Son Haberler
Anasayfa » İncelemeler » Türk Kültüründe Vampir İnancı

Türk Kültüründe Vampir İnancı

Türk Kültüründe Vampir İnancı Üzerine İnceleme

                 Önceden yazmış olduğum “Vampir İnancı” adlı yazıda tam teferruatlı olarak olmasa da genel olarak vampir inancının dünyanın her yerinde çeşitli şekillerde görüldüğünden ve vampir imajının ve söylentilerin bir kaç nokta dışında kültürden kültüre farklılık gösterdiğinden bahsetmiştim.Biraz da olsa Türk kültüründe bu inancın izlerinden bahsetmiştim.Bu yazıda Türk kültüründe vampir inanışının diğer kültürlere göre nasıl farklılık gösterdiğini ve şaşırtıcı bir şekilde vampir ve cin imgeleminin nasıl birbirine benzediğinden bahsedeceğim.

               

                Genel Vampir İmajı

                Gün geçtikçe globalleşmekte olan dünyamızda artık yavaş yavaş insanların durumlara verdikleri tepki,aşk tanımları,ihtiyaçları ve inançları da televizyon,sinema ve internet aracılığıyla diğer insanlardan farksız hale gelmeye başladı.Nasıl ki bir Amerikalı gencinin “out going” terimi bir flört başlangıcıysa,”çıkmak” kelimesi de bir Türk genci için aynı anlama gelmeye başladı.Televizyon dizileri ve sinemanında etkileri yadsınamaz.Çinlisinden Kanadalısına milyonlarca insan Lost’la yatıp Lost’la kalktı,Frodo’nun yüzüğü yok ettiği sahnede aynı zafer duygusunu yaşadı.Ha birde kültür emperyalizmini unutmamak lazım:)

                Kültürlerde bu değişimden nasibini almakta.Bram Stoker’ın Dracula adlı romanının meşhur olamsıyla beraber her vampirin siyah pelerin kuşanıp,Transilvanya dağlarını mesken tutması fenomeni tüm dünyaya yayılmış ve her edebiyat vampiri (bilhassa Ravenloft serisinin ünlü Strahd von Zarovich’i gibi) bu özelliklere sahip olarak çıkmıştı.Vampir imajı efsane ve kültürlere göre değişiklik gösterirken sinema sayesinde genel bir imaja oturdu.Belli bir yıla kadar sinemadaki vampirler Max Schrek’in Nosferatu rolüne benzer bir şekilde uzun kollu,uzun boylu,gulyabani tipli olarak gösterilirken daha sonra gotik ve karizmatik olarak gösterildi.(Şimdi ki moda filinta misali,seksi ve metroseksüel Drakula imajı.)Dönemlerine göre vampir imajını değiştirdiği için Drakula vampirlerin efendisi sayıldı belkide kim bilir?(Kendi imajını yaratan Anne Rice’ın Lestat’ı hariç tabi…)

                Yalnız efsaneler ve söylenceler hatta yeni söylenceler vampir efsanelerinin temel noktalarının hala aynı kaldığını gösterdi.Bu çağda vampir söylencesi olur mu derseniz Romanya’da 2003 senesinde Petre Toma adlı kişinin vefat etmesine rağmen mezarından çıkarılarak kalbine kazık çakılması olayını ve Sırp diktatörü Miloseviç’in mezarına kazık çakılması olayını,gene 2003 yılında Malavi’de ortaya atılan vampir rahipler söylentisi üzerine ülkede çıkan isyanı incelemenizi söylerim.Günümüzde nasıl bir çoğumuz cinlerden çekinip onlardan “tersayak”,”üç harfli”,”333″ gibi lakaplarla bahsediyorsak,bugün pek çok yerde vampir yerine “şey”,”ne olduğunu bilirsin sen”, gibi adlarla anıldığı bilinir.(Şimdi cinlerle vampirlerin ne alakası var diyebilirsiniz ama çok alakası olduğunu yazıyı okudukça göreceksiniz.)

                Bu efsanelerde ortak noktalar şunlardır:

                1-Ölünün dirilip canlıların kanını içmek istemesi,

                2-Mezarları açıldığında cesetlerinin çürümemiş olması ve kanlarının pıhtılaşmamış olması,

                3-Dirilenlerin katiller,intihar edenler ve vahşi bir şekilde katledinlerden olması,yada Türk inançlarında görüldüğü üzere mezarlarının üzerinden hayvan atlaması veya uçması.(Konuyla ilgili olarak Dudley Wright’ın “Vampires and Vampirism” adlı eseri incelenebilir.)

                Genel imaj budur ama kültürlere göre faklılık gösteren inanışlar vardır.Misal Arnavutluk’ta vampir olduğuna inanılan kişinin kafası kesilerek bacaklarının arasına konulur ama Bulgaristan’da kalp yerinden çıkarılıp haşlanılır.Doğu Avrupa’nın köylerinden,Afrika’nın yarı ilkel ülkelerine bu inanış farklı boyutlarda görülebiliyorsa Türk İnanışlarında neden görülmesin?

               

                Türk Korku Edebiyatı ve Sinemasında Vampir Olmaz Önyargısı

               

                Türkiye’de amatör olarak korku edebiyatıyla uğraşan herkezin ve Türk korku sineması için senaryo çiziktiren herkezin konuyla ilgili en büyük önyargılarından birisidir bu.Bu konularla uğraşan çoğu kişinin tutkusu olmuştur vampirler.Ama “Türk korkusunda vampir olmaz.” önyargısı öyle bir nüksetmiştir ki herkeze el mecbur Türk Korku Edebiyatı maalesef Kont Drakula,Lord Ruthwen,Lestat misali Hunaşamzade İshak Paşa’lardan,Hunhari Celil Bey’lerden yoksun kalmıştır.

                “Musallat” adlı yerli yapım korku filminin başrol oyuncularından Biğkem Karavus’un bir röportajında “cin temalı etkileyici bir korku filmi çektik. Sonuçta Türkiye’de tutup da vampir konulu bir filmi çekemezsiniz. Çünkü bizim kültürümüzde yok.” demesi bu konudaki genel önyargıyı gösterir.

                Aslında Türk kültür ve inançları hakkında biraz da bilgisizlikten kaynaklanır bu önyargı.Batılıların konuyla ilgili yığınla folklor kitapları mevcutken bizde bir hortlak,bir cadı hiç yoktan Cadıcılık üzerine yazılmış kitap yoktur.Sadece bazı kitaplarda bahsedilir.Bu konuların fazla araştırılmaması sonucu bugün korku edebiyat ve sinemamız vampirlerden daha doğrusu hortlaklar ve cadılardan yoksun olsa bile elbet yakın zamanda bu konular hakkında ki araştırmaların artması yahut yazarların kendi kendilerine araştırması sayesinde “Van Helsing Drakula’ya karşı” misali beyaz perdede “Cadıcıoğlu Kazıklı Vlad’a Karşı” türevi filmlerin görülebilmesi mümkündür.

                Bu önyargıya ilk darbeyi indirmek adına Türk kültür ve inançlarına,bunlardaki vampir imgelemine geçebiliriz.

               

                Türk Kültürü,İnanışları ve Doğa Üstü Varlıklar

                Türk kültür ve inanışları ilkokul’dan üniversiteye neredeyse aynı şekilde öğretildiğinden ve üzerinde yapılan araştırmalar fazla dikkate alınmadığından hakkında pek fazla şey bilinmeyen bilinenlerinde hatalı olabileceği bir konudur.Üzerinde fazla durulmaz.Neye inandıkları belli olmayan şamanlardan,750 yılında topluca İslamiyete geçişten başka pek bilgi yoktur.Çoğu kitapta ne Göktanrı Kültü,ne Şamanizm,ne Atalar kültü nede İslamiyete geçiş süreciyle ilgili yeterli ve doyurucu bilgi bulunmaz.Ancak akademik yayınlar takip edildiğinde bu konular üzerine sarih doyurucu bilgiler bulunabilir.

                Türkler tarih boyunca karşılaştıkları her din ve inanıştan etkilenmişlerdir.Bu doğaldır her topluluğun başına gelmiştir ancak konunun farklı bir boyutu vardır.

                               …”Türkler doğaüstü güce sahip olduklarına ya da tanrıyla ilişkili olduklarına inandıkları her şeye karşı doğuştan saygılıydılar ve bunlardan çekinirlerdi…Türklerin dinle ilgili her şeye karşı büyük bir merakları olmuştur.İslamiyette yollarını bulmadan önce birbiri ardınca dünyanın üm dinlerini kabul etmişlerdir.Müslüman olduktan sonra bile,önce önce ki kadar sık olmamakla birlikte,diğer dinsel inançlara ilgi göstermeyi sürdürmüşlerdir.”…                                                                                                                                                                      (Roux.J Paul,”Türklerin Tarihi”,Kabalcı Yayınları,İstanbul-Şubat/2007,s:44-45)

                Buna rağmen genel olarak baktığımız zaman Türk kültür tarihinde genele hakim olan dinlere baktığımız zaman şu evreleri görmekteyiz.

                1-)Animistik İnanç Evresi(Doğa güçlerine inanış ve buna bağlı olarak atalar kültü)

                2-)Şamanistik İnanç Evresi(Şamanilik Göktanrı kültü zamanında bile var olmuştur.)

                3-)Göktanrı İnancı Evresi

                4-)İslamiyet Evresi

                Dikkat edilirse Türk kültüründe dinlerin ve inanışların ortaya çıkması ve evrilişi dünyadaki tüm din ve inanışların evrilmesiyle aynı sırayı takip eder.İlk evrede doğayı bir güç olarak kabul edip ona saygı duyulduğunu görüyoruz.Animistik inanç evresinde Türkler doğa güçlerinden çekinerek ona saygı duymuşlar.Ardından doğanın bir parçası olduğunun kavranmasıyla birlikte atalar kültü yani ölen ruhların doğaya karışarak kutsiyet kazanması inanışı çıkmış ve ardından bu güçleri tabiri caizse “evcilleştirip” kontrol altına alma istenci şamanizmi ortaya çıkarmıştır.Daha sonra doğal düzen ve intizam sebebiyle tüm bu ruhların üstünde tek bir yaratıcı ve büyük güç kabul etmişler ve ortaya Göktanrı kültü çıkmış ve yaratıcıyla aralarında bağlantı kurduğuna inanılan şamanlık müessesi ayakta kalmıştır.Son olarakta İslamiyetin yayılışı sırasında genel olarak Reha Çamuroğlu’nun “Tarih,Heterodoksi ve Babailer” adlı kitabında belirttiği gibi  başka güçlü kabilelerin tanrılarını redd edip tek ve her şeye gücü yeten Allah inancına,İslamiyete geçmişlerdir.Lakin bu geçiş 750 yılında bir anda değil 600’lü yılların ikinci yarısından,1300’lü yılların başına kadar bir süreci izlemiştir.Bu inanışların ve nasıl kabul edildiklerine ve hakim oldukları dönemde hangi doğaüstü varlığa inandıklarına kısaca bir göz atalım.

                Animizm:…”insanların can(arapçada ki “cin” ile aynı manaya gelir) yada ruh taşıdığı,hayvanların,bitkilerin ve cansız dediğimiz nesnelerin ruh taşıdığı,hayvanların,bitkilerin ve cansız dediğimiz nesnelerin ruhları olduğu ve insanın rüya ve vizyonlar aracılığıyla bu ruhlarla ilişki kurabileceğine inanmak anlamındadır…”(Crow,W.B”Büyünün,Cadılığın ve Okültizmin Tarihi”,Dharma Yayınları,Şubat 2006-İstanbul,s:25)

                …”Eski Türkler tabiatta bir takım gizli kuvvetlerin varlığına inanıyorlardı:Dağ,tepe,kaya,vadi,ırmak,su kaynağı,mağara(Mağara kültü:Tabgaçlarda “tun-huang”,Gök-Türklerde “ata mağarası”,Uygurlarda “menşe efsanesi”,Bulgarlarda “Madara”)ağaç,orman,volkanik göl,deniz,demir,kılıç(kılıç üzerine yemin v.s) ve bunlar aynı zamanda birer ruh idiler.Ayrıca Güneş,Ay,yıldız,yıldırım,gök gürültüsü,şimşek gibi ruh tanrılar tasavvur edilmişti.Ruhlar iyilik seven,fenalık getiren olmak üzere iki gruba ayrılıyordu…”(Kafesoğlu,İbrahim”Türk Milli Kültürü”,Ötüken Yayınları,Eylül-2005/Ankara,s:302)

                …”Ötüken ormanlarının (Ötüken Yış) Göktürkler ve Uygurlar devrinde bütün Türklerce mukades sayıldığını biliyoruz.Orman kültü ilkel toplulukların orman mahsülleriyle ve avcılıkla geçindikleri devrin hatırasıdır.Ziraatçı ve geniş bozkırlarda çobanlık ile geçinen uluslarda orman kültü eski önemini kaybetmiş,orman tanrıları da kötü ruhlar sayılmıştır…Orman ruhlarınaher avcı kurban sunabilir,kamın aracılığına ihtiyacı yoktur.Buna bakılırsa orman kültünün çok iptidai bir devrin,kamların daha bulunmadığı çağın kalıntısı olduğuna hükmetmek icab eder.”(İnan.Abdülkadir,”Tarihte ve Bugün Şamanizm”,Ankara 1986,s62-64)

                Bu inanca bağlı olarak Atalar Kültü ise ölmüş ataların ve ölülerin kutsallaştırılması hatta yarı-tanrı seviyesine çıkarılmısıdır.Eski Türklerde bu inanç öylesine kuvvetlidir ki mezarları yağmalandığı için Atilla Bizans üzerine yürümüştür.Bu inanç günümüzde de ölüye saygı olarak yaşar.Misal Vahabi İslamında mezarın kutsallığı anlayışı yokken Anadolu İslamında mezarlık yanından geçilirken bu kültten kalma olarak kötü ruhların şerrinden korunmak için dua okunması gerektiğine inanılır,bayramlarda mezar ziyaret edilir,mezarlığa abdestsiz girilmez v.s

                Şamanistik İnanç evresi ise bu doğal güçlerin kontrol altına alınma istenciyle ortaya çıkmıştır.Anizime benzer bu açıdan ama bazı farklılıkları vardır.

                …”Bu kabilelerin bazılarında egzogamik(eşini başka klandan seçme) klan düzeni vardır,diğerlerinde klan düzeni pek gelişmemiştir.ancak tümü toplum içerisinde özel bir sınıf olduğunu kabul eder.Bu özel grubun üyesi erkek yada kadın olabilir ve kendisine şaman denir.Sözcük Tunguz kökenlidir ve Rusya üzerinde bize ulaşmıştır.Şaman ruhlar dünyasıyla kolayca iletişime geçer,ancak bilinen türde bir medyumdan farklı olarak,ruhlar üzerinde olağanüstü bir denetimi vardır;ruhların çoğu ona bağlıdır ve isteklerini yerine getirir.”..(Crow,W.B”Büyünün,Cadılığın ve Okültizmin Tarihi”,Dharma Yayınları,Şubat 2006-İstanbul,s:30)

                …”Eski Türk inancının Şamanlık olduğu kanaati geçen asrın 2.yarısında Orta Asya Türkleri arasında yapılan araştırmalar neticesinde iyice yerleşmiştir…Ancak buralarda dünyanın ve insanın yaratılışı ile ilgili rivayetlerden hiç biri Türklerin kendi düşünce mahsulleri olmayıp,çeşitli dinlerden gelen tesirlerin birbirlerine karışmasından meydana çıkmış tasavvurlar örgüsüdür.Mesela rivayetlerde zikredilen özel isimler birkaçı dışında,hepsi yabancıdır.Kuday,Kurbustan,Körmös,Maytere,Mangdaşire,Burkan,Matmas v.b…”(Kafesoğlu,İbrahim”Türk Milli Kültürü”,Ötüken Yayınları,Eylül-2005/Ankara,s:300)

                Şamanilikte tek tanrı anlayışı yoktur.Gökte oturan İyilikçi Tanrıya Ülgen adı verilir.Yer altında yaşayan Kötülükçü Tanrıya Erlig denir.(Karay,Kara Han,Körmös,Albız’da denir)Ülgene tapan ve iyi ruhlarla konuşup göklerde gezinen şamanlara “Ak Kam” adı verilir.Erlige tapıp,kötü ruhlarla konuşup yer altında gezinen şamanlara ise “Kara Kam”.

                Daha sonraları insanlar doğal düzenin farkına varmaya başlamasıyla tek bir yaratıcı güç tasavvur etmişler.Tüm dünyayı saran kaplayan bir güç.Yuvarlak,bir tekerleği andıran gökyüzüne tekerlekten gelme”Tengri(Tenger,Teker) adını verip ona inanmaya başlamışlar.Bu kez Ülgen ve Erlig melek misali yarı tanrılar olarak add edilmiş ve şamanlar doğa gücüyle insanlar arasında bir bağlantı kurmaya devam etmişlerdir.İslamiyetin bölgeye gelmesiyle beraber siyasi,ekonomik ve sosyokültürel sebeplerden dolayı İslamlaşma sürecine girmişler ve 1300lere gelindiğinde hemen hemen İslamlaşmamış Türk topluluğu(Sibirya ve Kırgızistan hariç) kalmamıştı.

                Genele hakim olsada Türkler çeşitli din ve inanışlara inanıyorlar.Hristiyanlığı benimsiyorlar(Kumanlar,Peçenekler),Musevi oluyorlar(Hazarlar,Karaimler),Budizm,Taoizm,Lamaizm gibi uzak doğu dinlerine meyl ediyorlar.Karşılaştıkları her kültürü etkiliyorlar ve o kültürdende etkileniyorlar.Daha Orta Asya bozkırlarında tabiattaki “görünmez güçler” inancı,albızları ortaya çıkarıyor.Yaşamında huzursuzluk yaratanın,yatağında ölenin ruhunun cesetten çıkmayıp kötü ruh(yani albız)haline gelip hortlayacaklarına inanıyorlar.Hortlamak kelimesinin kökü “hort”.Ne manaya geldiği bilinmiyor ama asırladan beridiri kullanılıyor.Birde Türkçeye Fars kültüründen girmiş olan “Caduk” diye anılan cadı inancı var tabi.Cadı inancının bir tür doğal güçlere tapınmak oluşu nedeniyle kadın şamanların inanışlara yansıyışıdır.

                Genel inanışlara (İslamiyet,Musevilik,Hristiyanlık) ve parapsikoloji bilimine göre insanlar ve cinler adlı iki türden bahsedilir.Bize masalsı gelen cinlerin hala efsanemi yoksa daha farklı bir boyutta ve gerçeklikte yaşayan bedensiz bir varlık türü mü olduğu araştırılmakta.Ancak istihbarat servislerinin “metafizik istihbarat” alanında yararlandığı iddaları ve foton enerjisinin ortaya çıkışıyla insanların bedensiz ve zihin hızıyla hareket eden,cinleri ise insan misali görünür olması iddaları var.Ama bu başka bir konu.

                İnsanların doğaüstü varlık inancı temelinde işte bu doğal güçler bizim deyimimizle “cin” inancı yatıyor.İnsana alternatif bir varlık olduğuna inanılan cinlerin doğru bir terimle “doğal güçlerin” kültürden kültüre çeşitli şekillerde varolduğunu görüyoruz.Romalılar bunlar “genius”,Yunanlılar “daemonus” adlarını verdiler.Her kültürde değişik isimler alan bu varlıklardan biriside şaşırtıcı gelsede vampir.Dikkat edilirse Kilise kayıtlarında “iblis” olarak anılan vampir inancı cin inancıyla ilişkili.

                Türk inançlarında hortlak ve cadı ile ilgili çok kıt bilgiler vardır.Ama elde ki mevcut bilgilerde de şaşırtıcı şeyler vardır.Prof.Pertev Naili Boratav diyor ki:(bkz.:Scognamillo.G”İstanbul Gizemleri”,Bilge Karınca Yayınları,İstanbul-2006,s:27-28)”Cadılar hortlayan ölülerdir.Onlar üzerinede pek çok hikayeler anlatılır.(Maalesef bu hikayelerin hiç biri kayıda geçirilmemiş yada geçirilse bile kaybolmuştur.)Çokluk kadınların cadı olduğuna inanılır,cadı-karı sözü bu inanıştan gelmeli.Ama erkeklerden de cadılaşanların bulunduğuna tanık belgeler vardır.Türk geleneğindeki cadı,aşağı yukarı,Batı inanışlarındaki “vampire”ı karşılar.Cadılar mezarlardaki taze ölüleri çıkarıp ciğerlerini yerlermiş.Bir Rumeli anlatmasından öğrendiğimize göre eskiden cadıları zararsız hale sokan uzman “cadıcılar” olurmuş.Cadılar üzerine inanış ve hikayeler,Anadolu’dan çok İstanbul ve Rumeli bölgesinde yaygın olsa gerek.”

                Bu paragraf konuyla ilgili bilgi vermekten öte insanın aklında başka sorularıda getiriyor.”Ama erkeklerden de cadılaşanların bulunduğuna tanık belgeler vardır.” cümlesi apayrı bir merak konusudur.Tanık belgeler kelimesinden pek çok anlam çıkabilir.Burdaki tanık belge insanlarsa eğer bunlar porfiria hastalarının öldürülmesine tanık olan kişiler mi?Belgeden kasıt yazılı belge ise bir batıl inanış neden belgeye geçirilsin?(Tırnava cadıları olayını bundan hariç tutmalıyız zira siyasi nedenlerle dönemin yönetimi tarafından uydurulmuş bir hikayedir.)Dahası da var.Bu uzman cadıcı denen kişiler hakkında ise ne bir kitap nede bir makale var.Folklor araştırmaları yetersiz kaldığı için ve artık masalların anlatıldığı zamanda geçtiğinden maalesef bu konu hakkında yeterli bilgiye ulaşılamıyor.Misal bugün elinize kağıt kalem alıp Trakya köylerini dolaşıp “Dayı/nene bildiğin bir hortlak öyküsü var mı?” dediğinizde ters yanıtlar alacağınız aşikardır.ama buna rağmen hala araştırılmadığı için bulunmamış belgeler olabilir.Yabancı kaynaklar bu açıdan zengin sayılsada acaba kaçı doğru dürüst Cadıcılar hakkında bilgi verebilir?

                Türk Kültüründe Vampir İmgelemi

                Türk kültüründe doğrudan olmasada dolaylı yoldan anlatılarda tipik vampir söylencelerinden izler taşıdığı aşikar.Türk İnançlarında pek çok canavar ve düşsel yaratık var.Bunların bir çoğu Şamaist dönemden,bir çoğu Arap ve Bizans kültüründen kalma inanışların eseridir.Bu yaratıkalr içerisinde vampir efsaneleriyle benzeşenleri vardır.Misal Şamanlıktan kalam bugün dünya üzerindeki hemen hemen her Türk topluluğunda görülen Alkarısı inancı vardır.Alkarısı tasvirine dikkat edildiğinde Nosferatumsu bir tasvir göze çarpar:…”Dış görünümü genelde albastı gibi cezbedici değildir. Uzun boylu, uzun parmaklı ve uzun tırnaklıdır. Çok çirkin ve iğrenç bir suratı vardır. Bedeni yağlı, uzun ve siyah saçlıdır. Saçları, aynı zamanda darmadağınıktır ve kocaman bir başa sahiptir. Dişleri at dişi gibi iri ve seyrek, ayakları ise terstir. Lohusaların ve yeni doğan çocukların ciğerlerini yiyerek beslenirler. Daha çok kırmızı elbise giyerler; su başında ve ağaçlık yerlerde yaşarlar…”

                Enteresan olan ise Alkarısını kovma yöntemleridir…”Alkarısının varlığına inanılan her yerde, korunmak için de değişik çarelere başvurulmuştur. Kars’ta, özellikle geceleri, lohusa hanımı yalnız bırakmazlar, (Dracula romanında Lucy’nin başında nöbet tuttuklarını hatırlayın)geceleri ışığı sürekli yakarlar, hasta yalnız kaldığı zamanlarda ise, ağzına sakız vererek onun uyumasına engel olurlar. Elazığ’da lohusanın başucuna su, süpürge ve Kuran konur, yakasına iğne türü bir şey takılır ve yanında sürekli bir erkek (eşi veya yakın akrabalarından bir erkek) bekler.(Drakula romanında Lucy’nin başında Seward’ın nöbet beklemesi) Elazığ’ın bazı bölgelerinde ise kadının başına soğan, demir çubuk ve Kuran konur. Andolu’nun birçok bölgesinde lohusanın başına beyaz yaşmak ve kırmızı tül bağlarlar. Kırmızı altın takarlar ve hastaya kırmızı şeker hediye ederler. Çünkü, alkarısının kırmızı rengi hiç sevmediğine inanılır. Manisa’nın Karacaoğlanlı köyünde, kapının ağzına kazma kürek konulmaktadır. Bir şişin üzerine, elma, portakal, üzerlik, çörek otu ve mavi boncuk, kırmızı bir kordelayla bağlanıp, lohusanın başına bırakılır. (Cadıcıların cadıyı yoketmek için yaptıkları şiş ritüeli)Çukurova bölgesinde de benzer tedbirler alınır. Çocuğun veya lohusanın yastığının altına soğan, ayna, tarak, ekmek, bıçak, hamayli koyarlar, yüzünü kırmızı bir örtü ile kapatıp, yatağına da bir iğne takarlar. Ayrıcı lohusanın bulunduğu yerdeki bütün suların ağzını kapatırlar. Çünkü, al karısı, bazen de kuş şeklinde gelip, suya boncuk atar ve o esnada çocuk ölür.”…

                Alkarısının musallat olma şekilleride vampir söylenceleriyle ilginç benzerlikler taşır…”Bu tedbirler alınmadığı takdirde, alkarısının lohusanın yanına gelerek, onu rahatsız edeceğine inanılır. Bu durum bölgelere göre, hibilik (Malatya), kekoz (Elazığ), pispatik, karakura, kuşboğması vs. gibi isimlerle anılır. Alkarısı lohusanın yanına değişik suretlerle gelebilmektedir. Bazen yakın bir akrabanın kılığında, bazen çirkin bir kadın görünümünde, bazen de kedi, köpek, keçi, kelle, vs. gibi şekillerde görünür.(Vampirlerin türlü kılığa girebilmeleriyle ilgili söylenceler) Alkarısı daha kapıdan içeriye girer girmez lohusanın üzerine bir ağırlık çöker. Hasta o anda aniden kalkıp dua okursa alkarısı kaçar. Ama, hiçbir şey yapmazsa, bağırmak istediği halde bağıramaz, ve alkarısına yenik düşerse de, ya ölür ya da büyük bir hastalığa maruz kalır.Lohusalara musallat olan alkarılarının yanısıra, erkeklere, genç kızlara ve atlara gelen alkarıları da vardır. Çukurova’daki inançlara göre, kim şalvar ını veya siyah renkteki herhangi bir kıyafetini yastığının altına koyup yatarsa onu albasar. Çünkü alkarısı siyahı sever. Genç kızlara musallat olan alkarısına “albıs” adı verilir.(Albız eski Türklerdeki kötü ruhlara/cinlere verilen addır.) Albıs evlenmemiş bir kızdan türemiştir. Kıskançlığı sebebiyle, genç kızların yanına giderek onların hastalanmasına sebep olur. Alkarısı aynı zamanda ahıra giderek, atı yorar ve yelelerini örerek kaybolur. Hayvanın asabileşmesine sebep olur. Bekar erkeklere dadanan alkarısı ise, sarışın ve güzel bir kadın simasındadır. Erkekleri kendine cezbettikten sonra, ciğerlerini sökerek öldürür ve ciğerlerini derede yıkayıp yer.”(Vampir söylencelerindeki baştan çıkarma temasını ve Succubus inancını çağrıştırıyor.)Genç kızları da albastığını belirtmiştik. Bu durum özellikle sevmediği bir kişiyle nişanlanan genç kızların başına gelir. Albastı geceleri sevmediği nişanlısının suretinde genç kızın yanında görünür. Genç kıza bir ağırlık çöker, bağırmak ister ama hiç sesi çıkmaz, elleriyle hiçbiryeri kavrayamaz. Adam olduğundan daha iridir, öyle ki upuzun kolları vardır, her bir tırnağı 25-30 cm. boyundadır. Adam kızı parçalayarak öldürmek ister. Neticede, bu kız nişanlısından ayrılır, fakat albasması hemen sona ermez. Albastı kızı zorla götürmek ister. Kız, uyandığında, kendisini çok yorgun ve halsiz hisseder.(Vampir söylencelerindeki vampirin kurbanının kanını kaybetmesinden sonraki halini çağrıştırıyor.)

                Cadı inancının batıdaki cadı inancıyla farklı olarak görülse bile her iki kültürdede doğal güçlere tapınma kültlerinden çıkışı nedeniyle birbirine benzemesi olayı vardır.Batı’da cadı “doğa tanrıçası Artemis”kültünden gelmedir.Doğu’da ise kadın şamanlardan gelme saçı başı dağınık,kocakarı misali bir inanç görülür.Çarşamba karısı inanışına bakarsak:…”Çarşamba gecesi işe başlanırsa, kızan ve o eve kötülük yapan kötücül çirkin bir kadın olarak tanımlanan Çarşamba Karısı, gelip -genelde- evin çocuğunu kaçırır. Yine anadolu inançlarında haftanın belirli bir günü, yarım kalan işlerin olduğu evlere gelerek işleri karıştıran, insanlara kötülük yapan dişi varlık olarak tanımlanır.”..

                Bu tür bilgiler özel bir arama-taramayı gerektirse de göz önünde bulunan ama incelenmemiş bilgilerde vardır.Mesela Dede Korkut Kitabında bu inancın yansımasına rastlanılır.Tam olarak hangi yüzyılda yazıldığı bilinmeyen ve bilinen nüshalarından birinin Dresden kütüphanesinde ötekinin Vatikan kütüphanesinde bulunduğu,hemen herkezin okul sıralarında okuduğu Dede Korkut hikayelerinden birisi olan “Basat’ın Tepegöz’ü Öldürdüğü Destan”da bir periyle çobanın birleşmesinden Tepegöz adlı yaratık doğar.Tepegöz’ün beslenme biçimi hortlak inancını andırmaktadır.Destanda Tepegöz daha bebekken bir emişte cadının sütünü,ikincide kanını üçüncüde canını alır.

                Türk destanı sayılmasada eski Türklerle İranlıların savaşlarını anlatan Firdevsi tarafından yazılıp Gazneli Sultanı Mahmut’a sunulan dünyaca ünlü Şehname adlı eserde kanla beslenme ve vampirin ısırdığı kişinin karanlıpa dönüşmesi motifleri vardır.Doğrudan değilse bile dolaylı yoldan eski İran hükümdarlarından Dahhak için 1000 yıl yaşayıp saltanat sürdüğünden bahsedilir.Destanda kan içmeyi ve kötülüğü öven Dahhak için vampir ve hortlak inancıyla şaşırtıcı derecede benzeşir.

                               “…O,bunlara kötü huylar aşıaldı;hilekarlık,sihirbazlık öğretti.Çünkü;kötülük öğretmekten,öldürmekten,yağmacılıktan ve yakmaktan başka bir şey bilmezdi…”(Firdevsi,Şehname,Hürriyet Yayınları,Aralık-1974,s:46)

                Dahhak’ın kanla ilgili zorunlu ihtiyacının başlangıcı ise vampir efsaneleriyle örtüşmektedir.

                “…Onu (Dahhak’ı) cesur yapmak için,aslan gibi,kanla besledi.”(a.g.e,S:40)

                Dahhak’ın kan tutkusunun sebebi ise Şeytan’ın insan ırkını ortadan kaldırmak için Dahhak’a ahçı kılığında görünür ve onu etle,kanla besler.Dahhak bu yemeklerin hoşnutluğu karşısında Şeytan sorar:

                “…Ey iyi ahlaklı güzel insan;dile benden ne dilersen!” dedi….Ahçı:”Senden yalnız bir dileğim var…O da senin iki omzunu öpmek ve onlara yüzümü,gözümü sürmektir!” dedi…Şeytan onu kendi karısı gibi kucaklayıp omuzlarından öptü…Bunun üzerine,Dahhak’ın iki omzudan iki karayılan çıktı…Şeytan bir hekim kıyafetine girdi…”Ona:..Bu yılanlar orada kaldıkça sen onları bırak,sakın kesme!Yiyecek vermek suretiyle onları yatıştır,azdırma.Bundan başka yapılacak çare yoktur.Sen onlara insan beyninden başka bir şey yedirme.Belki onu yiyerek ölüler.(Burda beyinden kasıt kafalarından akan kan veya kan pıhtısı olabilir.)Bak şu kafir şeytana!Böyle hareketleriyle,bu sözleriyle neler yapmak isted:Bundan maksadı,böyle gizlice bir tdbir kurup,dünyayı insanlardan temizlemekti…”(a.g.e,S:42-43)

                Eserin bazı bölümlerinde Dahhak hakkında “Cadılara tapan Dahhak” ve “Cadı Dahhak” (a.g.e,S:56) tabirleri geçer ki Fars kültüründeki cadı inancını yansıtır.

                Sonuç

                Bugün Türk korku edebiyatında yeni gelişmeler olmada,yeni eserler yeni yazarlar ortaya çıkmada.Dahası artık Türk korku edebiyatı emekleme dönemini geride bırakmakta.Türk korku sineması ise edebiyatla aynı hzıda seyretmesede filmler arttıkça sinemada yapılacaklar ve yapılmayacaklar ortaya çıkmakta.Bu noktada korku edebiyatının Türkiyede nasıl yerleşeceği sorusunada cevap veriyor.Yerel malzemeden faydalanmak.Taklitten öteye geçemeyen modern Türk edebiyatının ilk örnekleriyle,kendi özünü ve orjinalliğini yakalamış daha sonraki örnekleri hatırlayın.Türk korku edebiyatı ve sineması orjinalliği yakaladığı zaman(ki bu şimdiden bir kaç eser ve yazarla başlamış sayılabilir) ülkemizde de yerleşmiş olacak ve belki de dünyaca ünlü King,Stoker,Barker misali korku yazarları ortaya çıkacaktır

               

Kaynakça:

Crow,W.B”Büyünün,Cadılığın ve Okültizmin Tarihi”,Dharma Yayınları,Şubat 2006-İstanbul

Roux.J Paul,”Türklerin Tarihi”,Kabalcı Yayınları,İstanbul-Şubat/2007

Kafesoğlu,İbrahim “Türk Milli Kültürü”,Ötüken Yayınları,Eylül-2005/Ankara

Scognamillo.G “İstanbul Gizemleri”,Bilge Karınca Yayınları,İstanbul-2006

Anadol,Cemal “Büyü”,Bilge Karınca Yayınları,İstanbul-2006

Scognamillo,G-Arslan,A “Doğu Batı Kaynaklarına Göre Cinler”,Karizma Yayınları,İstanbul-Mart 2003

Bedreddin Muhammed bin Abdillah eş Şibli,çev:Muhammet Ferşad “Esrar-ı Can”(Cinlerin Esrarı),Ferşad Yayınevi,İst-Beyazıt 1974

İnan.Abdülkadir,”Tarihte ve Bugün Şamanizm”,Ankara 1986

Çamuroğlu,R “Tarih,Heterodoksi ve Babailer”,Kapı Yayınları,İstanbul-2005

Firdevsi,”Şehname”,Hürriyet Yayınları,Aralık-1974,İstanbul

Ekiz.O.N,”Dede Korkut Hikayeleri”,Engin Yayınevi,1997-İstanbul

          Mehmet Berk “Wyern” Yaltırık

El Değmemiş Lilith
Bir Ölüm Şövalyesi - Lord Loren Soth