Haberler

The Black Cat (1934) İncelemesi

The Black Cat, Universal’ın 1934’te çıkardığı stilize ve karanlık korku filmlerinden biri. Yönetmen Edgar G. Ulmer, Edgar Allan Poe’nun kısa öyküsünü sadece “suggested by” diye kullanıp aslında sıfırdan yepyeni, psikolojik ve sapkın bir hikaye kurmuş. Poe bağlantısı çok zayıf; sadece başlık ve arada bir siyah kedi görünmesiyle sınırlı bu yüzden beğenmedim ama bu film uyarlamasını kendi içinde değerlendireceğim. Film sadece 65 dakika sürüyor ama kapalı mekânda yavaş yavaş kaynayan bir gerilim. 1934’te Hitler’in yükseldiği dönemde çıkmış olması, savaş yaralarını göstermesi tesadüf değil. Universal’ın o yılki en büyük gişe başarılarından biri olmuş.

Konu

Amerikalı yeni evli bir çift Peter ve Joan Alison, balayında Macaristan’da Orient Express’te Dr. Vitus Werdegast’la tanışır. Werdegast, 15 yıl Sibirya’da esir kaldıktan sonra eski “arkadaşı” mimar Hjalmar Poelzig’in ultra-modern Art Deco malikanesine gitmektedir. Otobüs kazası sonrası yaralı Joan’ı Poelzig’in evine götürürler. O ev eski bir savaş kalesinin üzerine inşa edilmiş, altında binlerce askerin mezarı yatıyor. Poelzig Satanist bir tarikat lideri, Werdegast ise intikam ateşiyle yanıyor. Satranç maçı, kedi korkusu krizi, ritüel hazırlıkları… Masum çift, iki hasarlı adamın arasındaki eski hesaplaşmanın ortasında kalıyor.

Karakterler

Hjalmar Poelzig: Soğuk, entelektüel ve şeytani mimar. Dudakları siyaha boyanmış, sessiz bakışlarıyla üstünlük taslıyor. Savaşta kendi askerlerini satmış bir savaş suçlusu, şimdi Satanist tarikat lideri. Karısını ve kızını çalmış, ayinlerde org çalıyor. Karloff burada Frankenstein’dan çok daha kontrollü ve rahatsız edici; vücut dili, uzun bakışları ve o hafif tebessümüyle kötülüğü hissettiriyor. Tam bir “Lascivious Lucifer” gibi.Dr. Vitus Werdegast (Béla Lugosi): Trajik anti-kahraman. Nazik ama içten içe parçalanmış bir psikiyatrist. Karısını ve kızını kaybetmiş, intikam için yanıyor. Lugosi’nin aksanı, jestleri ve trajik yüz ifadesi burada çok iyi oturmuş. Kedi korkusu krizleri ve duygusal patlamalarıyla hem sempati hem ürperti uyandırıyor. Peter ve Joan Alison: Masum yeni evli Amerikalı çift. Masumiyetin trajediye sürüklenmesini temsil ediyorlar. Joan özellikle ritüel tehdidi altında daha fazla öne çıkıyor ama karakter derinlikleri sınırlı kalıyor.Yan Karakterler: Lucille Lund’un oynadığı Karen gibi isimler ensest ima eden ilişkilerde derinlik katıyor. Thamal gibi sadık yardımcılar da atmosferi güçlendiriyor. John Carradine bile küçük bir rolde kült üyesi olarak geçiyor.İki başrol arasındaki çekişme filmin kalbi: Lugosi daha duygusal ve intikamcı, Karloff daha soğuk ve üstün kötülük. İkisi de eşit ağırlıkta ve birbirlerini alt etmeye çalışıyor.

Yönetmenlik

Edgar G. Ulmer (B-movie’lerin gizli ustası, ileride Detour gibi noir’lar çekecek) burada nadir bir A-level stüdyo şansı yakalamış. Yönetmenlik minimalist ama son derece etkili. Atmosferi diyalogdan çok görüntü ve mekânla kuruyor. Kapalı mekân gerilimini ustaca yönetiyor; sahneler acele etmeden, yavaş yavaş kaynıyor. Alman Expressionism’den etkilenmiş ama daha modern, modernist bir dokunuş katmış. Stüdyo müdahaleleri olmuş (bazı sahneler yeniden çekilmiş) ama Ulmer karanlık tonu korumuş. Filmdeki “oyun” hissi (satranç maçı gibi) yönetmenliğin en sevdiğim yanı; sanki iki karakter bir rol yapma masasında kapışıyor. Ulmer aynı zamanda set tasarımı ve kostümde de (kreditsiz) katkıda bulunmuş.

Görüntü Yönetmenliği

John J. Mescall’in sinematografisi filmin en büyük silahı. Siyah-beyaz görüntü o kadar şık ve rahatsız edici ki, hâlâ akılda kalıyor. Hareketli kamera kullanımı, keskin açılar, gölge oyunları ve simetrik kompozisyonlar var. Poelzig’in malikanesini “soğuk, geometrik ve modern” göstererek kötülüğü mimariyle birleştiriyor. Işık oyunları (özellikle deri yüzme sahnesinde gölge) ve bulanık odak efektleriyle cinsellik ima eden anlar yaratıyor. Universal’ın diğer gotik korkularından çok farklı; daha modernist, daha Avrupa tarzı ve daha az “klasik korku” hissi veriyor. Kameranın angular (açılı) hareketleri ve simetrik çerçeveler Machine Age (makine çağı) estetiğini güçlendiriyor.

Sanat Yönetimi ve Prodüksiyon Tasarımı

Charles D. Hall’un art direction’ı ile Ulmer’in katkıları birleşince ortaya efsane bir iş çıkmış. Poelzig’in evi resmen baş karakter: Eski savaş kalesinin üzerine inşa edilmiş ultra-modern Art Deco / Bauhaus esintili malikane. Paslanmaz çelik merdivenler, neon ışıklar, cam masalar, geometrik hatlar, simetrik iç mekanlar… Setler lüks ama soğuk ve yabancı hissettiriyor tam bir “makine çağı kabus”u. Altındaki mezarlık ve modern ev kontrastı, savaş travmasını görselleştiriyor. Ulmer’in mimari ve Bauhaus bilgisi burada belli oluyor; dış yapılar iç psikolojik durumları yansıtıyor. Filmdeki modernist setler o döneme göre çok ileride ve hâlâ etkileyici duruyor.

Müzik ve Ses Tasarımı

Heinz Roemheld’in derlediği skor inanılmaz etkili. Film boyunca neredeyse alakasız daha iyi olabilirdi azıcık daha özen gösterselermiş klasik müzik parçaları (Liszt, Tchaikovsky, Chopin, Bach, Beethoven, Schubert gibi) çalıyor bum .Ayin sahnelerinde org müziği ve dramatik parçalar gerilimi zirveye taşımış ama bi dracula seviyesi değil. Müzik Poelzig’in entelektüel ve rafine görünümünü pekiştirirken, aslında altında yatan karanlığı vurguluyor. Ses tasarımı da minimalist; diyaloglar teatral ama müzik ve sessizlik anları atmosferi boğuyor. Bu yaklaşım psikolojik korkuyu güçlendiriyor.

Temalar

Film savaşın yarattığı canavarları, ihanet ve intikam döngüsünü işliyor. Poelzig’in mezarlık üzerine kurduğu “modern” ev, eski yaraların üstünün örtülmeye çalışıldığını simgeliyor. Travma sonrası parçalanmış ruhlar, kader oyunu (satranç), psikolojik çöküş, modernitenin karanlık yüzü ve Avrupa’nın I. Dünya Savaşı yaraları ana temalar. Psikolojik korku alt türünün öncülerinden biri; korkuyu atmosfer, ses ve insan ruhunun karanlık yanıyla yaratıyor. Masum Amerikalı çiftin Avrupa kabusuna sürüklenmesi de kültürel bir yorum gibi.

Sonuç

The Black Cat, Universal korku sinemasının en karanlık ve en modernist örneklerinden biri. Kısa süresi, stilize görselliği, iki efsane oyuncunun kimyası ve kapalı mekân gerilimiyle hâlâ etkileyici duruyor. Bugün izlesen bile o final intikamı, satranç sahnesi ve Poelzig’in şeytani duruşu insanı düşündürüyor. Benim gibi FRP ve rol yapma seven biri için bu filmde bile bir “psikolojik masa oyunu” havası var: İki hasarlı karakterin yavaş yavaş çatışması, savaşın yarattığı canavarlar…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu