Merhaba frpnet okurları, ben Oğuz Kaan. Daha önce James ve Dev Şeftali’de olduğu gibi bu sefer de Kabakçığın Hayatı (orijinal adı Ma Vie de Courgette, 2016) için samimi bir inceleme yazıyorum. Ama bu sefer spoiler veriyorum, çünkü film o kadar içten ve katmanlı ki olayları, sahneleri tek tek anlatmadan olmaz. İzlemediyseniz önce izleyin, sonra buraya dönün. Hazır mısınız? Başlıyoruz.

Film, 9 yaşındaki Icare’le (lakabı Courgette, yani kabakçık) açılıyor. Alkolik ve ihmalkâr annesiyle yalnız bir hayat sürüyor. Evde bira kutuları yığılı, çocuk kendi başına oynuyor. Bir gün annesi sarhoş halde üstüne geliyor, Courgette korkudan çatı katı kapısını kapatıyor ve annesi merdivenlerden yuvarlanıp ölüyor. Çocuk polise “ben öld*rdüm” diyor, yanında annesinin bira kutusu ve babasının süper kahraman çizimli uçurtmasını saklıyor.

Polis memuru Raymond (en sempatik karakterlerden biri) çocuğu yetimhaneye (Les Ormes) götürüyor. Burada işler başlıyor. Courgette ilk başta dışlanıyor, Simon adlı çocuk ona sataşıyor, kavgalar çıkıyor. Ama yavaş yavaş arkadaşlık kuruluyor. Her çocuğun derdi bir cümleyle, bir bakışla anlatılıyor: Alice’in babası tarafından istismara uğraması, Simon’ın terk edilmişliği, Ahmed’in aile dramı… Kimse saatlerce ağlayıp anlatmıyor, ama o kısa sahnelerde hepsi kalbinize oturuyor. Özellikle çocukların yatakhanede birbirine geçmiş hikâyelerini anlattığı gece sahnesi… Orada hem gülüyor hem ağlıyorsunuz.

Sonra yeni kız Camille geliyor. Courgette’le arasında masum, saf bir aşk başlıyor. Gece gizlice ofise girip Camille’in dosyasını okumaları, kavgaları, barışmaları… En dokunaklı sahnelerden biri de Courgette’in Camille’e uçurtmasını vermesi ve birlikte hayal kurmaları. Film burada durmuyor; bir ara kötü bir aileye evlatlık verilecek gibi oluyor, gerilim tavan yapıyor. Ama sonunda Raymond devreye giriyor ve Courgette’le Camille’i kendi yanına, evlat ediniyor. O final sahnesi araba yolculuğu, yeni eve varış tam bir umut patlaması.
Karakterler o kadar iyi işlenmiş ki, 66 dakikalık kısa filmde herkesin travması, umudu, kişiliği net. Fazla uzatılmamış, gereksiz dramatikleşmemiş.

Yönetmen Claude Barras (İsviçreli, ilk uzun metrajı bu) stop-motion’ı ustalıkla kullanmış. Her karede emeği hissediyorsunuz. Çekimler muhteşem; tek seferde çekilen animasyon sahneleri, ışıklandırma, kuklaların mimikleri, renk paleti… Hem hüzünlü hem sıcak bir atmosfer yaratıyor. David Toutevoix’un görüntü yönetmenliğiyle o küçük kuklalar resmen canlı gibi. Barras’ın “basitlik ve minimalizm” yaklaşımı sayesinde film asla sıkmıyor, tam tersine her sahne vuruyor. Senaryo da Céline Sciamma’ya ait, o da harika.

Kısacası Kabakçığın Hayatı, çocukluk yaralarını, aile travmalarını, yetimlik hissini en içten, en gerçekçi haliyle anlatıyor. Stop-motion sayesinde her şey daha şiirsel, daha dokunaklı olmuş. Anaokul-ilkokul anılarınızı, o ilk arkadaşlıkları, o “büyüyünce ne olacağım” korkusunu tetikliyor. Hem yetişkinler hem büyük çocuklar için birebir benim size tavsiyem aganızla veya kız arkadaşınızla izleyin çok kaliteli vakit geçireceksiniz.





