İncelemeler

Communion (1989) İncelemesi

Sinema tarihi, dünyayı ele geçirmeye çalışan devasa gemilerle ya da insanlığı avlayan yırtıcı yaratıklarla dolu uzaylı filmleriyle tıka basa dolu. Ancak Communion (1989), tüm bu klişeleri bir kenara iten, kesinlikle klasik pulp bir uzaylı istilası filmi olmayan, bambaşka bir kafanın ürünü. Filmin arkasında, Hollywood’un patlamalarla dolu aksiyon formülü değil, çok daha tekinsiz ve içsel bir fikir var: Bir insan, kendi güvenli alanında, yani evinde bir uzaylı görürse nasıl bir psikolojik buhran yaşar?
İşte film tam olarak bu kırılma noktasına odaklanıyor.

Bir İstila Değil, İçsel Bir Parçalanma

Filmin asıl derdi galaksiler arası savaşlar değil; insan zihninin bilinmezlik karşısında nasıl çaresizce çatırdadığı. Karakterimiz (ki Whitley Strieber’ın kendi “yaşanmış” anılarına dayanıyor) bir gün bildiğimiz gri uzaylılarla karşılaşıyor ama olay burada bitmiyor. Film, bu karşılaşmanın ardından gelen inkar sürecini, travmayı, akıl sağlığını kaybetme korkusunu ve “Ben deli miyim, yoksa gerçekten geldiler mi?” sorusunun yarattığı o varoluşsal krizi harika bir şekilde işliyor.
Uzaylılar dünyayı ele geçirmiyor; bir adamın gerçeklik algısını istila ediyor. Bu yönüyle film, bir bilimkurgudan ziyade, klostrofobik bir psikolojik gerilime dönüşüyor.

Christopher Walken Faktörü ve B-Movie Estetiği

Gelelim filmin zayıf ama bir o kadar da kendine has yönlerine. Eğri oturup doğru konuşalım: Communion, aman aman çok iyi bir başyapıt falan değil.

  • TV Filmi Havası: Görsel efektler, uzaylı tasarımları ve kullanılan ışıklar yer yer ortalama, hatta biraz TV filmi gibi ucuz duruyor. O dönemin bütçe yetersizlikleri ve pratik efektlerin getirdiği o yapaylık kendini belli ediyor.
  • Christopher Walken Mucizesi: Fakat filmi bu “ucuz” estetikten çekip çıkaran devasa bir koz var: Christopher Walken. Walken’ın o her an delirecekmiş gibi bakan gözleri, eksantrik oyunculuğu ve kendine has kaotik enerjisi, ana karakterin yaşadığı zihinsel buhranı o kadar iyi yansıtıyor ki, filmin bütçe açıklarını tek başına kapatıyor. Onun o tuhaf, tekinsiz halleri olmasa, film gerçekten de unutulup gidecek bir yapım olabilirmiş.
    Ayrıca arka planda çalan Eric Clapton evet Eric Clapton Cream grubunun gitaristi imzalı melankolik, garip müzikler de filmin o ne idüğü belirsiz, rüya benzeri (veya kabus benzeri) atmosferini inanılmaz besliyor.

IMDb Puanları Neden Bu Kadar Düşük?

İnternette kısa bir tura çıktığınızda filmin IMDb gibi platformlarda oldukça düşük puanlar aldığını görüyorsunuz. Bence bu tamamen yanlış beklentiyle alakalı. İnsanlar afişte uzaylı görüp Close Encounters of the Third Kind gibi epik bir şey ya da Alien gibi saf aksiyon/korku bekliyorlar. Karşılarında düşük bütçeli, ağır ilerleyen ve tamamen psikolojik bir dram bulunca da hayal kırıklığına uğruyorlar.

Özetle; Çok büyük beklentilere girmeden, arkaya yaslanıp rahatça izlenebilecek, izledikten sonra da insana “Ulan harbi evde tek başımayken odanın kapısında öyle bir şey görsem ne yapardım?” diye sordurtan, hakkı yenmiş bir tekinsiz dönem filmi. Sırf Walken’ın o tuhaf performansı ve sunduğu farklı bakış açısı için bile bilimkurgu ve korku meraklılarının şans vermesi gereken bir iş.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu