Son Haberler
Anasayfa » İncelemeler » Cannes, Netflix ve Endüstri – Okja İncelemesi

Cannes, Netflix ve Endüstri – Okja İncelemesi

Cannes Film Festivali’ndeki ilk gösteriminde önce yuhalanıp sonra alkışlanmasıyla sansasyon yaratan film Okja, 28 Haziran itibariyle Netflix’te yayınlandı. Biz de bu güzel filmi izleyip hemen sizlere de anlatmak istedik.

Her yıl nisan ayı geldiğinde sinema dünyası kendisini zamanımızın en büyük film festivali olan Cannes’a hazırlar, şayet mayıs sonu düzenlenen festivalden 1 ay önce de Palme d’Or (Altın Palmiye), Un Certain Regard (Belirli Bir Bakış) gibi ödüller için film seçkileri açıklanmaya başlanır. Sinemaseverler, sevdikleri yönetmenlerin yeni filmlerinin Palme d’Or seçkisine girip giremediğini öğrenirken mutlu sona ulaşanlar ilk gösterimleri ve jürinin kararlarını beklemeye başlarlar. Ancak bu yıl, seçkideki prestijli yönetmen sayısının bolluğuna rağmen seçkiye girişi ve sonrasında yaşananlarla sinemaseverlerin ve basının ilgi odağı olarak tek bir film öne çıktı: Okja.

Yönetmene Dair…

Okja’nın yarattığı etkiyi kavrayabilmek için öncesinde filmin yönetmeni Bong Joon Ho (bazı kaynaklarda Joon-ho Bong olarak da geçer.) hakkında bilgi sahibi olmakta fayda var. 2000 yılında ilk uzun metrajı Barking Dog, bir öğretmenin kendisini rahatsız eden köpeğe karşı yaptırımlarını konu alıyordu. Filmografisinin ilk yıllarında çektiği filmlerde tamamen realizm etkisinde olan yönetmeni dünyaya tanıtan film ise 2003 yapımı polisiye Memories of Murder. Kore’nin kırsalında işlenen cinayetler serisini konu alan polisiye, aldığı olumlu eleştiriler ile Bong Joon Ho’nun kariyerine büyük katkı sağladı.

Bong Joon Ho sinemasındaki realistik ögeler 2006’ya gelindiğinde kendini yavaş yavaş fantastik ve bilimkurgu ögelere bırakıyordu. 2006 yılında vizyona giren The Host, Seul’e saldıran bir yaratık ve bu yaratığı durdurmak isteyen bir aile hakkındaydı. Yönetmenin Cannes Film Festivali’ne dahil olduğu film ise 2009 yapımı Madeo. Ho’nun sıkça başvurduğu aile teması Madeo’da da kendisini bariz bir şekilde gösteriyordu ve yönetmeni ilk Cannes adaylığı Un Certain Regard ile tanıştırmıştı.

Madeo’nun ardından Amerika’ya giden Bong Joon Ho, 2013’te ilk distopya filmi ile karşımıza çıktı: Snowpiercer. Senaryosunu üç Fransız’ın kaleme aldığı (Jacques Lob, Benjamin Legrand, Olivier Bocquet) Le Transperceneige’ın aynı adlı uyarlaması Snowpiercer’da Tilda Swinton, John Hurt, Chris Evans gibi isimlerle çalışma imkânı bulan Koreli yönetmen, sinemasını Amerika’ya taşısa da filmlerinde Koreli oyuncuların ağırlığı da her zaman hissedildi. Başarısızlıkla sonuçlanan bir iklim değişikliği deneyinin yol açtığı felaket sonucu yaşamını bir trende sürdürmek zorunda kalan toplumun arasındaki hiyerarşiyi konu alan Snowpiercer, sinemada “great chain of being” [1]alegorisinin en güzel örneklerinden birisi olarak Ho’nun filmografisindeki yerini aldı.

2013’ten sonra bir süre haber alamadığımız Bong Joon Ho’nun ardından Netflix ile anlaştığını öğrenmiştik. Netflix’in ülkemiz de dahil olmak üzere yeni ülkeler için kullanılabilir hale gelmesini daha güçlü bir şekilde duyurmak için yapımcılığını üstleneceği yönetmenlerin arasına katılan Bong Joon Ho’nun bu hamlesi ilerleyen süreçte daha güçlü bir şekilde yankı bulacaktı.

Netflix ve Sinema

Netflix’in sinema atılımının ilk ve en güçlü örneklerinden birisi olan Beasts of No Nation, HBO’nun True Detective dizisi ile tanıdığımız Cary Joji Fukunaga yönetmenliğinde sunulduğunda, The Guardian filmi “Idris Elba, Netflix’in sinema hamlesinde muazzam bir iş çıkarıyor.” manşeti ile okuyucularıyla paylaşsa da film, Oscar ödüllerinde hiçbir adaylık alamadı. #OscarsSoWhite hareketinin en büyük dayanağı da Idris Elba’nın takdir toplayan performansının Oscar Ödül Törenleri’nde adaylık kazanamamasıydı.

Okja; fragmanı, set fotoğrafları ve yönetmeninin ismi ile büyük beklentiler içerisinde çıkacağı günü beklerken herkesin aklında aynı soru vardı: “Film festivallerinin ve ödül törenlerinin tepkisi ne olacak?” Hiçbir festivalde ya da ödül töreninde adı geçmeyen filme yalnızca dünyanın en prestijli film festivali olan Cannes sahip çıktı nisan ayında filmin en prestijli ödül olan Palme d’Or için yarışacağı açıklandı. Bu açıklamanın ardından kısa süre sonra ise bu yılın jüri başkanı Pedro Almodovar ve jüri üyesi Will Smith, “Netflix’in yaptığı sinemaya hakaret midir?” konulu bir tartışmada karşı karşıya geldi ve Almodovar, Netflix’in sinemaya karşı olumsuz bir etkisinin bulunduğunu söylese de bu olaydan birkaç gün sonra Almodovar’ın Netflix için dizi çekeceğini öğrendik. Bu dizi haberinin Netflix için bir güç gösterisi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır, şayet ne Almodovar’ın dizi çekme kararı ne de Palme d’Or seçkisinde bir bilimkurgu filmine rastlamak bir sinemaseverin alışık olduğu olaylar değil.

Tüm bu yaşananların Okja için beklentileri arttırdığını da söylemek yanlış olmayacaktır. Grand Lumiere salonundaki ilk gösterimde Netflix logosu çıktığı an seyircilerin yuhalamaya başladığı film, teknik sorunların da kurbanı oldu (yanlış ratio’da oynatıldı) ve tüm bu yaşananlar üzerine Cannes Film Festivali kurulu bir bildirge dahi yayımladı. Bütün bu sorunlar halledildiğinde ve filmin Cannes’daki gösterimi gerçekleştirildiğinde seyircilerin filmi alkışladığını belirtmekte fayda var.


Gösterimde yaşananlar ile ilgili sahip olduğumuz bilgiyi Indiewire eleştirmeni David Ehrlich’e borçluyuz.

Hayvanları Koruyalım!

Bong Joon Ho ve Tilda Swinton’ı yeniden bir araya getiren film, çevreye ve hayvanlara verdiği zararla tanınan Mirando şirketinin imajını düzeltmek ve ucuza et üretmek için başlattığı “Süper domuz” projesini konu alıyor. Proje kapsamında genleri ile oynanan ve normal boyutundan binlerce kat daha büyük olan ucubevi domuzların çiftçilerce yetiştirilmeleri amaçlanır. Bu domuzlardan biri de Kore’de dağlık bir kasabada küçük Mija (An Seo Hyun) ve dedesi tarafından yetiştirilen Okja’dır. Ailesini erken yaşta kaybetmiş Mija için dedesinden ve Okja’dan başka kimse kalmamıştır. Okja ile arasında çok büyük bir bağ olan Mija, Mirando şirketinin süper domuz projesinin kazananı olduğunu öğrenir ancak Okja’yı New York’a götürmeleri gerekmektedir. Yaşamının büyük bir parçası olan süper domuz için dedesini yalnız bırakıp Seul’e giden Mija, kendisini büyük bir şirket kandırmacasının da içinde bulur, şayet tüm bu süper domuzlar insanların tüketimi için öldürülecektir.

Yönetmeni Bong Joon Ho’nun gerek kendi filmografisindeki gerekse yakın dönem dünya sinemasındaki öne çıkan kavramları bir araya getiren film, oldukça başarılı bir sentez ortaya çıkarıyor. Yönetmenin filmografisinde daha önceleri de karşımıza çıkan aile kavramı Okja, Mija ve dedesi aracılığıyla bir kez daha karşımıza çıkıyor ve Ho bu sefer bu kavramı distopya sineması ile birleştiriyor. Özellikle Memories of Murder’ın Güney Kore kırsallarında geçiyor oluşu yönetmen için büyük bir fırsattı şayet Ho, Asya ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri arasında karşılaştırmalar yapmaktan son derece hoşlanan bir yönetmen. Ho filmografisindeki bu iki film de bu diyaloglara rastlamanın mümkün olduğu filmler. Memories of Murder’da cinayetler ile ilgili adli tıp araştırmaları için Amerika’daki laboratuvarlara ihtiyaç duyulurken burada ise Amerikalı bir şirket ürettiği genetiği bozulmuş domuzları Asya ülkelerine gönderiyor ve film boyunca Güney Kore daha çok kırsalıyla öne çıkarken filmin ikinci yarısı kendimizi tamamıyla betondan ve gökdelenlerden ibaret olan New York’ta buluyoruz.

Çevre Sorunları Festivale Damga Vurdu

Okja ile Bong Joon Ho, çevre sorunlarını da sinemasına taşıyor. Filmin yaklaşık ilk yarım saati Mija ve Okja arasındaki dostluğu ve ilişkiyi seyirciye göstermek için çekilmiş. Okja’nın fedakarlığının ve bu küçük kız çocuğuna karşı duyduğu şefkatin işlendiği bu ilk bölüm, tüketim toplumu yapısını eleştirmek için Ho’ya sağlam bir kaynak sunmakta. Avatar ve Appa, E.T. ve Elliott karakterlerine benzer bir bağa sahip Mija ve Okja arasındaki bu dostluğun film boyunca gösterdiği gelişim göz önüne alındığında Bong Joon Ho, sahip olduğu bu kaynağı yalnızca yarattığı iki karakterden değil; sinema ve televizyon tarihindeki pek çok ikiliye borçlu.

Yukarıda da bahsettiğim gibi Okja, hayvan hakları ve hayvan tüketimini merkeze alan bir film. Afişe baktığımızda da bu konu bariz bir şekilde karşımıza çıkmakta. Genleriyle oynadıkları hayvanlara bütün bir endüstrinin yükünü sırtlatan Mirando şirketinin ve şirket başkanı Lucy Mirando’nun (Tilda Swinton) film boyunca riyakar bir tavır ile öne çıkması Ho’nun kendi sinema diliyle yaratmaya çalıştığı bir tüketim eleştirisi. Baktığınız zaman süper domuz diye yaratılan hayvanların gerçek anlamda günümüzdeki hayvancılık anlayışından pek bir farkları yok. Bong Joon Ho yalnızca süper domuzlarını görsel efekt yardımıyla yaratmış. Filme distopya desek de günümüz endüstri anlayışının bir kopyasını yaratıyor Ho; acı çeken hayvanlar, reklam yüzü olmuş insanlar tarafından kandırılan halk, bencil bir endüstri anlayışı güden şirketler…

Distopya Yaratmak Zor İş

2017 yılında bir distopya yaratmak hiçbir yönetmen için kolay bir iş değil. Güncelliğini koruması için yönetmenin filme ekleyeceği unsurlar konusunda son derece titiz davranması gerek. Okja’da da Bong Joon Ho basın kavramına ve basın ile reklamcılık arasındaki ilişkiye başvuruyor. Sosyal medya göndermelerine sıksık başvuran filmde bir selfie sahnesi bile mevcut. Ancak Ho’nun bunları göze batmayacak şekilde filme yerleştirdiğini belirtmekte fayda var. Mirando şirketinin sempatik reklam yüzü olarak karşımıza çıkan Dr. Johnny Wilcox karakterinde de Jake Gyllenhaal son derece başarılı bir oyunculuk sergiliyor ve Ho’nun günümüz basın ve sosyal medya anlayışını film boyunca doğru bir şekilde işlemeyi başarması filmi içinde bulunduğumuz toplumun aynası konumuna sokmakta. Günümüzde de sosyal medya siteleri ya da YouTube gibi video paylaşım siteleri gerek fastfood şirketlerinin gerekse uzaklardaki mezbahanelerin görüntüleri ile ve videoları ile dolup taşmakta.

Mirando şirketinin karşısında durması için filme hayvansever bir örgüt yerleştiren Bong Joon Ho, bu örgüt aracılığıyla basının halka terörizm kavramını ne şekilde empoze ettiğini gözlemlemek mümkün. Kar maskeli insanların gizli saklı bir biçimde hayvan haklarını savunmaya, hayvanları kurtarmaya çalıştığı bir dünyada milyonlarca canlıya zarar veren şirket başkanları her zamanlar televizyonlarda yer alabiliyorlar. Bu örgütün lideri rolünde ise özellikle There Will Be Blood filmindeki performansıyla akıllarda yer edinen Paul Dano’yu izliyoruz.

Breaking Bad ve Better Call Saul dizileri ile tanıdığımız Giancarlo Esposito’nun da yer aldığı film, Netflix’in sinema atılımının şimdiye kadarki en büyük hamlesi. Bong Joon Ho, kendisine tanınan özgürlüğü sonuna kadar kullanıyor ve ortaya sinema izleyicisi için yepyeni bir deneyim çıkarıyor. Okja, ardında bırakığı olaylar ile beklenti içerisine giren seyirciyi tatmin edebilecek potansiyele sahip oldukça yalın ve başarılı bir anlatı.

 

[1] Tarih boyunca dini sömürü aleti olarak kullanılan kavram, Tanrı’yı en üste koyan bir varlık zinciri oluşturur. Kralların ya da din görevlilerinin her zaman toplumun diğer kesimlerinden önce geldiği ve insanın sınıf değiştirmesinin mümkün olmadığının halka vurgulanması amaçlanmıştır.

Death Note Filmi 25 Ağustos'ta Geliyor
M. Night Shyamalan, The Last Airbender 2'nin Planlandığını Açıkladı