İlk iki filmin ağır, nükleer kıyamet soslu ve boğucu havasından sonra Escape from the Planet of the Apes (1971) ekranlara geldiğinde, izleyicinin derin bir nefes aldığını tahmin etmek zor değil. Dünyanın havaya uçtuğu kapkaranlık finalin ardından Zira ve Cornelius’u 1970’lerin Los Angeles’ında şampanya yudumlarken görmek, seriye bambaşka, eğlenceli ve rahat bir soluk getiriyor.

Ama bilirsiniz, bilimkurgu sinemasında işler asla göründüğü kadar basit değildir. Bu film her ne kadar serinin en “çerezlik” ve komediye yakın halkası gibi dursa da, aslında o eğlenceli maskesinin altında çok sinsi bir toplumsal hiciv yatıyor.
Tersine Yabancılaşma ve Popüler Kültür
İlk filmde insan (Taylor) maymunların dünyasında bir deney faresiydi; bu kez formül tersine işliyor. Zira ve Cornelius insanların dünyasına geliyor. Filmin gülerek izlediğimiz ilk yarısı, aslında modern tüketim toplumunun ve medyanın keskin bir parodisidir.
Kapitalist sistem, başta “uzaylı tehdidi” olarak gördüğü bu iki maymunu, zeki olduklarını anladığı an birer tüketim nesnesine dönüştürüyor. Onları televizyon şovlarına çıkarıyor, lüks otellerde ağırlıyor ve birer popüler kültür ikonuna, “magazin figürüne” çeviriyor. Farklı ve egzotik olana duyulan o açlığın, medyanın elinde nasıl bir sirke dönüştüğünü izlemek hem çok keyifli hem de oldukça analitik bir eleştiri.
Hasslein Eğrisi ve Zaman Paradoksu
İşin bilimsel temelinde ise Dr. Otto Hasslein karakteri üzerinden kurulan sağlam bir zaman paradoksu var. Dünyanın yok oluşundan kıl payı kurtulup geçmişe dönen maymunlar, aslında kendi geleceklerinin (yani insanlığın düşüşünün) tohumlarını o geçmişe ekiyorlar.
Geleceği bilmek onu değiştirmeye yeter mi? Yoksa geleceği değiştirmek için attığımız her adım, aslında geleceği var eden asıl sebebin ta kendisi midir? Film, bu klasik “kendi kuyruğunu ısıran yılan” paradoksunu arka planda çok temiz bir şekilde, yormadan işliyor.
Devlet Paranoyası
Filmin renkli tonu, Zira’nın hamile olduğu ve gelecekte dünyanın maymunların eline geçeceği gerçeği devlet kademelerinde anlaşıldığı an bıçak gibi kesiliyor. Eğlence bitiyor ve karşımıza devletin soğuk, pragmatik yüzü çıkıyor.
Devletin bekası için, henüz yaşanmamış bir geleceği engellemek adına doğmamış bir bebeğin ve iki masum bilim insanının infazına karar verilmesi, “önleyici müdahale” kavramının sert bir örneği. Otorite, kendi varlığını tehdit eden potansiyel bir geleceği yok etmek için etiği ve vicdanı saniyeler içinde rafa kaldırabiliyor.

Sonuç
Serinin en rahat izlenen, en “ciddiyetsiz” duran filmi bu. Ama bu hafiflik, izleyiciyi karanlık ve trajik finale hazırlıksız yakalamak için kurulmuş harika bir tuzak. Seyirciyi güldürüp oyalarken, arka kapıdan zaman felsefesini ve devlet paranoyasını terk eden, finaliyle de kursakta yumru bırakan oldukça zeki bir geçiş filmi.





