Film okuma meselesi biraz tuhaf; herkes kendi penceresinden bakar, gördüğünü yazar. Benim dediğim yasa değil, senin gördüğün mutlak doğru değil. Ama oturup Andrei Tarkovsky’nin ilk göz ağrısı İvan’ın Çocukluğu (Ivanovo detstvo) üzerine iki kelam edeceksek, önce bir durup soluklanmak lazım. Çünkü karşımızda bildiğimiz, bağıra çağıra kahramanlık satan kaba saba Sovyet propaganda filmlerinden biri yok. Bize anlatılan şey bir zafer destanı değil; küçücük bir çocuğun ruhunun nasıl parça pinçik edildiğinin şiirsel ve sert özeti.

“Savaşa Gideceğim!”
Bugünün dünyasına bakıyorsun; o yaşta daha evde kahvaltıda yumurta kıramayan, hayatın en ufak rüzgarında bocalayan nesiller var. Sonra dönüp İvan’a bakıyorsun. Karşında çocuk var ama çocukluğu hırsla, nefretle gasbedilmiş. Gözlerinde öyle sönmeyen bir ateş var ki, koca koca üniformalı adamlar karşısında ne yapacağını şaşırıyor. Almanların ailesini katletmesinden sonra İvan için geriye tek bir varoluş gayesi kalmış: İntikam.
Normalde yetişkinlerin ne yapması lazım? “Oğlum sen çocuksun, dur, git okuluna, arkada bekle” demesi lazım değil mi? Ama diyemiyorlar. İvan’ın inatçı direnişine, gözlerindeki cehenneme karşı koyamıyorlar. Burada işin ucunda saf bir çaresizlik mi var, yoksa yetişkinlerin kendi ahlaki çöküşü mü? Kesinlikle ikisi de. Koca ordular, haritalar, silahlar bir çocuğun öfkesine muhtaç hale geldiyse, savaş daha baştan kaybedilmiştir zaten. Subaylar güya İvan’ı korumak istiyor, ona bir baba figürü olmaya çalışıyor ama günün sonunda onu yine karanlık bataklığa, ölüme yollamaktan geri duramıyorlar.

Tarkovsky’nin Sinematik Büyüsü
Tarkovsky sinemada tam olarak neyi başarıyor biliyor musun? Sert, çamurlu ve rasyonel gerçeğin tam ortasına masalsı, rüya gibi estetiği dikiş izi bırakmadan dikmeyi. Film boyunca bir İvan’ın içinde bulunduğu yıkık dökük, dikenli tellerle sarılı gri cepheyi izliyoruz; bir de amansız bir zamanlamayla düşüverdiğimiz rüya sekanslarını…
Rüyalar sadece estetik birer görsel şov gibi değil. Güneş ışığının ormanın arasından süzülüşü, eski kuyudan çekilen suyun parıltısı, kumsalda kamyonun kasasındaki taze elmalar, annesinin güven veren yüzü… Tarkovsky bize orada şunu fısıldıyor: İvan ne kadar sert yaparsa yapsın, ne kadar “Ben askerim” diye kükrerse kükresin, rüyasına girdiğin an hâlâ annesini özleyen, uykusunda korkan küçücük bir çocuk. Su ve ışık imgeleriyle işlenen rüyalar, İvan’ın elinden çalınan cennetin ta kendisi. Rüya bittiği an uyanılan kapkaranlık sığınak ise insanın yarattığı en büyük cehennem: Savaş.

Propaganda Beyin Yıkamasına Reddiye
Biz ne Rus’uz ne de Alman. Aradan yüzyıl geçmiş, bambaşka bir çağda oturup izliyoruz bu filmi. Zamansızlık dediğimiz şey tam olarak burada devreye giriyor. Dönemin sineması genelde ne yapar? “Şanlı ordu nasıl kazandı, bayrağı tepeye nasıl diktik” diye kafa ütüler. Ama Tarkovsky’nin birini parlatıp diğerini gömmekle işi yok. Dert bir ülkenin politikası değil; dert, savaş çarkının arasına sıkışan bir insanın, hele ki masumiyetini henüz tamamlamamış bir çocuğun ruhsal enkazı.
Filmde ne ucuz bir kahramanlık güzellemesi var ne de izleyicinin gözüne sokulan ideolojik bir alt metin. Sadece insani bir ağıt var. Doğa sahnelerinin, ormanın ve nehrin gerilim dolu atmosferinin içine ustalıkla işlenmiş saf bir trajedi var.
Sonda Gelen Twist
Film boyunca içten içe “Ulan bari bu çocuk sağ kalsın, savaş biter bitmez gitsin kendi hayatını kurşunsuz yaşasın” diye umut ediyorsun. Sonra Berlin alınıyor, zafer çanları çalıyor. Yüzbaşı Galtsev kasvetli Gestapo arşivlerinin arasında, idam edilenlerin soğuk dosyalarını karıştırırken duvarda bir fotoğraf görüyor. İvan’ın asılmış fotoğrafı…
O an insanın kursağında öyle bir düğümleniyor ki her şey… Tarkovsky seyirciye zerre acımıyor, ucuz bir mutlu son hediye etmiyor. Savaşın gaddar, mekanik ve acımasız yüzünü suratımıza çarpıp geçiyor. Ve hemen ardından gelen son sahne: İvan’ın rüyasında, güneşli kumsalda arkadaşlarıyla neşeyle koşturduğu, suyun içinde saklambaç oynadığı o an… O idam fotoğrafı ile kumsaldaki çocuk koşusu arasındaki sert kontrast, sinema tarihinin en ağır, en iç acıtan vedalarından biridir.
İvan’ın Çocukluğu, savaşın kazananı olmadığını, geriye sadece çocukluğunu hiç yaşayamadan toprak olan hayatların ve vicdan azaplarının kaldığını bağıran şiir gibi bir başyapıt.





