tuhaf ve bağımsız dünyasına daldığımız The Private Life of a Cat incelemesini okuyanlar, Deren’in ne kadar farklı uçlarda gezinebildiğini de görmüştür. Aslında niyetim bu serüvene Witch’s Cradle ile devam etmekti ancak o tamamlanmamış görsel deneyin içinde üzerine tam anlamıyla kalem oynatıp analiz edebileceğim, o aradığım psikolojik derinliği bulamadığım için onu sessizce es geçiyorum. Rotamızı doğrudan Ritual in Transfigured Time (1946) filmine çeviriyoruz. Bu film, isminden de anlaşılacağı üzere “zamanı” ve “ritüelleri” başrole taşıyor. Fakat yanlış anlaşılmasın; frp masalarında zarlarımızı atarken betimlediğimiz, kadim büyü kitaplarından fırlamış okült ritüellerden bahsetmiyorum. Deren’in buradaki derdi, hepimizin her gün istemsizce katıldığı sosyal ritüeller ve o ezberlenmiş, sahte kalabalık davranışları.

Gündelik Hayatın Baleleri
Filmin meşhur parti sahnesi, tam da karakter psikolojisi ve zihinsel yabancılaşma üzerine okuma yapmayı seven benim gibiler için adeta bir altın madeni. Odaya doluşmuş, kadeh tokuşturan, birbirine selam veren bir insan yığını düşünün… Maya Deren, slow-motion ve freeze-frame sıradan anı öylesine yapay, öylesine tuhaf ve mekanik bir baleye dönüştürüyor ki, kalabalığın ortasında yalnızlaşan bir zihnin boğulma hissini iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Bunu izlerken aklıma sürekli şu geldi: Adeta kötü yazılmış NPC’lerle dolu bir handa, etrafındaki sahteliğin farkına varan tek bir oyuncu karakterinin yaşayacağı o büyük yabancılaşmayı izliyoruz. Herkes bir rutini tekrar ediyor ve başkarakterimiz bu ritüelin içinde bir yabancı.

Parçalanan Kimlikler ve Öteki Benlik
Önceki Maya Deren incelemelerimde sıkça bahsettiğim o “zihinsel gerilim” burada biraz boyut değiştiriyor ve edebiyatta ya da fantastik kurguda görmeye bayıldığımız doppelgänger (öteki benlik) temasıyla işleniyor. Ana karakterimiz (Rita Christiani) içsel yolculuğunda sürüklenirken, bir anda kameranın karşısına Maya Deren’in kendisi karakterin karanlık bir yansıması olarak çıkıveriyor. Rüya mantığının kusursuz akışkanlığı burada devrede. Karakter bir kapıdan giriyor ve hareket kesintiye uğramadan kendini bambaşka bir mekanda, heykellerin arasında buluyor. Bedenin sınırları, mekanın ve zamanın çok ötesinde var olmaya devam ediyor.

Sulara Dönüş
At Land incelemesinde bilhassa üzerinde durduğum o “su” motifi, burada da finalde bizi karşılıyor. Heykellerin arasındaki o gerilimli, canlılık ile donukluk arasındaki kovalamacanın ardından; karakterimiz yine denizin o arındırıcı ve kaotik kucağına, bir negatif film estetiğine bürünerek atlıyor. Sanki geçilmesi gereken o mecburi sosyal ritüel tamamlanmış ve kimlik son metamorfozunu geçirmiş gibi.Uzun lafın kısası; eğer neden-sonuç ilişkilerinin dikte edildiği ana akım anlatılardan yorulduysanız ve sinemanın sınırlarını zorlayan, tamamen görselliğin gücüyle konuşan sessiz ama çığlık çığlığa bir zihin yolculuğu arıyorsanız, bu durağı es geçmeyin. Bakalım bu sürreal maraton bizi daha hangi tuhaf diyarlara sürükleyecek?




