Anasayfa » Ravenloft » Ravenloft Hakkında Genel Bilgi 2

Ravenloft Hakkında Genel Bilgi 2

RavenloftLogo
 

Öyle bir yer düşünün ki, saf kötülük sayesinde yaratılmış olsun… Öyle bi yer ki, havası umutsuzluk, keder ve korku ile dolu, kaçmanız içinse hiçbir şansınız yok.
Ravenloft’a hoşgeldiniz.

Fantastik Kurgu edebiyatının temel taşlarından olan Ejderha Mızrağı (Dragonlance) ve Unutulmuş Diyarlar (Forgotten Realms) evrenlerine paralel bir düzlemde yerini almış olan Ravenloft, üstteki iki seriden altışar kitap okumuş ve daha bir çok seriyi elden geçirip “of yeter be” tepkisiyle kılıç-büyü kurgusunu bir kenara atmış olan şahsımın sadakatle takip ettiği tek seri olma görevini üstlenmiş durumda. (Bunda ilk kitabın hatrı yadsınamaz tabi ki ve ayda yılda bir kitap çıkmasını da sayabiliriz.)

Ravenloft neresidir? Nasıl oluşmuştur? Bunları anlatmak, özellikle ilk kitabın içeriği hakkında çok fazla spoiler vermeye sebep olsa da, bir yerden başlamak lazım.

Bir zamanlar, Barovia adlı bir ülkenin Strahd von Zarovich isimli bir lordu vardı. Sonra kız meselesi diyebileceğimiz sebepler yüzünden bu lord kötülükle bir anlaşma yapar ve vampire dönüşür. Bunun yanında ülkesi de olduğu düzlemden koparılır ve başka bir düzleme getirilir. Sınırlara sisler çökmüştür, halk ve Strahd bu ülkede hapis kalmıştır. Tabi lordun vampir olduğu bir ülkede halkın çok da mutlu olmasını bekleyemezsiniz.

Ravenloft serileri açık sonludur, yani her yazar önceki verileri dikkate alarak kendi öyküsünü yazar. Bu yüzden kitapların seviyeleri ve derinlikleri birbirlerinden farklı farklıdır. Bunun yanında en önemli olay Strahd’a misafir gelen yabancılardır. Yeterince kötüyseniz, ya da bir şekilde o anda kötülüğe güçlü bir şekilde seslenebildiyseniz, bir anda havanın sisli olduğunu fark edersiniz. Muhtemelen fark ettiğiniz bir sonraki şey de Strahd’ın Ravenloft (Kuzgunyuvası) adlı şatosu olur. Zaten muhtemelen kendisi ile karşılaşacaksınızdır daha sonra, zira kendisi teorik olarak oldukça konuksever bir insandır. Konuğu olduktan sonra bir şekilde onunla didişmeye başlayacaksınızdır, sonra bunun faydasız olduğunu fark edip (I am the land diyen bir insan kendisi) çıkış yolları bulmaya kasacaksınız. Sonra bulamayıp umutsuzluğa düşeceksiniz. Eğer bu sırada da yeterince kötü olmayı başarırsanız, bir anda bacaklarınızın etrafında sis kümeleri görebilirsiniz. Ve işte, mutsuz halkı ve lanetli topraklarıyla beraber bir ülkeniz var artık. Evet, burası da sislerle çevrili ve berbat ama en azından kaçma planlarınızı kendi şatonuzda kendi halkınıza işkence ederken yapabileceksiniz.

Zor iş kötü olmak.
Neyse, karizmatik vampirimiz Strahd’ın maceralarına girişelim bakalım…

Sislerin Vampiri – Christie Golden
Bu kitabı okuyup da kalbinde bir sızı hissetmeyen insanların ruhsuz olduğuna inanmamak için hiçbir sebebimiz yok. Vampir kurgularının içerisinde böylesi anlar yaşanacağını daha çnce hiç düşünmemiştim, ta ki Jander Sunstar ile tanışana kadar…
Jander Sunstar bir altın elftir. Şafakefendisi Lathander’e benzeyen bu narin ve kibar elf, gerçekten bahtsız olaylar sonucu vampir olur ve kendi kişiliğine tamamen ters olan bu durumda yaklaşın 500 yıl geçirir. Mutsuzdur ama ölemez, zira vampir olmaktan kötü şeyler de vardır ve emin olun onları görünce halinizden memnun kalırsınız.

sislerin-vampiri

Olay devam ederken, bu iyi huylu elf nasıl bir nefret yaşar da lanetli Barovia topraklarına gelmeye hak kazanır, onu tam anlatmadan kız meselesi deyip geçelim. Burada Strahd ile tanışırlar, Strahd Jander’i misafir eder ve ondan deneyimlerini öğrenir. Zira Jander kendisine göre epey yaşlı, görmüş geçirmiş bir vampirdir. Fakat daha sonra, Jander’in nefretinin temelinin kime ne sebeple dayandığı ortaya çıkar, işin içerisine bir rahip, bir hırsız ve bir kurtkadın girer, işler açıklığa kavuşur ve av başlar.

Bu kitap ciddi şekilde duygusaldır, her ne kadar isminden ve kapağından anlaşılamayacak olsa da… Olay Jander’dır, bunun yanında Strahd’ın da salt kötülük olduğunu söyleyemeyiz, o da belirli trajediler sonucu bu hale gelmiştir. Ve asıl olay, Jander’ın vampirliğin tanımını yaptığı yerde kopar:

“Kana duyulan ihtiyaç başka hiçbir susuzluğa benzemez. çölde kaybolmuş, dili damağına yapışmış, ağzındaki kavrulmuşluğu, pamuksu tadı giderebilmek için en küçük nem damlasına bile hasret duyan bir adam düşün, bu benim susuzluğumun yanında hiç bir şeydir. Hücresindeki bir mahkum, günlerce yemek verilmemiş; midesini oyulduğunu hissediyor ve hücresini paylaştığı farelere, üzerinde yattığı pislik içindeki şilteye hatta kendi etine yemek gözüyle bakıyor, benim susuzluğumu anlayamaz.

Ve her gece işte böyle uyanırız. Mezarlarımızdan, tabutlarımızdan, mağaralarımızdan ve yaşayanlar arasındaki diğer saklanma yerlerimizden çıkarız. Çünkü ölüyüz, fakat yaşıyoruz. Gölgelerin içinden fırlayarak ya da tedbirsiz bir gezgini kandırarak, tüm eşyalarından daha değerli bir şeyi çalarız. Onu tutarız, bir yabancıyı ve onunla sevgililerinin paylaştığından bile daha özel bir şey yaparız. Onun kanın alır ve bununla yaşarız. Bu harika bir duygudur. Kan yaşamdır ve onu almak kadar güzel hiç bir şey olmaz, dolmakta olan boş bir vazoymuş gibi. Bu sahte bir kendinden geçiştir, bunu biliriz, bunu biliriz ve yine de devam ederiz.
Sonra o an biter ve kollarımdaki hareketsiz bedene bakarım. Ona tecavüz etmişimdir ve kendimden utanırım.

Onun için ise dişler ateş ve buzdur, delici ve emici. Kanın damarlarından sanki kalbinin ta kendisi sökülüyormuş gibi çekilip alındığını hisseder. Çaresizdir, tamamen, mutlak olarak çaresiz. Ana karnından yeni çıkmış biri bebekten bile daha çaresiz. Ama cehennemi bir denge vardır. Biz de çaresiziz. Ölümlülere ihtiyacımız var. Onların kokusunu, kanlarının kokusunu, yeni doğmuş bebeğin annesinin sütlü kokusunu aldığı gibi alırız. Dalgaların sahile çekildiği gibi onlara çekiliriz ve direnmemiz mümkün değildir. Bizim kadar lanetlenmiş başka kimse yoktur.

Nefes alırken kötü kalpli biri değildim. Adalet ve iyilik için dövüşen bir savaşçıydım. Tüm adamlar ya dostum ya da onurlu düşmanlarımdı. Kadınlar saygı duyulan yaratıklardı. Dünyanın dokunduğum yerde biraz daha iyi olduğunu söylersem övünmüş olmam.

Şimdi ise hayal bile edemeyeceğiniz şeylerden acı çekiyorum. Atlar emirlerim olmadan beni taşımıyorlar. Ormanın hayvanları kokumu aldığında korkuyla kaçışıyorlar. Artık dünyamda güzellik kalmadı. Karanlık ve yıkım içinde yaşıyorum ve bir hastalık gibi bunu her yere yayıyorum. Toprağın kendisi benden nefret ediyor, küçük bir dokunuşumdan bile tiksiniyor.”

Bu kitap okunmalı. Daha fazla ekleyebileceğim pek bir şey yok…

Ben, Strahd: Bir Vampirin Anıları – P. N. Elrod
Sislerin Vampiri için bu derece yorum yapmak, elbette ki diğer kitaplar için aynı derecede fikir beyan etmek anlamına gelmiyor, zira imkanlar müsait değil. Dahaben-strahd-bir-vampirin-anilari Barovia’nın ele geçirilme anından başlayarak Strahd nasıl Strahd oldu, olana kadar kimleri elinden geçirdi, o gece yaşananlar tam olarak neydi gibi soruların cevaplarının bulunabileceği bir geçmiş kitabı Bir Vampirin Anıları. Aile ilişkilerindeki birtakım sorunları ve bunların Strahdvari çözümlerini de içeren anlatısıyla, özellikle de şık kapağıyla kütüphanelerde bulunmayı hak eden bir eser.


“Hala yaşıyordu ama bilincini çoktan yitirmişti. Bıçağın kesikin kenarıyla sertçe boğazını yardığımı fark etmiş olamazdı.
Kan. Bir çeşmeden akar gibi.
Yaşam. Eğer almaya cüret edersem.
Kendi yaşamım sona ermekte olduğu için asıl almamaya cüret edemezdim.
İçtim. Doyasıya.
Ve yaşadım… Bir kez daha.”

Ben, Strahd: Azalin’le Savaş – P. N. Elrod

ben-strahd-azalinle-savasBilindiği gibi, yeteri derecede nefret ve kötülük dolu olan kişiler, marifetli sislerin yardımıyla bir anda Barovia’da arz-ı endam edebilmekteler. Bu seferki misafirimiz ise, ilk örnek olan Jander’dan biraz daha farklı bir kişilik olan Azalin. Klişeye uygun şekilde Strahd ile tanışıyorlar, kavga ve işbirliği dönemleri geçirip çıkış yolları arıyorlar. Bu sırada Strahd, misafiri olan Azalin adlı kişinin aslında bir lich olduğu gibi bir durumla yüzleşmek durumunda kalıyor. (Lichleri güç manyağı yaşayan ölüler olarak niteleyebiliriz. Daima daha fazla güç peşinde koşan iskeletlardirler.) Eh, doğal olarak biraz korkuya kapılır. Tam bu karışıklıkları yaşarken bir anda Barovia’nın yanında yeni bir ülkenin var olduğunu fark eder. Forlorn adındaki, nereden çıktığı belirsiz bu ülke ve bir yandan da manyak güçlü bir büyücüyle karşı karşıya kalmak Strahd’ı az buçuk ürkütse de, kendisi yok olmak için fazla kuvvetli çıkar…
 
Fakat serinin diğer eserleri ile karşılaştırıldığında, Strahd’ın daha korku dolu, hatta deyim yerindeyse daha ödlek bir yapıda olduğu çıkar karşımıza, yazarın seçimi deyip önümüzdeki kitaplara yönelmek kalır bize de…

Kara Gül Şövalyesi – James Lowder

Ve işte bahtsız yazgısıyla gönüllerde taht kuran, “öl” dediğini yere seren Power Word Kill olayıyla genç kızların kalplerini çalan, Krynn karagul1üzerindeki kötülüğün temsilcisi Lord Soth, Barovia’da! Aynı Azalin ile olduğu gibi önce Strahd ile güç yarıştırma, ondan sonra da çıkış olayına giren, bu arada garip bir lycantrop ve bir Vistani ile iş birliği yapan Lord Soth, bu sefer kendisine denk, hatta belki de kendisinden üstün bir rakip bulduğunu fark ediyor. Zira Krynn’dayken en güçlü savaşçısı oldupu Kara Kraliçe’ye bile meydan okumaktadır Strahd. Belki haklıdır, Takhisis “ I am the land” diyebilmiş midir herhangi bir zamanda, bilinmez. Gene de Strahd von Zarovich ve Lord Loren Soth ikilisi arasında hangisinin daha güçlü olduğu, nice içki masasının vazgeçilmez muhabbeti olmuştur.

Lord Soth, her zamanki gibi kaderini yaşar. Hep yeniden ve yeniden. Dünyayı kurtarma şansı verilmiş bir adamın ihaneti cezalandırma yoluna gitmesidir onun seçimi. Bunun yeniden yaşanması ise bütün ömrünce sürecektir. (Evet, ölümsüz kendisi.)
Gene bir şans verilir ona. Ve gene kurtarmaz alevlerin arasından karısı ve çocuğunu. Sisler dolar etrafa. Ve artık bir ülkesi vardır: Sithicus. Şatosu da sanki Dargaard gibidir, aslında hiçbir şekilde benzemez de. Onun adı da Nedragaard olur.
Bu arada bir kadından bahsetmeye başlamışlardır etraftakiler. Sislerden geçip gelen, Kitiara olduğunu iddia eden bir kadın…

Kara Gül’ün Hayaleti – James Lowder-Voronica Whitney Robinson

Karanlık, tekinsiz be grotest bir anlatım arayışı içerisindeyseniz, doğrus kitabakaragul2 geldik. DL fanatikleri tarafından pek sevilmeyen, ancak şahsıma göre ilk kitaptan sonraki en tkileyici kitap olan (ki konusuyla değil havasıyla bu etkiyi vermektedir) Kara Gül’ün Hayaleti, önceki kitabın sonundaki kadın ve özellikle Azrael adlı lycantrop üzerine kurulu.

 Lord Soth, geçmişini unutmaktadır. İşin kötüsü, yanındaki sadık bansheeleri de unutmaktadır onun öyküsünü. Bu sırada Beyaz Gül, Kanlı Ayakkabı Tamircisi ve Yaratık isminde ilginç karakterler türer Sithicus’ta. Lord Soth’un geçmişine ait olduklarını ve tanrıların adaletinden kaçamayacağını ona anlatmak için burada olduklarını söylemektedirler. Lord Soth tedirginliği yaşar ve savaşa başlamaya karar verir. Ancak o kadar uzun süredir oturmaktadır ki yerinde, bazı şeyler onun kontrolünden tamamen çıkmıştır, özellikle Azrael..

 

Ölülerin Kralı & Ölüler Şehrinin Efendisi – Gene DeWeese

olulerinkraliAzalin ve onun geçmişiyle, geleceğiyle ve en önemlisi de oğluyla olan ilişkileri hakkında yaptığı araştırmalar ve doğal oluler-sehrinin-efendisiolarak hapis kaldığı ülkesi Darkon’dan çıkış yollarını araması üzerine geçen iki adet benzer kitap Ölülerin Kralı ve Ölüler Şehrinin Efendisi.

 

  İlk kitapta geçmişi, nasıl lich haline geldiği ve boyut değiştirmesi üzerine olanlar anlatılırken, ikinci kitapta oğlunun geri dönmesi için elinden geleni yapmaktadır. Büyük makineler ve bilimsel edimler işin içine girer ikinci kitapta. Gene de, serinin geneline göre hafif kitaplar olduklarını varsayabiliriz.

Ölülerin Dansı – Christie Golden

Gene ölülerle ilgili ismi olan bir Ravenloft kitabı çıktığını gördüğümde sıkıntıyla “Yine mi Azalin?” diye düşünmüştüm. Ancak kapağında Christie Golden’ın adınıolulerin-dansi görünce (ki kendisi ilk kitap olan Sislerin Vampiri’nin yazarıdır.) heyecan doldum.
Hayalkırıklığına uğrayıp uğramadığımı tam olarak hala bilmiyorum…

Çok farklı bir kurgu bu, belki büün kitaplardan daha farklı. Nerede geçtiği bile tam olarak belli değil. Bir adam var güçlü, ama o kim, Strahd mı, nasıl Strahd o gibi sorular aklımıza doluyor zira Strahd’ın sahip olmadığı bir akım özelliklere sahip kendisi, mesela Fransızca bilgisi! Gerçi bütün kitap Barovia’da değil de Fransa’nın paralel evreninde geçiyor gibi bir durum oluşmuş. Karakterlerin nerden gelip nereye gittiklerinin belli olmaması da garip bir hava katmış demek istiyorum ama yorum yapmayacağım bu konuda.
Bunun yanında öyküsel olarak hoş sayılabilecek bir kurgu. Dans olayı var ama biraz abartılmış ya da ayrıntısızlaştırılmış sanki. Yani dans ederek envai çeşit zebaninin hakkından gelebilen tek kişi varsa, o da bu kızımız değil Lúthien Tinùviel’dir ancak.
Bu hikaye kopuk. Sanırım en büyük derdi de buradan kaynaklanıyor.

 
Yazan: Vuslat Taş
Eberron Genel Bilgi
Ravenloft Hakkında Genel Bilgi 1