Masallardaki tematik kurgu ve örtük dilin sorgulanması ise, bu metinlerin yetişkinlere yönelik boyutuna işaret eder. İyilerin ve kötülerin bariz bir şekilde konumlandığı masal metinlerinden farklı olarak, fantastik anlatılarda karmaşık ruh dünyası ile bir çok açıdan meçhul olan insanın niyet ve yönelimleri doğrudan bir değerlendirme ile verilmez. Kimi zaman bir ironinin arkasına gizlenen, kimi zaman da tersinlenerek kurgulanan fantastik metinlerde, çok tanıdık gelen durumlara yüklenen özel anlamlarla hedeflenen eleştiriyi, okuyucunun sezmesi beklenir.
Metinlerinde, okuyucuyla bildirişim düzeyinde iletişim kurmayan ve anlamı doğrudan vermeyen yazarlardan biri olan Bilge Karasu‟nun, fantastik unsurlarla örülü öykülerinden oluşan kitabı Göçmüş Kediler Bahçesi, yazarın T.S. Halman‟dan alıntıladığı; “En doğru masal anlamadan korktuğumuzdur” cümlesiyle başlar. Korkularıyla yüzleşmeye çalışan insanın, çeşitli mekânlarda yaptığı seyahatlerin anlatıldığı öykülerde, fantastik ve masalsı unsurlar, yazarın anlamı perdelemesini kolaylaştırır. Söz gelimi, kitaptaki Avından El Alan başlıklı öykü, masal dinlemek isteyen bir çocuğun büyülü âlemlere gitme isteğini tatmin edebileceği gibi, psikanalitik bir duyarlılıkla metne yaklaşan bir yetişkin için de, tinsel anlamda yeniden doğuşu gerçekleştiren insanın aydınlanma serüvenini simgelerin diliyle anlatır. Çift anlamlılığı başlıktan itibaren kullanan yazar, birçok fantastik metinde olduğu gibi, ilk sıra dışılığı başlıkla sunar. Avından el almak, birinci anlamda kolunu balığa kaptıran öykü kahramanının balıktan kurtulmasını düşündürürken, metnin derin anlamlı yapısı içerisinde, av ve avcının yer değiştirdiği ruhsal büyüme sürecine gönderme yapılır. Öyküdeki dramatik aksiyon, balıkçının, zokayı yutmuş bir balığı oltadan ayırmaya çalışırken, kolunu balığın açık duran ağzına kaptırmasıyla başlar. Balıktan kurtulamayan balıkçı, onunla yaşamak zorunda kalır. Fakat, kendisinden başka kimse koluna yapışmış olan bu balığı göremez. Birlikte gittikleri bir kaya dibinde balık, ortadan çatlamaya başlayan kayanın açtığı yoldan girmesi için balıkçıya telkinde bulunur. Ancak, balıkçı hazır olmadığını söyleyerek bu teklife karşı çıkar:
“Balık, uyu gene‟ diyordu ona. Hazır değilim dediğin için giremedik karanlığın içine; ölümden korktun. Oysa ölümle bir araya gelmeden, acılar çekip parça parça olmadan, gönlün tazelenmez, yeniden doğamazsın.” (s.23)
Öyküde, ölmek ve yeniden doğmak eylemleri, bedensel bir durum değil, bir nevi insanın karanlık yönlerini ve egosunu öldürmesiyle ilişkili olarak yorumlanabilir. Tinsel olarak yeniden doğmak için ölmesi gereken balıkçı, simgesel anlamda yeniden doğuşa işaret eden, denizin çağrısına cevap vermedikçe gürültüler içinde kaybolan adını hatırlayamaz. Kişinin adını bulması, kendisi olma yolunda gerçekleştirdiği önemli bir adımdır. Balığa olan bağlılığını ve ondan ayrılamayacağını anladığı anda denizin dibindeki ölüm kayasına gitmeye hazır hisseder kendini. Bu andan itibaren balık, küçülüp kurumaya ve etleri yarılıp kokmaya başlar:
“Deniz, kendiliğinden gelen balıkçıya kucak açmış. Ölmeyen sevinin öldürücü olduğunu bilememiş bu zavallıya kim yol gösterecek şimdi, hazır olduğunu söylediği ölüme kim götürecek onu? Bu iş denize düşüyor. Orfinozun, balıkçıyı güçlü sandığı sürece sevmiş, güçsüzlüğünü –insanlar karşısındaki neyse de, kendi karşısındaki güçsüzlüğünü- gördüğü anda parçalanıp dağılmış olduğunu kim anlatacak balıkçıya?” (s.28)
Balıkçı, simgesel düzlemde, bilinçaltına yolculuk yapar. Analitik psikolojiye göre, kara güçlerinin farkında olan ve onlarla yüzleşmeye hazır olan kişi, bireyleşim süreci olarak adlandırılan bir deneyimi yaşamak zorundadır. Bu süreçten kazanımla dönen kişi, ruhsal bütünlüğünü sağlamış olacaktır. Öyküde, “öldüm, dirileceğim, her şeyi bilir olacağım” (s.25) diyen balıkçı, ölümü, yeniden doğuşu sağlayacak bir araç olarak görür ve aydınlanma anını yaşadığı zaman, ismini bularak, benliğinden yükselen sesleri duyurmayan gölge yönüyle yüzleşmiş olur. Anlatıcı, ava çıkan ancak avıyla iç içe geçmiş vaziyette dönen balıkçının, bilinçaltının karanlık koridorlarında okuyucuyu dolaştırabilmek için fantastik söylemin mecaz yüklü dilinden yararlanır.
Yazarlar, içinde yaşadığımız dünyayı ve bu dünyada karşılaştığımız insanları, neden fantastiğin alışılmış algı biçimlerine ters düşen, bulanık ve gizemli kılıkları içinde sunmayı tercih ederler? Fantastik anlatım biçimini cazip kılan nedir? Bu soruların cevap bulmasında özellikle psikanalitik bilimindeki ilerlemeler ve insanın bilinçaltını çözümleme çabaları da etkilidir. Sözgelimi, “rüya” yı metinlerine açar sözcük olarak yerleştiren Tanpınar, “rüya estetiği içinde kurmaya çalıştığı fantastik hikâyelerinde bilinç ötesini, psikanaliz kuramının anahtarlarıyla kurcalamaya çalışır.” (İnci 2005; 90) Soyutlamaya dayalı edebî metinler bizimle farklı bir gerçeklik düzleminde, çoğunlukla da örtük bir dille bağlantı kurarlar. Bu yüzden, yazar anlatmak istediklerini çoğu zaman bilinçli bir şekilde kullandığı gerçekdışı ve gizemli ayrıntıların arkasına gizler. Okuyucu bir yandan, gerçek hayatta görmeye alıştığı unsurların yanında, zaman ve mekân sınırlarını aşan, gerçeküstülüklerle donatılmış motifleri gördüğünde şaşırır, bir yandan da bu iki farklı varlık alanı arasındaki ilişkiyi çözmeye çalışır. Özellikle baskı ve sansürün edebiyata müdahil olduğu ortamlarda da, yazar fantastiğin örtük dilini, sansüre takılmadan düşüncelerini dolaylı yoldan aktarmak için kullanabilir. Geniş kitlelere hitap eden masalsı anlatım, yazarın düşünsel mesajlarını gizleyen bir araç olarak işlevini yerine getirir. Bu durumun en dikkate değer örneklerini bulabileceğimiz çalışmalardan biri de, Rus edebiyatından Saltıkov İçedrin‟in Büyüklere Masallar adlı kitabıdır. İçedrin, 1883-1886 yılları arasında yazdığı masallarda Çarlık Rusya‟sının sansüre dayalı tahakkümüne karşı hicivden yararlanarak bireysel protestosunu ortaya koyar. Bir çoğu, “bir varmış bir yokmuş”, “günlerden bir gün”, “bir zamanlar”, “ülkelerden birinde” gibi masalın formel girişleriyle başlayan metinlerde, toplumdan kopuk aydınları, ahlâkî yozlaşmayı ve toplumsal eleştirileri hiciv üslûbuyla ortaya koyar. Doğrudan bir mesaj vermeden, okuyucunun yorumuna bıraktığı çıkarımı metindeki kurgunun içine ustalıkla gizler. Rus edebiyatının önemli yergi yazarlarından biri olarak da kabul edilen İçedrin‟in, Bilge Kayabalığı başlıklı masalı, devrin aydın ve yönetici kesimini hedef alan, rüşvet ve hukuksuzluk gibi toplumsal problemlerin tersinlenerek mizahi bir formla sunulduğu metinlerden biridir. Çalkantılı dönemlerde toplumun ön saflarında yer almaları gereken aydınların, kendi fildişi kulelerine çekilerek sadece şahsî menfaat ve can güvenliklerini düşünmeleri, alegorik bir anlatımla kayabalığının avcılara yem olmamak için verdiği mücadele ile anlatılır. Sadece kendisinin girebileceği ve başka kimsenin sığmayacağı bir yuva yapan kayabalığı, gündüz dışarı çıkmadan, geceleri de uyumadan, yalnız başına titreyerek hayatta kalmaya çalışır. Balığın iç konuşmalarıyla verilen bölümlerde, masaldaki eleştiri de ortaya koyulur:
“Bütün hayatı gözünün önünde canlanmıştı birden. Hiç sevinç var mıydı şu hayatın içinde? Kime yararlı bir öğüt vermişti? Kime bir çift iyi bir söz söylemişti? Kimi barındırmış, ısıtmış, korumuştu? Varlığından kimin haberi olmuştu; yokluğunda kim anacaktı onu? (…) Yaşamış ve titremişti hepsi bu. Şimdi bile, ölümün burnunun dibine geldiği şu anda bile, nedenini kendisi de bilmeden titriyor, titriyormuş.(…) Şu aç gözlü ölüm ne zaman gelip de kesin olarak onun yararsız varlığına son verecek, kurtaracak onu kendisinden?” (s.41)
Kendisinden başka kimseye yararı dokunmayan ve sadece yaşadığı için şükreden kayabalığı, yozlaşan toplumun sözde aydınlarının masal dilindeki görüntüsüdür. Bu tip eleştirilerin yoğun olarak ele alındığı bazı masalları Çar‟ın sansürü sebebiyle yayımlanmayan İçedrin, hiciv mürekkebiyle dolu kalemini bu sansürü aşmak için kullanır.
Eserlerinde işlediği evrensel temalarla, dünya insanına önemli mesajlar veren yazarlardan birisi de şüphesiz Cengiz Aytmatov‟dur. Aytmatov‟un kalemini bu derece etkili kullanmasında bireysel trajedisine dayanan mevzuları ele alması büyük ölçüde etkilidir. Yazarın kurgulama tarzının karakteristik bir yönü olarak değerlendirebileceğimiz, destan, masal, efsane gibi metinlerden yararlanması, Aytmatov anlatılarına derinlikli ve evrensel bir mahiyet kazandırır. Kalemi sansürün tahakkümüne maruz kalan yazarlardan biri olan Aytmatov, bu engeli bertaraf edebilmek için, problem olarak ele aldığı konuyu, kurmaca metinler içine gizleyerek ya da fantastiğin büyülü diliyle dönüştürerek aktarır. Kassandra Damgası adlı romanı yazarın bu yaklaşımını görebileceğimiz metinlerden birisidir. Fütürolog olarak görev yapan Robert Bork ile kendisini uzaya sürgün eden ve uzay rahibi adını alan Rahip Filofey, romanda birinci derecede rol alan kişilerdir. Savaşın insanlığa getirdiği felaketler, silahlanma yarışının eleştirisi, siyasetin kirlenmesi gibi sosyal eleştirilerin yapıldığı romanda, uzay rahibi Filofey‟in ortaya attığı bir buluşla, romanın eleştirel yönünü besleyen farklı bir boyut açılır. Filofey‟e göre, anne rahmindeki embriyolar başlarına gelecek felaketleri önceden sezerek, bu sezgiyle taşıyıcı annenin alnına bir iz olarak görünen işaretler gönderirler. Uzaydan gönderilen özel bir ışın yardımıyla görülebilen bu leke, emriyonun dünyaya gelmek istemediğini ifade eder. Romandaki eleştirel boyut, emriyonun dünyadaki kötülükler sebebiyle doğmak istememesiyle ilgili tartışmalar üzerinde yoğunlaşır. Nitekim romanın yazılış amacı, okuyucuyu böyle bir kurgunun gerçek hayattaki düzen için geçerliğini sorgulamaya sevk etmektir. Eğer anne rahmine düştüğü ilk haftalarda insanın tercih hakkı olsaydı acaba bu dünyaya gelmek ister miydi? Dünyayı, gelecek nesiller için yaşanabilir bir yer kılmanın yolu nedir? Romandaki fantastik tasarımın arkasında, bu sorulara cevap bulmaya çalışan insanın, tehlikenin bilincinde olmayan insanlarla yaşadığı çatışma yatmaktadır.
Yetiştirme yurtlarında büyüyen ve kendisini Alman bir babanın attığı günah tohumu olarak niteleyen Filofey‟in uzaya gönüllü sürgününün sebeplerini anlattığı mektubu, metindeki bir başka fantastik tasarımı ortaya çıkarır. Anne ve babasını tanımayan bu “sürgün meduza, büyüyüp güçlendikçe evin dışına „bırakılmışlığını‟, „terk edilmişliğini‟ daha derinden kavrar ve topluma duyduğu derin kinle ondan öç almaya çalışır; X Fert Projesi gibi bir insanlık faciasına imza koyar.” (Korkmaz 2008; 157) İnsanı bilimsel olarak tasarlanmış kuluçka ortamlarında yetiştirilebilen bir canlı olarak gören bu proje ile Aytmatov, diğer romanları için de bir ortak tema olan ötekileşmeye göndermede bulunur:
“İnsanlar korkunç ve tuhaf bir hayat yaşasalar da daima, nesilden nesle mükemmelliği aramış; ataları gibi kendi ütopik fikirlerinin gerçekleşmesi için bir mucize beklemiş; her zaman kendilerinin bile olmasa, çocuklarının ve torunlarının bu mutluluğu yakalayacağına inanmışlardı. İksfertler ise bu tarih tekerini durdurmalı, babalığa, anneliğe son vermeli, bu yeryüzünde herkes için nesillerin tecrübesinin devamı olan her şeyi yok etmeli idiler. (…) Adem ve Havva‟dan sonra ikinci kez dünyadan anne ve baba kovuluyordu.(…) Onları sinsice ve yavaş yavaş, embriyonlara müdahale ederek ve yokluğa kovuyorlardı” (s.219-220)
Aytmatov, birbirinden bağımsız olaylar gibi görünse de, balinaların toplu intiharı, toplumsal ayaklanmalar, silahlanmanın artması ve savunulması gibi eylemleri Kassandra embriyonunun dünyaya gelmek istememesinin sebepleri olarak sunar. Romanın sonunda kullanılan mektup tekniği aracılığıyla Filofey‟in geçmişteki X-Fert Projesinin ayrıntıları veren yazar, böylece dünyadaki felaket silsilesinin sonucunda, teknolojinin insanlığın aleyhine olan durumlar için kullanılma tehlikesini gündeme getirerek, gelecek nesillerin simgesel anlamda birer X-Fert gibi kimliksiz ve kötülüğe odaklı insanlar olacakları uyarısında bulunur. Cengiz Aytmatov, bugünün insanına, fantastiğin etkili ve şaşırtıcı dilini kullanarak muhtemel bir gelecek tasarımının simgesel dille anlatımını yapar. Gerek İçedrin gerekse Aytmatov‟da gördüğümüz örnekler, fantastik söylemin yazara sağladığı özgürleşme imkanını da dikkatlerimize sunar. Büyüklere hitap eden masallar olarak nitelediğimiz bu tip metinlerde, yazar fantastik unsurları kullandığı ölçüde okuyucunun metni ciddiye almasını sağlar.
Fantastik anlatılardaki masal unsurlarının en yaygın görünümlerinden biri insanın, bir hayvana dönüşmesi ya da insanın dışındaki canlıların kişileştirilmesidir. Bu konuda akla gelen ilk örnek Kafka‟nın Dönüşüm romanındaki başkişi Gregor Samsa‟dır. Bir sabah uyandığında kendisinin bir böceğe dönüştüğünü gören Gregor Samsa karakteri ile Kafka, bir yandan okuyucunun gerçeklik sınırlarını zorlarken, diğer taraftan böyle bir dönüşümün kahramanın ve ailesinin hayatını nasıl etkilediği de eleştirel bir üslupla ortaya koyar. Dramatik aksiyon böceğin yaşam şekli ile değil, gerçekleşen dönüşümün etkileri ile şekillenir. Böylece metnin başında, karşılaştığı olağanüstü durumla şaşıran okuyucu, romanın ilerleyen bölümlerinde bu durumu kanıksar ve dönüşümün sebepleri üzerinde düşünerek, sonucunu görmeye odaklanır. Aynı düşünce pratiği edebiyatımızın özgün ve en başarılı ürünlerinden biri olan Dede Korkut Hikâyeleri‟nde geçen fantastik unsurlar için de söz konusudur. Örneğin, Yunan mitolojisinde de benzer bir figürle karşılanan Tepegöz hikâyesi, peri kızına zorla sahip olan kişinin ödemek zorunda olduğu bedeli kişi kılığında okuyucuya sunar. Hayal gücünün sınırlarını zorlayan bir yaratıkla temsil edilen bu ceza, “ontolojik anlamda birbirine götürülmesi mümkün olmayan varlık tabakaları arasındaki kategorial mesafe ilkesinin ihlali” (Korkmaz 1999; 260)ne karşılık verilir. Birinci düzlemde anlamlandırıldığında insanoğlunun korkunç bir canlıyı yenme ve ortadan kaldırma macerası anlatılırken, fantastik unsurların işlevleri göz önünde bulundurulduğunda Tepegözü doğuran ve yok eden sebepler ontolojik bir açıdan anlamlandırılabilir. Tecrit esasına göre oluşturulan itibarî âlemde kişiler kadrosu sadece insanlardan oluşmaz. Canlı ve cansız varlıklar da entrik kurgu içinde önemli roller üstlenirler. Masallarda da yarı insan, yarı hayvan ya da bitki şeklinde karşımıza çıkan sıra dışı canlıların yanı sıra, cin, peri, gulyabani gibi gerçeküstü vasıflara sahip kişiler kullanılır. Bu tip metinlerde, kişileştirilen canlı yahut nesnelerin yazar tarafından hangi amaçla anlatıya dahil edildikleri üzerinde durulmalıdır.
Nazlı Eray’ın Arzu Sapağında İnecek Var romanında, insan özellikleri taşıyan robotlar metne bilimkurgu havası verir. Fakat buradaki robotun işlevi sadece şeklî bir temsil değil, yazarın eleştirilerini somutlaştırmaya hizmet eden bir araç olmasıdır. Robot, yazarın ironiye başvurarak tektipleşen, yönetim tarafından ezilen, haklarını elde edemeyen pasif insanlara isim olur. Örneğin; kendisini devlet yapımı bir robot olarak tanımlayan Abidin, şikâyetlerini, tekdüze yaşam, içe kapanma, karamsarlık ve yaşama sevincini kaybetme olarak sıralar. Sağlık karnesindeki numarayı, seri numarası; doğum tarihini ise yapım tarihi olarak düşünür. Robotize olduğuna inanan Abidin, romandaki sosyal eleştirinin ironik figürüdür. Yazar, Abidin‟in şahsında eleştiri yapmakla kalmaz, onu da fantastik bir maceraya sürükler. Dünyadaki ezilenler sınıfının bir üyesi olan Abidin ancak, uzaya gittiği zaman sorunlarından kurtulur ve özgürlüğünü sonuna kadar yaşama fırsatı bulur.
Eray’ın romanında karşımıza çıkan bir başka masal unsuru, hayvana dönüşen insan figürünün kullanılmasıdır. Bu motif, hem bir masal unsuru olarak değerlendirilebilir hem de analitik psikoloji ışığında çözümlenebilir. Başkişinin, arkadaşı Mehmet‟le olan ilişkisinin ayrıntıları, onun bilinçaltının metne yansıdığı bölümlerde daha net bir şekilde anlaşılır. Bilinç düzeyinde sıradan bir arkadaşlık olarak görünen bu ilişki, “rüya ekranları ormanı” ve “Hatice‟nin sihirli aynası” aracılığıyla düşlerin içine gizlenmiş olarak açığa çıkar. Ayrıca, Nazlı’nın düşlerinde, Mehmet’in kaplana dönüşmesi, Nazlı’nın bilinçaltına ittiği cinsellikle ilgili duygularının tezahürü olarak yorumlanabilir. Masallarda ve fantastik metinlerde sık sık rastlanan hayvan motifleri özel anlamlar taşırlar. Nitekim; masallardaki hayvanlar olayın bilinçdışında olduğunu vurgulayan semboller” (Gezgin, 2007; 66) olarak yorumlanır.






