İncelemeler

Planet of the Apes (1968) İncelemesi

Bilimkurgu, toplumsal yapımızı, varoluşsal krizlerimizi ve politik çürümüşlüğümüzü incelemek için olan mecralardan biri. İşte Franklin J. Schaffner’ın 1968 yapımı Planet of the Apes (Maymunlar Cehennemi) eseri, bu tezin kanlı canlı, en kusursuz ve en analitik kanıtlarından biridir. Sinema tarihi için 1968 gibi bir kırılma noktasında; Vietnam Savaşı’nın, sivil haklar hareketinin, nükleer anksiyetenin ve küresel isyanların gölgesinde vizyona giren bu film, basit bir uzay yolculuğu faciası olmanın çok ötesine geçmiş. Pierre Boulle’un romanından Rod Serling’in keskin zekasıyla senaryolaştırılan bu eser, ideolojik devlet aygıtlarının birey üzerindeki mutlak baskısını, sınıf hiyerarşisini ve antropolojik bir kibrin nasıl devasa bir yıkıma yol açtığını anlatan materyalist ders.

Tersine Çevrilmiş Evrim ve Elitist Bir Mizantropun Proleterleşmesi

Hikayenin merkezindeki Astronot Taylor (Charlton Heston), filmin başında aslında eleştirdiğimiz o “hükmetmeye alışkın”, dünyadan ve insanlıktan nefret eden, elitist “beyaz adam” figürünün kusursuz bir prototipidir. Işık hızına yakın bir yolculuğun ve zaman genleşmesinin ardından çorak bir gezegene çakıldığında, aradığı “üstünlüğü” bulmayı umarken kendisini biyolojik ve sosyal hiyerarşinin en altında, evrimin tersine işlediği bir düzende bulur. Konuşan, düşünen, siyaset yapan, din ve bilim çatışması yaşayan taraf maymunlar; ormanda avlanan, konuşamayan ve köleleştirilen taraf ise insanlardır. Taylor’ın bu gezegendeki yolculuğu, sadece hayatta kalma mücadelesi değil; bir bireyin sistematik bir kimliksizleştirme ve proleterleşme sürecidir. Üzerindeki tüm mülkiyet hakları, kıyafetleri ve en önemlisi sesi elinden alınan Taylor; otorite karşısında sadece bir “beden”, bir “denek” ve sömürülecek bir “emek gücü” haline indirgenir. Ağlara yakalandığı, boynuna tasma takıldığı ve hortumla yıkandığı sahneler, empati yoksunu insanlığın kibrine tutulmuş sosyolojik bir aynadır. O tasma, sistemin aykırı olanı evcilleştirme ve mülkleştirme arzusunun en çıplak simgesidir.

Maymun Toplumu

Filmin kurduğu dünya, Marksist bir perspektifle incelendiğinde muazzam bir sınıf eleştirisi sunar. Maymun toplumu, liyakate dayalı değil, biyolojik bir determinizm üzerine inşa edilmiş katı bir kast sistemine hapsolmuştur. Bu yapı, 20. yüzyıl kapitalizminin ve emperyalizminin sarsıcı derecede gerçekçi bir yansıması:

Goriller (Baskı Aygıtı): Polisleri ve devletin zorlayıcı gücünü temsil ederler. Kaba kuvvetin tekeline sahiptirler. Sorgulamazlar, sadece statükoyu korumak, avlanmak ve sınırları muhafaza etmek için tetik çekerler.

Orangutanlar (İdeolojik Aygıt): Akademiyi, dini ve bürokrasiyi ellerinde tutarlar. Dr. Zaius figüründe somutlaşan bu sınıf, “Kutsal Metinler”in koruyucularıdır. Gerçeği (insanın geçmişteki egemenliğini) bilseler bile, halkı manipüle etmek ve kitleleri kontrol altında tutmak için mitleri, yalanları ve dogmaları üretirler. Bilginin elitlerin tekelinde kalması gerektiğini savunan gerici bir bürokrasidir bu.

Şempanzeler (Teknik ve Entelektüel Sınıf):

Bilim insanlarıdır. Sistemin işleyişi için gereklidirler ama karar verici mekanizmalarda yer alamazlar. Zira ve Cornelius, sistemin çeperinde kalan, gerçeğe aç olan ama otorite tarafından “vatana ihanet” ile tehdit edilen ilerici aydın sınıfını temsil eder. Onların Taylor ile kurduğu dayanışma, sistem içi bir devrim fişeği ve sınıflar arası bir bilinç birleşmesidir.

Adaletin Teolojik Perdelenmesi

Taylor’ın mahkemeye çıkarıldığı sekans, Kafkaesk bir kabus niteliğindedir. Mahkeme heyetinin o meşhur “üç maymun” (görmedim, duymadım, bilmiyorum) pozu, adaletin tarafsızlığını değil, otoritenin gerçeklere karşı ne kadar kör ve sağır olduğunu simgeler.Burada yargılanan Taylor’ın şahsı değil, bizzat epistemoloji ve bilimsel yöntemdir. Zaius’un Taylor’a olan nefreti kişisel olmaktan ziyade politiktir; Taylor’ın konuşabilen, düşünebilen bir insan olması, toplumun temelindeki teolojik ve ırksal üstünlük anlatısını saniyeler içinde çökertmektedir. Sistem, kendi bekası için gerçeği kurban etmeye dünden hazırdır. Bu, ideolojinin bilimi sansürlediği her türlü baskıcı rejimin anatomisidir.

Görsel ve İşitsel Tekinsizlik:

Filmin alt metinleri kadar teknik işçiliği de bu klostrofobik atmosferi besler. John Chambers’ın Akademi ödüllü makyaj tasarımı, maymunların sadece maske takmış insanlar gibi değil, tamamen farklı ve organik bir tür gibi hissettirmesini sağlar. Bu görsel inandırıcılık, sınıfsal ayrımın keskinliğini artırır. İşitsel tarafta ise Jerry Goldsmith’in müzikleri devreye girer. Uzay gemisinin çakıldığı andan itibaren başlayan avangard, vurmalı çalgıların ve tuhaf nefeslilerin ağırlıkta olduğu tekinsiz beste, sadece bir gerilim unsuru değildir. Bu müzik, otoritenin ve bilinmezliğin Taylor üzerindeki görünmez ağırlığını nota nota izleyiciye zerk eder; sürekli olarak “burada doğal olmayan, sentetik bir düzen var” hissini pompalar.

Yasak Bölge ve Ekolojik Nihilizm

Filmin finaline doğru yol aldığımız “Yasak Bölge” (The Forbidden Zone), sistemin ontolojik sınırlarını temsil eder. Orangutanların bu bölgeyi dini bir yasakla çevrelemiş olması stratejiktir; çünkü Yasak Bölge, maymunların kutsal tarihinin koca bir yalandan ibaret olduğunu kanıtlayacak arkeolojik kanıtları barındırır. Buradaki asıl sol mesaj, tarih bilincinin manipülasyonudur. Egemen sınıflar, kendi iktidarlarını meşrulaştırmak ve ebedi göstermek için geçmişin kanıtlarını ya yok ederler ya da “yasak” ilan ederler. Taylor’ın bu sınırı geçmesi, bilginin özgürleşmesi adına devletin ontolojik temellerine yapılan bir saldırıdır.

Final: Kibrin ve Militarizmin Külleşmiş Anıtı

Taylor’ın at sırtında sahilde ilerlediği ve yarı yarıya kuma gömülmüş Özgürlük Anıtı’nı gördüğü o efsanevi an… Taylor’ın dizlerinin üzerine çöküp “Sonunda yaptınız! Manyaklar! Onu havaya uçurdunuz! Hepiniz cehenneme gidin!”* diye isyan edişi.Bu an, sadece sinema tarihinin en büyük sürprizlerinden biri değildir; batı medeniyetinin, sınırsız büyüme iştahının, emperyalizmin ve militarizmin kaçınılmaz iflas belgesidir. Anıtın kuma gömülmüş olması, insanlığın “özgürlük” gibi kavramları sadece kendi çarpık çıkarları için kullandığının kanıtıdır. İnsanlık, nükleer bir savaşla kendi kendini yok etmiştir. Ancak asıl ironi ve trajedi şundadır: İnsanın yerine kurulan maymun uygarlığı da, insanlığın tüm hastalıklarını (sınıf ayrımı, dogma, sömürü, şiddet tekeli) aynen kopyalamıştır.

Sonuç

Planet of the Apes (1968)*, bize uzak bir gelecekteki evrimsel bir kazayı değil, tarihin tekerrürden ibaret olan sömürü döngüsünü anlatır. Eğer mülkiyet ilişkilerini, sınıf hiyerarşisini ve doğaya/ötekine tahakküm kurma arzumuzu ortadan kaldıramazsak, adımız veya türümüz ne olursa olsun, kurduğumuz her uygarlık kendi cehennemini yaratmaya mahkumdur. Bu film, içinde yaşadığımız ve her gün kendi ellerimizle biraz daha “Yasak Bölge”ye çevirdiğimiz dünyamızı deşifre eden kusursuz, analitik bir başyapıttır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu