Son Haberler
Anasayfa » Makaleler » Köşe Koltuğu #12 – Okunması Gereken Bilimkurgu Kitapları

Köşe Koltuğu #12 – Okunması Gereken Bilimkurgu Kitapları

kose-koltugu-12-bilimkurgu-kitap

Köşe Koltuğu’nda bu hafta hayal gücümüzün sınırlarının ötesine uzanan yazarların eserleri var. En güzel, en okunası bilimkurgu kitaplarını seçtik.

Bu hafta Ece Yılmaz, Ömer Şentürk, Kayra Keri Küpçü ve Özay Şen yazdı.

Ece Yılmaz

Dan Simmons’ın Hugo ödüllü kitabı Hyperion, nedenini anlayamadığım bir şekilde geri planda kalmış bir roman. Benim gözümde gerek anlatım tekniği, gerekse yöneldiği sorular açısından Hyperion, çoğu bilimkurgu romanının uzak durmayı tercih ettiği temalara dokunmuş, ait olduğu türün diğer yapıtlarından keskin bir çizgiyle ayrılan bir kitap.

Başarılı bir uzay operası örneği olan Hyperion, okuyucuyu 28. yüzyıla götürüyor. Galaksinin keşfedilmemiş bir köşesinin kalmadığı bu zamanda, insanlık tüm yaşamın sonunu getirecek bir savaşın içinde. Kendilerini Kıyamet’in eşiğinde bulan bir grup keşiş,  hayatlarıyla ilgili içlerinde kalan sorulara cevap bulmak üzere, Hyperion’a dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkıyor. Özetini okuduğumuz zaman çok da göze batan bir konusu yok gibi. Ama kitabı okumaya başladığınız zaman bunun ne kadar yersiz bir kanı olduğunu fark ediyorsunuz. Çünkü konunun işlenişi, yaratılan atmosfer ve kullanılan teknik benim gözümde Hyperion’u takip eden bilimkurgu romanları için ulaşılması gereken yeni bir seviye yaratıyor.

Dan Simmons
Dan Simmons

Yazar Dan Simmons, 14. yüzyılda Geoffrey Chaucer’ın Canterbury Hikayeleri’nde kullandığına benzer bir anlatım tekniği kullanıyor. Ana hikâyenin dışında gelişmiş olan, her keşişin kendi hikâyesi ayrı bölümlerde anlatıyor ve en sonunda asıl hikâyeye bağlanıyor. Her keşişin kendine ait bir hikâyesi, geçmişi, sırları ve karanlık tarafları var. Onları bu yolculuğa çıkmaya iten sebepleri, geride bıraktıklarını okuyoruz. Bu hikâyeler, karakterleri hasbelkader bir araya gelmiş yolcular olmanın ötesine taşıyor. Ayrıca karakterlerin farkları, hikâyelerin yazımında kullanılan tarza da farklılıklar getiriyor. Her karakter için farklı bir tekniğin kullanılması, okuyucuya yeni bir pencere açıyor. Her keşişin kişiliğini, dünyaya ve olaylara bakış açısını daha derinden kavrıyoruz. Bilimkurgu romanlarında görmeye alışkın olmadığımız bu teknik, türe yeni bir soluk getiriyor.

Anlatım tekniğini bir kenara bırakırsak, hikâye bazında da Hyperion oldukça zengin bir roman. Uzaylılar ve insanlar arasındaki, yaşamın temellerini yerinden oynatacak bir savaş süregelirken, bir yandan da savaşın arka planındaki kirli oyunlar ve politika okuyucunun gözleri önüne seriliyor. Bizler de bu kaosun içinde, karakterlerimizle birlikte yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Her keşişin hikâyesinde aklımızda yeni sorular, yeni ikilemler oluşuyor. Biz de onların yanına sekizinci yolcu olarak ekleniyor ve kendi sorularımıza cevap bulmak için bu yolculuğa katılıyoruz.

hyperion-gorsel-002

Fakat Hyperion, sonunda kahramanların bir şekilde tüm kötülüklerin üstesinden geldiği, herkesin sonsuza kadar mutlu yaşadığı klasik bir kahramanlık hikâyesi değil. Hyperion belki de türünün en karanlık hikâyelerinden biri. Özünde acı çekmenin ne olduğu sorusuna cevap arayan roman, mutlu son isteyen okuyucular için tehlikeli olabilir. Ölmesine ramak kalmış bir galaksiyi ve yaşama dair bütün umudunu kaybetmiş bir grup insanın hikâyesini anlatan bir romanda mutluluğa dair bir şeyler bulmak pek de kolay değil.  Romanın gerçekçiliği ve özgünlüğü de burada yatıyor. Mucizevi şekillerde kurtarılmasına alışkın olduğumuz insanlığın, bu sefer çöküşünü görüyoruz. Roman için bir uzay operasından daha çok bir bilim kurgu trajedisi bile diyebiliriz ve ne yazık ki trajediler, kahramanlarına acımasız davranır.

Hyperion sizi alışkın olduklarınızdan farklı bir maceraya çıkaracak, daha önce bilimkurgunun sizi götürmediği yerlere götürecek bir roman. Ölümün, acının ve ümitsizliğin kol gezdiği Hyperion evreninde her şeye rağmen yaşamaya devam etmenin ne demek olduğunu göreceksiniz. Lazerler ve uzay gemilerinin ötesinde, okuyucuya kimliğini ve değerlerini sorgulatan bir bilimkurgu klasiği olan Hyperion’u okumadıysanız, zaman kaybetmeden kütüphanenize eklemenizi öneririm.

Ömer Şentürk

Fantastik edebiyatın 20. yüzyıldaki en büyük temsilcilerinden olan Ray Bradbury’nin, 1950’de yayınlanan eseri Mars Yıllıkları, gücünü içindeki hikayelerin hayal gücünden alan bir eser. Durum böyle olunca da Bradbury, unutulmayacak bir eser yazmakla kalmıyor, okuruna da ancak onun gibi bir yazarın sorabileceği bir soru yöneltiyor: Dünya’da yaşamayı beceremeyen insanoğlu, uzay ile başa çıkabilecek mi?

mars-yilliklari-resim

Böyle bir başlık altında Dune gibi bir Saga’dan bahsetmeden olmazdı. Frank Herbert’in 1965’te dünya edebiyatına kazandırdığı Dune, teolojik terminolojiye olan bağlılığı, felsefi ve sosyolojik çözümlemeleri ile adından sıkça söz ettiren bir eser. Arthur C. Clarke’in ifadesiyle: “Yüzüklerin Efendisi ile karşılaştırılabilecek tek kurgu romanı

Anthony Burgess’in yarattığı Alex karakteri ile özdeşleşen Otomatik Portakal, toplumdaki kalıplaşmış yapının ve bu yapıdaki değişimlerin özellikle de gençler üzerindeki etkisini, tüm çıplaklığıyla okura göstermesi sebebiyle unutulmaması ve tekrar tekrar okunması gereken bir eser.

Kayra Keri Küpçü

Bilimkurgu edebiyatı altın çağlarını gerilerde bıraktı. Sinema teknolojisinin gelişmesiyle beyazperdede pek çok bilimkurgu eseri uyarlaması veya filmi görmek mümkün olsa da edebiyat konusunda 1900’lerin ortalarında yaşayanlar kadar şanslı değiliz. Yine de bu yargıya karşı çıkan çok başarılı bir kitap yakın zamanda raflara çıktı. Andy Weir’in yazdığı Marslı kitabından bahsediyorum.

Marslı – Andy Weir

Marslı, Mars’a giden insanlı bir aracın keşif projesinin başlangıcında yaşanan bir sorundan sonrasını ele alıyor. Böyle anlatınca sanki Mars’taki karanlık yaratıkların gemiyi ele geçirmesi veya tüm mürettebatın gizemli bir şekilde ölmesi gibi bir şey geliyor akıllara. Hemen Event Horizon (Ufuk Faciası) filmi veya Doom oyunu akıllara gelmesin. Burada alışık olduğumuz Mars hikayelerinden çok daha farklı, biraz karanlık ama genellikle eğlenceli bir hikayeye tanık oluyoruz. Yaşanan bir sorun sonucunda Mars’ta kalan Mark Watney isimli astronotun Mars’taki hayatta kalma mücadelesini okuyoruz. Okuyoruz demeyelim, yakın zamanda beyazperdede izleme fırsatı bulacağız.

marsli-mark-watney

Kitap ilk önce bölümler halinde ücretsiz olarak internette yayınlandı, sonrasında çok sevilip çok okununca kitap halinde yayınlandı. Sonrasında ise tüm dünyaya yayıldı. Karamsar bir hayatta kalma hikayesi nasıl bu kadar eğlenceli hale dönüşebilir kendi gözlerinizle görmelisiniz. Bununla birlikte Mark Watney ile birlikte Mars’ı keşfedip onunla birlikte Mars’ta nasıl hayatta kalabileceğinizi de öğreniyorsunız.

Özay Şen

Edebiyat türleri arasında, uzun yıllar boyunca itilip kakılmaktan yorgun düşmüş biri varsa, o da bilimkurgudur. Zamanında değeri bilinmemiş, 20. yy’ın başları ile toplum içerisinde büyük patlamalara yol açmış bir edebiyat türünden bahsediyoruz. Sadece bilimsel altyapı ile doldurulup, okuyucu bilgilendirmekle kalmamış, insan hayal gücününün sınırlarını kırmayı başarmıştır. Elbette bu süreçte okunması gereken onlarca hatta yüzlerce bilimkurgu kitabı var. Ama türe yön veren başlıkları gözden geçirmekte fayda var.

Dünyaların Savaşı – H. G. Wells

Klasik dönem edebiyatından etkilenmiş olan ve kendisini bir noktada Charles Dickens’ın halefi ilan etmiş H. G. Wells, bilimkurgu dünyasının kurucu babalarından biridir. Dünyaların Savaşı (The War of the Worlds) 1898 yılında tam metin olarak basılıp okuyucu ile buluştuğunda, tam bir çılgınlık furyası başlatmıştı. Kitabın piyasaya sürülmesinden bu yana 100 yıldan fazla süre geçti ve kitap her yeni okuyucu ile birlikte daha da unutulmaz bir noktaya ulaşıyor.

the-war-of-the-worlds-kapak-kitap

Dünyaların Savaşı, başlı başına bir tartışma konusu olabilir. H. G. Wells, çok güçlü bir fikir adamıydı. Ne yazık ki, fikirlerini Jules Verne gibi bilimsel açıklamalar ile destekleyemiyordu. Başlıca sebeplerinden birisi, her ne kadar klasisizm etkisi altında kalmış olsa da, halka inmeyi hedefleyen bir yazardı. Dünyaların Savaşı ile ilk defa insanlara, uzayda kendilerinden başka bir canlı türünün olabileceğinin kanıtları sunuluyordu. Daha 1. Dünya Savaşı yaşanmamışken, bu olayın getireceği katastrofik sonuçlar yine H. G. Wells’in fikir adamlığı sayesinde ilk defa dile getiriliyordu.

Isı silahı adı altında anlatılmaya çalışılan uzaylı silahları, 50’ler sonrasında bilimkurgu türünü etkileyecek bir nesneyi, yani lazer silahı fikrini aşılayacaktı. Bugün birçok önemli araştırma merkezi, lazer teknolojisi üzerinde çalışmalarını sürdürüyor.

Sadece bunları bir araya topladığımızda, Dünyaların Savaşı’nın ne kadar kıymetli bir eser olduğunu görebilirsiniz. Bilimkurgu denildiğinde akla gelen ilk kitap olması ve mutlaka ama şiddetle okunması gereken bir kitap olduğu da unutulmamalıdır.

Kaplan! Kaplan! – Alfred Bester

Cyberpunk türünün William Gibson’ın Sprawl Üçlemesi (1984) ile başladığına inanılır. Ama Cyberpunk türü oldukça geriye 1954 yılında Alfred Bester tarafından yayınlanan The Stars My Destination romanına dayanır. Baskı farklılıklarından kaynaklı olarak Tiger! Tiger! olarak da bilinen bu nadide eser, bir adamın nasıl kaplanın öfkesine büründüğünü anlatır. Tutku ve intikam üzerine yazılmış en iyi romanlardan biri olmasının yanı sıra, edindiği esinlemeler daha iyi anlaşıldığında ağızda inanılmaz bir tat bırakır.

Kaplan! Kaplan! aslında modern bir Monte Kristo Kontu romanıdır. Ayrıca çoğu yerde 2. Dünya Savaşı’ndan ve sonrasında sıcağı sıcağına başlamış Soğuk Savaş’tan beslenir. Alfred Bester, 2. Dünya Savaşı’nın Pasifik Cephesi’nde, mahzur kaldığı adadan kurtulmak için bir sal yapan askerin hikayesini öğrenir. Hikayeye göre bu Amerikan askeri, yaptığı sal ile yüz günden fazla bir süre boyunca Pasifik Okyanus’unda başıboş gezmektedir. Kendisini bulan Amerikan askerleri, onun casus olduğunu düşünerek gemiye almazlar ve onu ölüme terk ederler.

alfred-bester-banner

Gully Foyle isimli ana karakterimizin hikayesi de buna çok benzerdir. Onu uzayın derinliklerinde bir ticaret gemisinin enkazı içerisinde bırakanlardan intikam almak için akla hayale sığmayacak işlere karışır. Neredeyse koca bir orduyu karşısına alan Foyle, kitabın sonlarına doğru okuyucu sürprizlere boğar. Alfred Bester’ın anlatım tarzı kitabın son sayfalarında zirve yapar. 1954 yılında yazılmış bir kitap, okuyucuyu 4. boyutun sınırlarında dolaştırırken, intikamın tadının da unutulmaz olacağını anlatmak ister.

Kendisinden sonra gelecek bilimkurgu romanlarına, çizgi romanlara esin kaynağı olacak Kaplan! Kaplan! mutlaka okunması gereken bilimkurgu kitaplarından biridir.

Yeni Bir Kick Ass Filmi Mi Geliyor?
Game of Thrones 5. Sezondaki Tüm Ölümler Bir Arada