Hayvanlar, devasa yürüyen şatolar, uçan adalar derken Miyazaki dünyasında bu kez rotayı biraz daha yere, daha doğrusu Adriyatik Denizi’nin tuzlu sularına, uçak motorlarının tok sesine ve 1930’ların bebopik ama bir o kadar da özgür havasına kırdım: Porco Rosso. Filmin afişinde her ne kadar karizmatik, “domuz olmayı faşist olmaya yeğleyen” eski pilotumuz Marco yazsa da, filmi izleyip bitirdikten sonra insanın kafasına kazınan tek bir gerçek var: Bu filmin ruhu da kalbi de kesinlikle Fio.

Erkek Egemen Gökyüzüne Meydan Okuyan Fırtına: Fio Piccolo
Filmin en büyüleyici ve hikayeyi sırtlayan yanı, 17 yaşında gencecik bir kız olan Fio’nun erkek egemen havacılık ve tamirhane dünyasına adeta bir meteor gibi düşmesi. Öyle kenarda köşede duran, masum bir yan karakter falan değil; aksine acayip zeki, çalışkan, acayip meraklı, yürekli ve atıldığı işin sonunu getiren saf bir mühendislik dehası.

Porco ile aralarındaki usta-çırak ve yoldaşlık bağı filmi kelimenin tam anlamıyla yukarı taşıyor. Porco ilk başta onun yaşına ve cinsiyetine bakıp “Ulan bu çocuk ne anlar uçak motorundan” moduna girse de, Fio’nun mühendislik tutkusunu, uçak sevgisini ve gözü pekliğini gördüğü an bütün önyargıları havaya uçuyor. İkisi arasındaki ilişki sadece klasik bir usta-çırak hikayesi bence asla değil; birbirine tamamen denk iki yoldaşın, uçsuz bucaksız gökyüzünde kurduğu saf, inatçı ve tertemiz bağa dönüşüyor. Fio döküntü atölyeden devasa bir mühendislik harikası çıkarıp uçağı yeniden yaratarak sadece Porco’yu göklere geri döndürmüyor, kendi kaderini de resmen eline alıyor.
“Domuz Olmak Faşist Olmaktan İyidir”
Tabii filmdeki o ikonik replik ve mottosu, Porco’nun insan formunu reddedip kendi kabuğuna çekilmesinin en net açıklaması. Savaşın çirkinliğini, insanların hırslarını ve yükselen faşist düzeni gördükçe, insan kalmaktansa kendi doğrularıyla yaşayan bir domuz olmayı seçiyor. Maskenin arkasında aslında büyük bir yorgunluk, kaybedilen dostların acısı ve derin bir melankoli var.
Ama işte tam bu noktada Fio’nun saf enerjisi, inancı ve hayat dolu hali, Porco’nun karanlık dünyasına adeta bir güneş gibi doğuyor. Filmin en güzel tarafı da bu zaten; karanlık bir tarihsel arka planı masalsı ve rüzgarlı bir özgürlük hikayesine dönüştürmesi.

Gina ve Sonsuz Bekleyiş
Arka planda dönen aşk hikayesi ise filme bambaşka bir zariflik katıyor. Sahafta devasa şapka ve zarafetiyle oturan Gina, Porco’ya gizliden aşık olmasına rağmen hep meşhur kuralı koruyor: “Beklediğim kişi bahçeye gündüz gelirse onunla kalacağım.” Porco ise lanetli domuz haliyle gündüz gözüyle Gina’nın bahçesine gitmeye utandığı için hep uzaktan bakıyor.

Fio ile aralarındaki tatlı dinamik, Curtis’le limanda yapılan yumruk yumruğa boks maçı ve polisin basmasıyla herkesin kaçıştığı sahneler filme muazzam bir mizah ve macera katıyor. Fio’nun kapanıştaki gizemli fısıltısıyla da hikaye tatlı bir soru işaretiyle bağlanıyor.
Toparlarsam; Porco Rosso uçağıyla, deniziyle, caz melodileriyle harika bir film ama kalbini kesinlikle Fio’nun cesur ruhundan alıyor. Sıkılmadan, yormadan ama insana derin hissi sonuna kadar geçirerek izlenecek, adeta yüzünüze çarpan bir deniz rüzgarı gibi bir Ghibli tecrübesi.





