Gelin bu sefer nostalji perdesini tamamen yırtıp atalım ve sinema tarihinin en çok hakkı yenen değil, tam aksine “en çok şişirilen” işlerinden birine bir bakış atalım: Fantastic Voyage (Esrarengiz Yolculuk). Kağıt üzerinde her geek’i heyecanlandıracak bir fikir var ortada: Bir denizaltıyı ve ekibini mikroskobik boyutlara indirip bir insanın şah damarından içeri enjekte etmek. Muazzam bir mikroskobik zindan haritası, zamana karşı yarış, insan vücudunun tekersiz ekosistemi… Fikir harika. Ama gelin görün ki vizörümüzü filme çevirdiğimizde karşımıza çıkan şey dâhiyane bir bilimkurgu değil; sarkan iplerle, mukavva karakterlerle ve felaket bir mantık silsilesiyle dolu bir sabır testi.

Ansiklopedi Yutmuş Karton Karakterler ve Evlere Şenlik Casusluk
Bir filmin içine ne kadar harika bir konsept koyarsanız koyun, eğer seyircinin bağ kuracağı tek bir yaşayan karakter üretemediyseniz o film çökmeye mahkumdur. “Fantastic Voyage”’da insan psikolojisi, karakter derinliği veya lore namına hiçbir şey yok.
Diyalog Değil, Bildiğin TRT Belgeseli gibi Karakterler birbirleriyle konuşmuyor; adeta ilkokul çocuklarına vücudumuzu tanıyalım dersi veriyorlar. “Bakın şu an akciğerdeyiz, burası alveoldür, hava keseciğidir” kıvamındaki replikler o kadar didaktik ve yapay ki, bir süre sonra “Keşke akyuvarlar gelse de şu ekibi tek lokmada yutsa” diye düşünüyor insan.

“Ben Hainim” Diye Neon Işıkla Gezen Casus: Filmin Soğuk Savaş soslu o güya gerilimli “içimizdeki casus kim?” alt metni tam bir komedi. Donald Pleasence abimiz ilk göründüğü saniyeden itibaren o kadar “Ben hainim, planlarınızı bozacağım” diye bakıyor ki, ortada ne bir gizem kalıyor ne de ters köşe. Çocuk programlarındaki kötü adamlardan hallice bir hain motivasyonu izliyoruz.
Isaac Asimov’un Saçını Başını Yoldurtan “Bilim”
Bilimkurguda esneklikleri severiz, eyvallah. Ama bu filmde bilim kısmı tamamen tatile çıkmış, yerini “biz yaptık oldu” mantığına bırakmış. Zaten ünlü bilimkurgu yazarı Isaac Asimov bu filmin kitabını yazmayı kabul ettiğinde senaryodaki devasa delikleri kapatmak için ömründen ömür gitmiştir
Kütle Kanununu Ağlatan Mantık Hatası: Koca askeri denizaltıyı ve içindeki insanları mikroskobik boyuta küçültüyorsun. Peki, bu maddelerin kütlesi ve ağırlığı ne oluyor? Eğer kütle sabit kalıyorsa, o şah damarına enjekte edildiği an hastanın kafası ağırlıktan masaya gömülür, boynu kırılırdı. Yok eğer kütleyi de küçültüyorsan, atom altı seviyede o denizaltının moleküler bütünlüğünü nasıl koruyorsun? Film bu soruların yanından bile geçmiyor. Daha da fenası, o meşhur 60 dakikalık süre sınırı. Süre bittiği an tak diye eski boyutlarına döneceklerini biliyoruz. Yahu, tam adamın kalp kapakçığının içindeyken süre bitse ne olacak? Kalbin ortasında aniden 15 metrelik çelik denizaltı mı belirecek? Ortaya çıkabilecek o muazzam ve tekinsiz body horror (vücut korkusu) potansiyelini, film o kadar steril bir dille geçiştiriyor ki insan sinir oluyor.

Oscar Alan Efektler mi?
Bildiğiniz Plastik Torba ve Banyo Köpüğü!Zamanında En İyi Görsel Efekt Oscar’ını almış olması, bugün bu sahnelerin göz kanattığı gerçeğini değiştirmiyor. Dönemine göre bile yer yer ucuz ve TV filmi havası taşıyan bir estetiğe sahip. Jelatin ve Havuz Köpüğü Savaşları: Bizi korkutması gereken antikorlar ve beyaz kan hücreleri bildiğiniz banyo köpüğü, elyaf ve şeffaf plastik poşetlerden yapılmış. Karakterlerin antikorlarla güreştiği sahnelerde oyuncuların plastik ambalaj malzemelerine sarınıp yerde yuvarlandığını net bir şekilde görüyorsunuz. Sarkan İpler ve Teller: Yerçekimsiz ortamda (güya sıvı içinde) yüzme sahnelerinde, oyuncuların arkasındaki o ipler, teller o kadar bariz parlıyor ki, yeşil perde teknolojisinin en ilkel ve rüküş halini izliyoruz. Set tasarımları devasa boyanmış plastik borulardan ibaret; resmen şantiyede saklambaç oynuyor gibiler.
Son Söz
Fantastic Voyage, sinema tarihine harika bir “fikir” miras bırakmış olabilir. Nitekim *nnerspace’den tutun Rick and Morty’ye kadar sayısız şahesere ilham verdi. Ancak ilham verdiği işlerin tamamı, bu orijinal filmden fersah fersah daha iyi. Eğer retro sinemaya karşı körü körüne bir sevginiz ya da o dönemin ucuz B-movie estetiğine özel bir zaafınız yoksa, bugün oturup bu filmi baştan sona izlemek tam bir zaman kaybı. Fikir ne kadar dâhiyane ise, sinematografi, oyunculuklar ve senaryo o kadar sınıfta kalıyor.





