İlk filmin sinema tarihinde yarattığı muazzam felsefi ve sosyolojik şokun ardından, devam filmi çekmek her zaman riskli bence. Hele ki o devasa Özgürlük Anıtı finalinden sonra söylenecek ne kalmış olabilir?

Yönetmen Ted Post’un devraldığı Beneath the Planet of the Apes (Maymunlar Cehenneminin Altında), bu soruya sinema tarihinin belki de en cesur, en nihilist ve en tavizsiz cevaplarından birini veriyor.İlk filmin merkezindeki o ince “sınıf çatışması ve bürokratik teokrasi” eleştirisi, bu ikinci perdede yerini Soğuk Savaş paranoyasının ve nükleer anksiyetenin en çiğ, en radikal haline bırakıyor.
Faşizmin Yükselişi
İlk filmde maymun toplumu, dogmalarla yönetilen statükocu bir yapıydı. İkinci filmde ise bu yapının doğrudan faşist ve yayılmacı bir militarizme evrildiğine tanık oluyoruz. General Ursus karakteri, klasik bir askeri diktatör prototipidir. “Sınır güvenliği” ve “ötekinin (insanların) yarattığı tehdit” argümanları üzerinden toplumu militarize etmesi, kitleleri savaşa ikna etmek için korku politikasını kullanması son derece tanıdık bir politik okumadır. Devletin baskı aygıtı olan gorillerin, bürokratik aygıtı (orangutanları) tamamen sindirerek iktidarı ele geçirmesi, kriz anlarında sivil idarelerin askeri vesayete nasıl boyun eğdiğinin kusursuz bir özetidir.

Nükleer Teokrasi
Filmin asıl zeka parıltısı ve rahatsız edici tarafı ise yeraltına, “Yasak Bölge”nin altına indiğimizde başlıyor. Sistemin dışladığı, geçmişin kalıntılarında yaşayan telepatik mutant insanlarla karşılaşıyoruz. Evrimin ve radyasyonun ucubeleştirdiği bu kitle, insanlığın “akıllı” kalan son temsilcileridir ancak zekalarını tamamen hastalıklı bir inanca adamışlardır.Mutantların devasa bir nükleer kobalt bombasına (Alfa ve Omega) tapınmaları, filmin sosyolojik zirvesidir. İnsanlığın silah sanayisiyle, yıkım gücüyle ve kendi yarattığı teknolojiyle kurduğu o patolojik ilişki, burada harfiyen bir “dine” dönüşmüştür. Kitle imha silahının bir ilah olarak kabul edilmesi; emperyalizmin ve militarizmin, şiddeti nasıl kutsallaştırdığına dair atılmış olağanüstü sert bir tokattır. İbadet ritüellerinde maskelerini çıkardıklarında altından çıkan o radyasyon yanığı suratlar, savaşın gerçek ve iğrenç yüzüdür.

Kolektif
Eğer ilk filmin finali sarsıcıysa, bu filmin finali düpedüz bir kara deliktir. İlk film, “eğer böyle devam ederseniz sonumuz bu olur” diyen bir uyarıydı. Beneath the Planet of the Apes ise uyarı yapmayı çoktan bırakmış, insanlığın iflah olmaz doğasına dair tüm umutları çöpe atmıştır. Aşağıda mutantların hastalıklı teokrasisi, yukarıda maymunların faşist militarizmi çarpışırken, iki faşizmin ortasında kalan Taylor’ın (ve yoldaşı Brent’in) yapabileceği hiçbir şey kalmamıştır. Taylor’ın vurulduktan sonra, son bir umutsuzluk ve nefretle elini o nükleer bombanın butonuna basması, sinema tarihinin gördüğü en mutlak nihilizmdir. Ekran kararır ve dış ses, trilyonlarca yıllık evrenin içinde, Dünya adındaki yeşil ve önemsiz gezegenin artık var olmadığını duyurur.
Sonuç
Bu film, bir kahramanlık hikayesi değil; militarizmin, kör inancın ve yok etme arzusunun, gezegenin kendisi de dahil olmak üzere var olan her şeyi nasıl yutacağının alegorisidir. Üslup olarak ilk filmin kusursuzluğuna sahip olmasa da, politik cesareti ve “mutlak yıkım” fikrini ana akım sinemaya bu kadar fütursuzca fırlatabilmesiyle analitik bilimkurgu tarihi içinde çok özel bir yerde durur. Sistemin çarkları kırılmadığında, o çarkların tüm gezegeni parçalayacağının kanıtıdır.





