28 Kasım 2014 Cuma - 02:01
YENİ NE VAR?
Anasayfa » Makaleler » Dracula Efsanesi

Dracula Efsanesi

dracula-efsanesi-banner

Eğer vampir inancıyla alakalı bir kitap yazılsaydı hiç kuşkusuz bu kitabın bir bölümü sırf Drakula fenomenine ayrılırdı. Aslında kendi döneminin hegemon gücü Osmanlı’ya baş kaldıran feodal bir derebeyi olan Prens Drakula bugün korku filmlerinin ve Romanya turizminin bir sermayesi haline gelmiştir. Dünyada en çok tanınan vampir kim diye sorsanız kuşkusuz Drakula diyecektir çoğu kişi. Nitekim Transilvanya ve siyah pelerin gibi bir çok fenomenin çıkış kaynağı Drakula’dır. Bir fenomendir Drakula. Salt film olarak değil, müzik ürününden, giyim eşyasına, edebiyattan gıda maddesine, turizme malzeme olmuş bu Drakula’yı bu derece meşhur eden neydi?

Çoğumuz az çok Drakula’nın sadist bir Eflak soylusu olduğunu biliriz. Hatta onu meşhur yapanın da bu olduğunu söyleriz ama aslında onunla aynı dönemde yaşayan diğer soylular da en az onun kadar iktidarını korkuya dayandırıyordu. Zira basit ve cahil halkı yönetmek için korkunç bir kale ve çeşitli söylentiler yetiyordu o dönemde. Vampir efsanelerinin çoğunu araştırdığınızda genelde çıkış noktalarının Doğu Avrupa gibi ancak 20. yüzyılda modernleşebilmiş yöreleri olduğu görülecektir. Üstelik pek çok efsanenin vampiri de genelde bu yöredeki soylular ve boyarlardır. Misal bir Elizabeth Bathory, Moldavya’lı Şeytan Stefan ya da diğer pek çok hikayenin kahramanı gibi. Peki Drakula’yı bu denli meşhur kılan ne? Bunun cevabını vermeden önce Drakula’yı ve icraatlarını tanımak en iyisi.

Tarihteki Drakula

Romanya eskiden üç bölgeydi. Dinyeper ve Dinyester nehirleri arasındaki Moldavya diğer adıyla Boğdan (14.yüzyılda Yıldırım Bayezitle savaşan Prens Bogdan’dan dolayı), Karpat dağlarının güneyi ile Tuna nehrinin kuzeyini kapsayan Valakya ya da Ulahya (Eflak da denir. Osmanlıca “Vlak” kelimesinin Evlak, Eflak biçimine dönüşmüş halidir. Bu bölge de yaşayan Roma kökenli bit halkın adıdır.) Karpat dağlarının ortasında bulunan Transilvanya (Romalıların koyduğu bir isimdir. “Ormanların Ötesindeki Ülke” anlamına gelir.) İşte Drakula’nın ataları bu Eflak bölgesinde yaşayan bir sülaleydi ve kökleri 11. yüzyıla dek uzanıyordu. Drakula’nın ataları ise 14. yüzyıldan beri bölgeyi yöneten diğer yerel feodallerden biriydi ve tüm Eflak bölgesine sahip olarak en güçlülerindendi. Dracula hanedanının başladığı Basaraba sülalesi, yönettikleri halk Ulah olmasına rağmen Kıpçak asıllı yönetici sınıfı oluşturuyordu. Hanedanın büyük atası I.Basaraba’dır. Ama hanedan bu kökene rağmen Ulah kültürüne kaynaşıp, sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Drakula’nın ataları 14. yüzyıldan beri bölgeyi yöneten diğer yerel feodallerden biriydi ve tüm Eflak bölgesine sahip olarak en güçlülerindendi. Bildiğimiz prens Drakula’nın dedesi Mircea Eflak’ı ele geçirdikten sonra “Büyük” lakabıyla anıldı ve Prens Büyük Mircea 1386 ve 1418 yılları aralıksız 32 yıl hüküm sürdü. Eflak hakimi olmuştu ama onun hakimi olduğu dönemde başka bir güç egemenliğini tehdit etmeye başlamıştı. Moğol istilası sırasında Anadolu’ya gelen ve Bizans’ın Rumeli toprakları üzerinde büyüyen Osmanlı Türkleri kısa sürede Tuna kıyılarına dayanmış ve yer arayan Türk akıncıları karşısında Mircea çaresiz kalmış ve Türk tabii’yetine girmişti. Mircea’nın oğlu Drakula’nın babası Prens Vlad ise Osmanlı egemenliğini tanımıyordu. Kendisine Osmanlı karşısında müttefik bulmak için 1431 yılında Nürnberg şehrinde Avrupa’nın çeşitli kral ailelerinden gelme şövalye ve prenslerin kurduğu Ejderha Tarikatına katıldı. (Bu tarikat günümüzde de bir tür vakıf olarak halen vardır. Imperial Court of Dragon adıyla.) Bu tarikatın amacı Husçular gibi kafir mezheplerle mücadele etmek ve Avrupa’yı istila eden Osmanlı akınlarını durdurmaktı. Vlad bu örgüte girdikten sonra Ejderha sembolünü aile simgesi ve flaması yaptı. Bu sebeple ona Romence “ejderha” manasına gelen “Dracul” lakabı verildi. Bu yüzden oğullarına da “Ejderin Oğlu” manasına gelen “Dracula” adı verildi. Yani Drakula tek bizim bildiğimiz Drakula’nın soy adı değil öbür çocuklarının da soy adı oldu. Drakula da 1431 yılında yani bu sıralarda doğdu.

vlad-tepes-portrePrens İkinci Vlad bu sıralarda Transilvanya bölgesindeydi zira Türk tabiiyetine girmeyi red etmişti. Bugün prensin kaldığı ve Drakula’nın doğduğu ev halen ordadır. İkinci Vlad Eflak tahtına ancak 1436 yılında üvey kardeşi Prens Alexander Aldea’yı indirerek geçebildi. Üç oğlu Prens Üçüncü Vlad, Dördüncü Vlad (Drakula) ve Radu onunla Eflak’a geldi. Prens İkinci Vlad da babası gibi Türk saldırıları karşısında pes ederek tekrar Osmanlıya bağlandı. (1442) Drakula 11-12 yaşlarındayken babasının Osmanlılarla yaptığı antlaşma gereği 1442′de küçük kardeşi Radu’yla birlikte Osmanlı ülkesine rehin olarak gönderildi. Drakula önce Kütahya’daki Eğrigöz kalesinde, daha sonra Tokat’ta Tokat Kalesinde ardından da Edirne’de Şehzade Mehmed’in (Fatih Sultan Mehmed,1432-1481) yanına gönderildi. Kardeşiyle beraber şehzadeyle ve zamanı gelince Arnavutluk’ta isyan edecek olan İskender Bey ile beraber eğitim aldı. Drakula 1448′e kadar Osmanlı ülkesinde kaldı. Osmanlı ülkesindeyken babasının Haçlılara yaptığı ufak yardımlar yüzünden (Tuna nehrinin en dar ve sığ noktaları, Osmanlı kaleleri ve ordusu hakkında lojistik bilgiler vs.) sürekli olarak öldürülme korkusu yaşadı. Bu dönemde aklını yitirip sadistleştiği söylenir. Bu sıralarda babası Prens İkinci Vlad ve ağabeyi Üçüncü Vlad ise tam bir denge politikası izleyerek otoritelerini sürdürmek amacı güdüyordu. Yani Haçlı ordusuna verdiği bilgileri aynı şekilde Osmanlı casuslarına da verebiliyordu. Macaristan’ın Erdel yani Transilvanya lordu olan ve Osmanlılara karşı başarılı mücadelelerde bulunan aslen Transilvanyalı olan ama ailesine Macarlar tarafından Hunyad kalesi verilince Hunyadi soy adını alan ve hem Osmanlılar hem de Almanlara karşı savaşan komutan Yanoş Hunyadi Drakula ailesinin bu güvensiz tutumları nedeniyle onlara karşı bir nefret duydu ve Türklere karşı bir set olabilmesi için Eflak tahtına başka birini geçirmek için Prens İkinci ve Üçüncü Vlad’ı Türklerle müttefiklik yapmak ve sahte müttefiklikle suçlayarak ordusuyla 1447′de Eflak’a girdi. Ülkenin önde gelen asillerinden çoğu Hunyadlar’ın gözüne girip Eflak tahtına geçebilmek için onun safına geçtiler. Drakula’nın ağabeyini yakalayıp işkence ettiler ve diri diri toprağa gömdüler. Babasını da Bükreş yakınlarında yakalayıp öldürdüler. Prens Drakula bazı kaynaklarda yazdığına göre intikam için İkinci Kosova savaşında Hunyad’a karşı savaşmış ve Türk askerlerinin takdirini kazanmıştı. Haçlıların bölgeden tekrar atılması üzerine Prens Vlad Osmanlı askerinin desteğiyle 1448′de Eflak tahtını ele geçirdi. Ama hükümdarlığı iki yıl sürdü. Eflak tahtına göz koyan rakibi İkinci Vladislavs onu mağlup ederek Tuna’nın güneyine sürdü ve Eflak’ı ele geçirdi. Vlad tahtı ele geçirmek için taraftar bulmak amacıyla Moldavya (Boğdan) ülkesine gitti. 1452 yılında “denize düşen yılana sarılır” hesabı Janos Hunyad ile anlaştı. Bu anlaşmadan aldığı güçle Eflak tahtını yeniden ele geçirdi. (1456) Drakula’nın ilk icraatı ailesini öldüren ve otoritesini sınırlayan yerel boyarlarla hesaplaşmak oldu. 1457 yılının Paskalya kutlamalarında tüm boyarları ziyafet bahanesiyle kandırdı ve onları yakalayarak zindana hapsetti. Daha sonra hepsini zincire vurup Poenari’ye sürdü. Bu yolculuğu boyarlar yaya olarak iki günde tamamladı. Poenari de kırbaç altında Drakula Şatosunun yapımında çalıştılar. Derler ki pek çoğunun cesetleri şatonun duvarları arasındadır.

Drakula boyarları ortadan kaldırdıktan sonra kendisine bağlı yeni bir soylu sınıfı ve Sluji adlı özel muhafız birliği oluşturdu. Otoritesini sağlamlaştırmak için 6 yıllık hükümdarlığında uyguladığı terörle her yere korku saldı. Rusya’dan Türkiye’ye, Almanya’ya, hatta Vatikan’a kadar Prens Drakula’nın işkenceleri söylenilir olmuştu. Erdel’den Batı Avrupa’ya kaçabilen papazlar onun işkencelerini anlatıyorlardı. Üstelik Drakula’nın Transilvanya’daki Almanlara karşı yaptığı işkencelerle daha yaşarken korku hikayelerinin kahramanı olmuştu. Bu dönemde yazılmış pek çok kanlı Drakula masalı günümüze dek ulaşabilmiştir. Bölgenin etkin kişisi Janos Hünyad Macarların etki alanını kısıtlayan Almanları bölgeden kaçırttığı için onu takdir ediyor ve destekliyordu. Bu destekle oldukça güçlenen ve üstelik bir Macar prensesiyle evlenip Katoliklerin de desteğini alan Drakula bundan aldığı güçle Osmanlı Devletine 1459 yılından itibaren vergi ödememeye başladı. Böylece iki ülke arasında 3 yıl sürecek savaşlar baş gösterdi. Kimi zaman Akıncılar, kimi zaman Slujiler aştı sınırı ve Tuna boyları adeta cehenneme döndü. Drakula için Osmanlılara saldırmak sonun başlangıcı oldu. Eflak topraklarını harabeye çeviren Deliler ve Başıbozuklar ve onların arkasından gelen Sultan ve Osmanlı Ordusu karşısında kaçmak zorunda kaldı. (1462) Drakula Macaristan’a kaçınca Eflak tahtına Vlad’ın kardeşi Radu geçti. Sultan’ın saldırısından çekinen Macar kralı onu tutuklayıp hapsetti. Drakula 12 yıl boyunca tutsak kaldı. 1475 Ocak ayında kardeşi Radu ölünce Drakula tahta geçmek ve Macar desteğini almak için Katolik olmayı seçti. Çünkü tahtı rakip aile Danestilerden Basarab almıştı. Drakula 1476 yılında ülkesine dönerek tahtı ele geçirdi. Fakat üçüncü hükümdarlığı da pek kısa sürdü. Danestiler’den Basarab Türklerden aldığı destekle bir baskın sırasında onu yakalattı. Aslında cesedi bilinmeyen bir yere kazıklanarak gömüldü ama bu konuyla ilgili çeşitli rivayetlerde yok değil. Mesela bunlardan birine göre Drakula Edirne’ye gönderildi. Kafası kesilip bir bal küpünün içine konarak İstanbul’a gönderildi. Daha sonra muhtemelen Marmara’nın sularını boyladı. Cesedinin akıbeti ise meçhuldür. Bir rivayete göre cesedi de teşhir amaçlı İstanbul’a gönderilmiş ama şehirde veba salgını başlayınca bundan mesul tutularak ceset yakıldı. İkinci bir rivayetse sağ olarak Osmanlı’ya gönderilen Drakula’nın kafası Edirne’de kesildikten sonra şehirde bir takım ilginç olaylar baş gösterince ceset bir grup Bulgar rahibine verilir ve bir Bulgar kilisesine gömülür. (Bu söylenti Elizabeth Kostova’ya ilham vermiş ve “Historian” romanını yazmıştır.) Bilinen tek şey cesedinin Romanya’da Tuna üzerindeki Snagov manastırının içine gömüldüğüydü. Ama ölümünden birkaç yıl sonra yörede bazı anmei ve porfiria vakaları baş gösterince halkın isteği üzerine açılan mezar boş çıkınca vampir söylentileri yayıldı. Bugünkü mezarda duran kuru kafa ve iskelet temsilidir. Bunun dışında Drakula’nın pek çok benzerinin bulunduğu hatta Türk ordusunun bu şekilde yanıltıldığı da bilinir. O halde idam edilen Drakula olmayabilir mi? İdam edilen yani kalbine kazık çakılarak kutsal sembollerle nereye gömüldüğü belli olmayan kişi gerçek Drakula’ydı. Eğer gerçek Drakula olmasaydı muhakkak bir süre sonra yeniden Eflak’ta zuhur edeceği kesindi.

Drakula, yetenekli ve zeki bir asilzade olarak, devşirme mantığına göre yetiştirilecekti. Drakula’nın yanında, ileride tıpkı Dracula gibi kendi ülkesinde yıllarca Osmanlı’yı Balkanlarda uğraştıracak Arnavut halk kahramanı İskender Bey’de vardı. Şehzade Mehmet ile beraber bu üçü Edirne sarayında (bugün üzerinde Selimiye camii’nin olduğu ve o yapı kompleksinden geriye otele dönüştürülen Taş Odalarla, Yeniçeriler hamamının kaldığı yapı) eğitim görmüşlerdi. Osmanlı yerel hanedanları kendine bağlamak adına, soyluların büyük erkek çocuklarını kendi başkentlerinde Osmanlı mantığına göre yetiştirerek ileride Osmanlı’ya sempati duyan ve bu sistemi benimseyen yöneticilerle o toprakların idaresini kolaylaştırmaktı. Ama bu sistem sonradan ters tepti. Osmanlı’nın kurduğu sistemin işleyişine ters bu iki isim halklarının etrafında birleştiği, Osmanlı karşıtı siyasi eylemlerin odağı haline geldiler. Osmanlı askerinin destek verdiği bu kişiler sonradan Osmanlı askerinin Balkanlarda ilerleyişine en büyük engel oldular.

O denli güç kazandılar ki bölge de gerek Osmanlı, gerekte Avrupa güçlerine karşı ortak hareket etselerde kontrol edilemez güç odakları haline geldiler. Özellikle gerek Eflak’ta, gerek Bosna kuşatmasında Osmanlı ordusuna karşı savaşan Drakula, yaptığı işkence ve katliamlarında etkisiyle zaten şayialı bir isim haline gelmişken, siyasi açıdan Osmanlı ve Avrupa için potansiyel tehlike haline gelmesi (Drakula Eflak’ta sadece Türkleri değil Alman ve Macar hakimiyetinide kırmaya çalışmıştı dolayısıyla o dönemde Macaristan, Avusturya krallıklarını, Alman prensliklerini, dolayısıyla Osmanlı’nın karşı terazi kefesini oluşturan Avrupa blokunun gücünü geçen Habsburg hanedanınada karşı çıkmıştı) üzerine vampir olduğu söylentileri daha o dönemden kendisine olan halk desteğinin ve dış desteğin kesilmesi adına sıkça vurgulanmıştır.

Yani onun daha yaşarken vampirliği, tıpkı bizdeki Vakayı Hayriye sonrası yeraltı direnişine geçen yeniçerilerin arkasındaki halk desteğini kırmak için Tırnova cadıları olayındaki vampir yeniçeriler iddiası gibi siyasi gerekçelerle başlatılmıştır.

Drakula’nın Marifetleri

Macar kayıtlarına “Dracul” (şeytan), Romen kayıtlarına “Cepel Puç” (cellat), Almanların “uber” (cadı), Türklerin Kazıklı Bey, Kazıklı Paşa ya da Kazıklı Voyvoda dediği Prens Drakula, işkenceleriyle ün salmıştı. Drakula’nın en sevdiği işkencesi ve onu meşhur edeni meşhur kazık işkencesiydi. Ziyafet sırasında kazığa oturmuş insanları seyrettiği gravürlere bile konu olmuştur. Tek insanlar değil hayvanlar bile onun kazık işkencesine maruz kalırlardı. Bir defasında zindana tıktığı çocuklarını kurtarmak için sarayın önüne toplanan anneleri iki gruba ayırmış bir gruptaki annelerin etlerini kızartıp çocuklarına yedirmiş öteki gruptaki annelerin memelerini kestirip çocuklarının kesik kafalarını diktirmiştir. Hatta olayı izleyen insanları yakalatıp doğratmış ve çömlek kaplar içinde pişirtip kalan kalabalığa zorla yedirmiştir. Onun binlerce insanı nasıl öldürdüğünü Papa’nın Eflak temsilcisi Modrusa aynen şöyle anlatır:“Bazılarını arabaların tekerlekleri altında kemiklerini kırdırak öldürttü. Bazılarını bağırsaklarına varıncaya kadar derilerini yüzdürdü canlı canlı. Bazılarını ya kazığa geçirdi yada sıcak kömürler üzerine yatırdı. Bazılarının ise başlarını, göbeklerini ve göğüslerini deldirdi. Böylece hiçbir işkence yöntemini ihmal etmedi. Annelerin göğüslerine kazıklar saplayıp bebeklerini üzerlerine attırdı.” Huzuruna çıkan Türk elçileri onun karşısında kavuklarını çıkarmadı diye kafalarına üçer çiviyle kavukları çakmıştır. Uygunsuz kıyafet giydiği için bir köylünün karısını “Kocan bir kadın gibi giyinmiş ve sen onu uyarmadın!” diye kadını kazığa vurmuş adamı da başka bir kadınla evlendirdikten sonra kadına evlendiği erkeğe iyi bakmazsa kazıklanacağını tembihlemiştir. Evli bir kadın evlilik dışı bir ilişkide bulunursa cinsel organını kestirir ya da onun diri diri derisini yüzdürürdü. Daha sonra yüzülmüş deriyi ve vücudu şehirlerin ve kasabaların köylerinde teşhir ettirirdi. Aynı ceza bekaretini koruyamayan kızlara ve namusuna sahip çıkamayan dullara da uygulanırdı.

Bir gün Targovişte’ye yani Drakula’nın oturduğu şehre Floransa’lı bir tüccar gelir. Arabası değerli mallarla ve altınlarla yüklüdür. Tüccar arabasını koruması için Prens Drakula’ya başvurunca Prens ona arabasını şehrin meydanına bırakmasını ve rahat olmasını söyler. Tüccar dediğini yapar. Ertesi gün arabasını kontrol ettiğinde arabasında sadece 160 duka altının kayıp olduğunu görünce durumu prense bildirir. Drakula şehir halkına hırsızın derhal ortaya çıkmasını yoksa şehri yerle bir edeceğini söyledi. Böylece hırsızı hemen ortaya çıkardı. Halkta kazıklanma korkusu o dereceye varmıştı ki, Drakula Targovişte’nin meydanına bir çeşme yaptırmıştı. (Bu çeşme Romanya’da halen durur.) Bu çeşmeye Drakula altından değerli bir kupa bırakmıştı. Ve bu kupanın başında hiç bir muhafız beklemezdi. Zira o Drakula’nındı ve çalan olursa acımadan bütün şehri yok edeceğini biliyorlardı.

Bir gün ülkesinde ne kadar dilenci varsa hepsini toplayıp ziyafet çektirdi. Dilencileri yemek yerken yemek yedikleri binanın kapılarını kilitleyip binayı içindekilerle beraber diri diri yaktı. Bir gün yolda eşeğiyle gitmekte olan bir papaza rastladı ve onu da sırf keyfi olarak kazığa vurdu. Hem de eşeğiyle beraber. Sofrada kendisi için ayırdığı bir ekmeğe el uzatan bir rahibi bile oracıkta kazıklatmıştı. Romanya’ya dil öğrenmek üzere gelen 41 Sakson (Alman) gencini casus olabilecekleri endişesiyle kazığa vurdu. Gümrük kurallarına uymayan 600 Sakson tüccarı pazar yerinde kazığa vurdu.

Drakula, Osmanlı ordusu ülkesine girince cüzzam, veba, frengi, verem gibi bulaşıcı hastalığı olan kişileri Türk gibi giydirerek Osmanlı ordusunun içine sokuyor ve böylece bir nevi biyolojik savaş yapıyordu. Fatih onun başkenti Targovişte’ye giderken korkunç bir manzara ile karşılaştı. Kazığa geçirilmişler ormanı ile… Bir buçuk millik mesafede kazığa geçirilmiş 20 bin Türk’ün parçalanmış ve çürümüş cesetleri vardı. Annelerinin cesedinin yanında büzüşmüş çocuk cesetlerinin bağırsaklarına kuşlar yuva yapmıştı. Fatih bu manzara karşısında hırsından yanındaki Vezir-i Azam Mahmut Paşa’yı kırbaçlamıştı. Macaristan’da esirken pazardan kuş aldırır ve fare toplardı. Fareleri kazığa geçirirdi. Kuşlarında kafalarını koparıp veya tüylerini yolup serbest bırakırdı. Çünkü kazığa vurmak onun bir takıntısıydı.

dracula-vampireHer ne kadar deli de olsa aklını kullanabiliyordu ve çok kurnazdı. Yaklaşık bir asır önce Romen kraliçesi Elizabeth, Drakula şatosunu gezerken, o tarihe kadar kimsenin fark edemediği bir gizli geçit buldu. Geçit ikinci ve üçüncü katı birleştirmekteydi. Drakula bu esrarengiz geçit sayesinde kendini esrarengiz güçlere sahip biriymiş gibi göstermişti. Şatonun ikinci ve üçüncü katlarında ayrı ayrı toplantılar yapan Drakula her iki toplantıyı da idare ederek kendisinin duvarlardan geçebilen bir “stregioka” (Büyücü) olduğuna inandırmıştı. Başka bir taktiğiyse Bran şatosuna on kilometre mesafede olan diğer şatosu Risnov’a bir benzerini koymasıydı. Böylece o daha ölmeden halk onun uçtuğuna inanan bir tür “upuri” veya “moroi” (vampir) olduğuna inanmıştı. Vlad Drakula’nın öldükten sonra bile hakkında söylenilenler bitmedi. Yaşarken onun Scholomance okuluna gittiğini söylerlerdi. Şeytanın okulu olan ve Transilvanya’da Sibiu gölünün yakınlarında bir dağda kurlu olduğuna İnanılan bu okulda Şeytanın her seferinde 9 öğrenci kabul ettiğine, burada büyü eğitimi verdiğine inanılırdı. Daha sonra sekiz öğrencinin gidip dokuzuncunun kaldığını ve şeytanın yardımcısı olduğuna inanılırdı. 2002 yılında bir grup işadamı ve bilimadamı Romen hükümetine başvurarak vampirliğin gerçek olduğunu ve tedavisinin bulunduğunu söylemiş ve hükümette Drakula’nın mezarını açıp DNA örnekleri almak istediğini belirtmişse de Romen hükümeti mezardaki cesedin Drakula’ya ait olmadığını beyan ederek bu teklifi reddetti. Mezarın açıldığında boş olduğundan bahsetmiştim. Drakula’yla ilgili bir olay daha efsaneyi tekrar gündeme taşıdı. Bir gün Amerikalı bir araştırmacı vampirlerle ilgili bir araştırma için Romanya’ya gelir ve hükümetten bir geceliğine Drakula Şatosunda kalmak istediğini söyler. Hükümet izin verir ve araştırmacı bir geceliğine şatoda kalır ama şatoda başına bir kaza gelir. Bir koridorda baygın olarak bulunmuştur ve boynundan yaralanmıştır. Romen halkı arasında Kazıklı Voyvoda’nın halen yaşadığına, geceleri karanlıkta dolaştığı ve kendisi gibi ölümsüz adamlarla toplantılar yaptığına inanılır.

Nasıl ki tarihte bile çeşitli rivayetleri sürdüyse bugünde o rivayetlerin sürmekte olduğunu görmekteyiz. Drakula’nın bir dönem nasıl meşhur olduğunu öğrendik. Daha kendi döneminde korku efsanelerine konu olduğunu gördük. Peki asırlar sonra bugün tüm dünya onu nasıl tanıyor? Bunun sırrı edebiyattaki Drakula’da saklı…

Edebiyattaki Dracula

Dracula asırlar önce kalbine kazık çakılarak idam edildi. Gömüldüğü yer bile bilinmedi. Adı kayıtlarda kaldı ve çoktan unutuldu. Ama ölümünden beş asır sonra gene adını dünyaya duyurmayı başardı. Tozlu arşiv raflarının ve ortaçağdan kalma gravürlerin arasında adeta fırlayarak tekrar aramıza geldi ve hala konuşuluyor. Ama bu kez Osmanlı ve Balkan diyarında değil tüm dünyada. Drakula’yı fenomen haline getiren ve onu tozlu sayfalardan çıkaran ünlü yazar Bram Stoker sayesinde. İrlanda Dublin’li yazar Bram (Abraham) Stoker aslında yazar sayılmaz. Tiyatro eleştirmenidir. Devlet memurluğu yapmaktadır aslında ama sevdiği iş tiyatro eleştirmenliğidir. Gazetecilik de yapmıştır. Yazarlığa da el atar. İlk korku öyküsü cehenneme açılan bir boyut kapısı yapan bir marangozu anlatır. Başka öyküler de yazar. Ama yazacağı bir eser onun öbür eserlerini gölgede bırakır. Stoker bir korku hikayesi yazmayı planlamaktadır. Hikayeye göre bir ziyafette bir araya gelen 12 kişi birbirlerine korkunç öyküler anlatacaktır. Yani 12 hikaye içeriyordur öykü. Stoker ilk hikayeyi bir avukatın anlatmasını tasarlar. Ama hikayeyi bir türlü bulamamıştır. Derken bir gece gördüğü bir rüya sonucu vampirli bir öykü yazmaya kara verir. Jonathan Harker adlı bir avukatın öyküsü. Beyaz Balina Yayınlarından çıkan “Dracula’nın Konuğu” adlı vampir öykülerinden seçkiler kitabında ilk öykü olan Dracula’nın Konuğu adlı hikaye ki bu hikaye 1998 basım Kamer Yayınları Dracula’sının başında yer alır o öyküdür. Ve ilk adı “Vampirin Konuğu”dur. Derken hikaye taslak halinde daha da uzar ve neredeyse uzun öykü olur. Bunun üzerine Stoker 12 öyküden vazgeçip bu tek öykü üzerinde çalışmaya başlar. İlk taslakta karakterler şöyledir:

Tımarhanedeki Doktor,
Doktorun nişanlısı kız,
Sonsuz bir yaşam elde etmek ümidiyle yanıp tutuşan akıl hastası,
Avukat John,
Yardımcısı Jonathan Harker,
Harker’ın nişanlısı Wilhelmina Murray,
Mina’nın bir arkadaşı Kate Reed,
Kont Vampyr,
Sağır ve dilsiz bir kadın,
Konuşamayan bir adam,
Dedektif Cotford,
Alfred Singleton adında bir araştırmacı doktor,
Teksaslı bir mucit,
Alman profesör Max Windshoeffel,

dracula-castleİşte bu taslakta geçen Kont Vampyr’dir asıl vampir. Yani romanın kötüsü. Stoker iyi bir korku romanı yazmanın yolunu bilmektedir. Gerçekçilik. Nasıl Mary Shelley’in Frankenstein’i gerçekçiyse kendi romanı da gerçekçi olmalıdır. Böylece vampir romanlarını ve inancını araştırmaya başlar. Bu araştırma sırasında tuttuğu notlar bugün, Philedelphia’daki Rosenbach Vakfı’nda bulunmaktadır. Üç paket halinde bulunan bu el yazmalarının dökümüne gelince: İlk paket, el yazısıyla yazılmış yirmi dokuz sayfadan oluşuyor ve öykünün özetini, tarihlerin dökümünü içeriyor. İkinci paketteki kağıtlar ise vampirler, Transilvanya batıl inançları, denizcilikle ilgili notlar, Whitby Limanı’ndaki batık gemiler, ölüsevicilik, kurtadamlar, başa alınan darbelerin yaratabileceği sonuçlar, iki harap manastır resmi ve 2 Şubat 1896 tarihli New York World gazetesinde yayınlanmış, “İngiltere’deki Vampirler” başlıklı bir öyküden ibaret. Üçüncü pakette ise çeşitli kitaplardan alınmış ve daktilo edilmiş notlar bulunuyordu. Alınan yazılara gelince:

  • Birds Golden Chersonese’dan alınmış “Malaya” folkloruyla ilgili bir yazı, 2 sayfa
  • 1881′de Karpatya Derneği’nin bir üyesinin hazırladığı “Magyarland”, 3 sayfa
  • A.F.Crosse’nin Round About the Carpathians (1878) adlı eserinden bir bölüm, 5 sayfa
  • Johnson’un On The Track of The Crescent (1885) bir bölüm, 7 sayfa
  • F.C ve J.Rivington’un birlikte hazırladıkları Theory of Dreams (1808) adlı eserinden bir bölüm, 3 sayfa
  • Charles Bonner’ın Transylvania (1865) adlı çalışmasından, 2 sayfa
  • William Wilkinson’ın Account of the Principalities of Wallachia and Moldavia (1820) adlı çalışmasından bir bölüm, 4 sayfa
  • Sonra on sayfalık daktiloyla yazılmış Whitby Mezarlığındaki mezarların tanımları ve denizden esen rüzgarın kuvvetiyle ilgili dereceleri içeren notlar,
  • Taslak halindeki romanla ilgili yazılmış el yazması dört sayfalık not.

Stoker romanın gerçekçi olmasını istiyordu. Bunda da büyük oranda başarılı olacaktı. Nitekim araştırmacıların da belirttiğine göre Stoker’ın günlük-mektup şeklinde oluşmuş romanındaki zaman ve tren tarifeleri ayrıca mekan tarifleri birebir uygundur. Yani romanı okurken insana gerçekçi gelmesi bir yana bu yerlerle ilgili araştırma yaptığınızda bu yerlerin gerçek olması insanı şaşırtır.

Stoker kendinden önceki vampir romanlarını aşan bir roman yazmak istemektedir.

Ve bir gün British Museum’da araştırma yaparken bir belge bulur. Yukarıda bahsettiğim gibi Drakula’nın yaşadığı dönemde bile korku kahramanı olmasını sağlayacak yazmalardan birini bulur Stoker. 1491 yılından kalma bir Alman kaynağı vampir olduğu söylenen kanlı bir derebeyinin öyküsünü anlatmaktadır. Vlad Dracula’nın öyküsüdür. Stoker karakterine “Dracula” adını uygun görür. Böylece romanı tarihsel bir öyküye dayanacak ve öykü gerçekçi bir hal alacaktır.

Roman 1893′te yazılır ama 1897′de yayınlanır ve ondan sonra Dracula bir fenomen haline gelir. O artık her vampir için bir prototiptir. Artık her vampir doğu Avrupalı bir aristokrattır ve olaylar Doğu Avrupa’da yaşanmaktadır. Artık Transilvanya her canavarın bölgesidir ve her vampir ya da canavar adeta Drakula’dır.Öykü kaynağını tarihten aldığından dolayı ve yerlerin ve zamanın gerçek olmasından dolayı ki buna Stoker’ın yaratıcılığı da katılınca bu roman dünyaya yayılır. Romanın sonunda Drakula ölmektedir ama nasıl ki tarihte dirilmişse edebiyatta da dirilebilmektedir. Drakula Gotik vampir öyküler için bir mihenk taşı sayılır. Gerçi en az onun kadar meşhur olan Anne Rice’ın Vampir Lestat’ı ve Vittoriosu da onun kadar meşhur olur ama hiçbir roman ondaki gerçekçiliği yakalayamaz. Nasıl ki Rice’ın Lestat’ı kendi tahtını yaratıp yükselmeyi sürdürdüyse, Drakula da kendi tahtında yükselmeyi sürdürür. Hatta yeni yeni tahtlar kuran yeni Drakula’lar çıkar ve Drakula korku sinemasından sonra korku edebiyatının da yeni sermayesi olur.

Michael Parry 1976′da “The Rivals of Dracula” (Drakula’nın Rakipleri) adlı eserinde onu kullanır. Ondan önce 1973′te Robert Lory “Dracula Returns” (Dracula Dönüyor)’ü yazıyor. Robert Lory romanında Drakula’yı yeniden ele alıyor ama farklı bir şekilde. Transilvanya’daki şatosundaki tabutunda yatan Drakula, Prof. Dr Damien Harmon ve yardımcısı Cameron Sanchez teknoloji ve bilimi kullanarak Kont’u diriltiyor. Dracula kitaptan kitaba çeşitli maceralar yaşıyor. Ama iyi olarak. Zira Prof. Harmon onu bir aygıtla iyiye çeviriyor. Böylece Drakula 7 kitaplık seride büyücülerle, kötü vampirlerle, zombilerle, mumyalarla, kayıp uygarlıklarla ve eski tanrılarla savaşıyor; bu yenilmez ve eskinin savaşçı vampiri. Lory’nin yazdığı ilk kitap dışında 6 kitap şunlar: The Hand of Dracula-1973, Dracula’s Brother-1973, The Drums of Dracula-1974, Dracula’s Disciple-1975, Dracula’s Lost World-1975, Challenged of Dracula-1975. Drakula fenomeni zaman zaman mizaha da alet oluyor. Fred Saberhagen “The Dracula Tape” (Drakula’nın Kayıtları)‘i kaleme alıyor ve Drakula efsanesini hicvediyor. Bunun dışında “The Holmes-Dracula File” (Holmes-Drakula Dosyası, 1978) adlı romanında ünlü dedektif Sherlock Holmes ile şanlı Drakula’yı karşı karşıya getiriyor. Aynı yıl Loren D. Eastman “Sherlock Holmes versus Dracula or the Adventures of the Sanguinory Count” (Sherlock Holmes Drakula’ya Karşı ya da Kanlı Kontun Maceraları) adlı eserinde Holmes’ün dostu Dr. Watson’ın ağzından iki fenomeni hicvediyor.Tabi bunun dışında efsanenin kökenine inen çalışmalarda var. Tarihçi Peter Tremagne 1993′te tek cilt halinde yayımlanan üç öykü yazıyor. Dracula Unborn (Doğmamış Drakula, 1977), The Revenge of Dracula (Drakula’nın İntikamı, 1978), Dracula, My Love (Dracula, Aşkım 1980). İlkinde Kazıklı Voyvoda’nın hayali günlüklerinden yola çıkarak Prens Drakula’yı yeniden anlatıyor. İkinci eserde vampirliği eski Mısır kökenli bir tarikata bağlıyor. Üçüncüde ise vampir romantizmini anlatıyor. İtalya’da 1950′li yıllarda “I racconi di Dracula”(Drakula’nın Öyküleri) yayınlanıyor.

Bugün Dracula Fenomeni

Sonuç olarak Drakula efsanesi hayranıyla inananıyla inanmayanıyla araştırmacısıyla bir fenomen ve giyimden edebiyata, sinemaya, gıdaya, turizme kapitalizmin bir parçası. Geçmişte zihinlerde korkutucu bir imaj uyandıran Drakula bugün bu imajını çoktan unutturmuştur. O artık bardakların ve t-shirtlerin üstündeki sivri dişli adamdır ve şatosunun önündeki pazarda bir sermaye aracı konumuna gelmiştir. Ayrıca kimi Romen milliyetçileri içinde halkın kurtarıcısı bir milli kahramandır. Kimine göre ise bir fantezi ürünü. Şüphesiz bugünkü Drakula fenomeniyle elli yıl öncenin Drakula fenomeni çok farklıdır. Drakula’yı yakışıklı ve karizma olarak hatta metroseksüel olarak pazarlayan sinemacılar sayesinde kuşkusuz zihinlerdeki Drakula imajı çok değişti. Bu Drakula fenomenin özelliği. Drakula gerçekten ölmeyen ve tükenmeyen bir fenomen çünkü her çağa her ortama her şekle ayak uydurabilen bir fenomen ve bugün ölümünden asırlar sonra bile halen aramızda ve zihinlerimizde yaşıyor.

Kaynakça

- Tarihi Tersten Okumak, Zeynep Dramalı, Yeditepe Yayınları, Ekim-2004
– Kayı-2 “Cihan Devleti”, Prof. Dr. Şimşirgil, Şems Yayınları, Mayıs-2006
– Fatih Sultan Mehmed Han’ın Liderlik Sırları, Kemal Kızıltoprak, Okumuş Adam Yayınları, Ekim-2003
– Ufukların Sultanı Fatih Sultan Mehmed, Mustafa Armağan, Timaş Yayınları, Mayıs-2006
– Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, Fransa Historia Üniversitesi Tarih Kurumu çev: Şiar Yalçın, Ekim-2003
– Dehşetin Kapıları, Giovanni Scognamillo, Kamer Yayınları, İstanbul-1997
– Drakula İstanbul’da, Ali Rıza Seyfi, Kamer Yayınları, İstanbul-1997
– Drakula, Bram Stoker çev: Zeynep Akkuş, Kamer Yayınları,İstanbul-1998
– Hürriyet Haftalık Tarih Eki, 5 Şubat 2003 Çarşamba
– Konstantiniye’nin Yitik Günceleri, Mehmet Coral, Doğan Kitapçılık, İstanbul-1999/Eylül
– Drakula ya da Kazıklı Voyvoda, Radu R.Florescu Raymond. T.McNally, çev: Ali Cevat Akkoyunlu, Doğan Kitap, Ekim 2000
– Nicolae Jorga,  Osmanlı Tarihi, 2.Cilt, Yeditepe Yayınları

Mehmet Berk “Wyern” Yaltırık

Hakkında Shodan

Önceki yazıyı okuyun:
Vampir İnancı

Dünya Üzerinde Vampir İnancı ve Kaynağı      Vampir inanışı dünyanın çeşitli mitoloji...

Kapat