Son Haberler
Anasayfa » İncelemeler » Anatolya Efsaneleri İncelemesi

Anatolya Efsaneleri İncelemesi

anatolya-efsaneleri-inceleme-banner

Her ne kadar dünyada fantastik kurgunun yeri sağlam olsa da ülkemizde edebiyatın bu dalı Türk yazarları açısından henüz istenilen düzeye erişebilmiş değil. Bunun genel sebebi Türk yazarlarımızın da Batı Edebiyatı’nın oluşturduğu fantazyaya yönelmesidir. Kendi kültürel değerlerimiz, kendi mitlerimiz hep arka plana atılıyor. Bir internet sitesinde dolaşırken rast geldiğim Serhan Vural’ın “Anatolya Efsaneleri: Gümüş Roya ve Yazgı Tacı” adlı kitabı, bu bilinen fantazyadan çok ayrı, çok daha özgün bir yapıya sahip. Kendi kültürel değerlerimiz öne çıkarılarak yazılmış bir roman.

Öncelikle kitabın başlığı insanları yanıltabiliyor. Burada adı geçen Anatolya, bildiğimiz Anadolu değil. Anatolya, yazarın oluşturduğu Ulu Dünya’daki birçok devleti barındıran büyük bir kıta. Buradaki isim benzerliğini yazara sorduğumda bana şunları söyledi:

“Anatolya adı Anadolu’dan geliyor. Ben fantastik kurgumda doğu ve eski Türk kültürüne ait unsurlar kullandım, sonuçta bilinen fantastik kurgu batının unsurlarıyla yazılmıştır. Anadolu gerçek dünyada batı ile doğuyu ayıran bir kara parçasıdır, fantastik kurguda da batı ile doğuyu ayırdığıma göre kitabın adının Anatolya olması gayet yerinde.”

Yazarın oluşturduğu evren bir çeşit Alternatif Büyülü Türk dünyasını içeriyor. İsimler, unvanlar, yer isimleri hep Türkçe veya Türklükle bağlantılı. Normalde fantastik kurguda Türk ismi kullanılması abes kaçar gibi geliyordu bana. Burada ise isimlerin Türk olması atmosferi tamamlayan bir etken, tuhaf bir biçimde bu dünyaya insanı yakınlaştırıyor: Melis, Peri, Ekrem, Hümeyra, Zerrin, Recep gibi… Aslında şimdi başka bir kitap okuduğumda karakter isimlerinin yabancı olmasını yadırgamama yol açtı bu.

anatolya-efsaneleriTanrılar, mitolojik yaratıkların bile Türk efsanelerinde isimleri geçiyor. Yalnız bu sadece isimler ve olgularla sınırlı kalmamış. Karakterlerin davranışlarından konuşmalarına kadar bizi bildiğimiz ve tanıdığımız bir atmosfer içine sokuyor. Üstelik kitabın ana temasında geçen “dinde zorlama ve dayatma” konusu bizim Anadolu insanımızın her gün karşılaştıkları bir durum.

Kitapta, Anatolya’nın haritası da bulunmakta. Romandaki olayları takip etme açısından çok iyi olmuş. Kitap kapağının ise fazla parlak olmakla birlikte göze hitap ettiğini düşünüyorum. Romandan bir kesit alınmış. Belki daha iyisi yapılabilirdi.

Şimdi gelelim romanın içeriğine. Anatolya, Tolya Ana diye bir cadıdan ismini alıyor. Tolya Hatun çok uzun zaman önce insanlığı tanrıların ve onların hizmetkârlarının zulmünden kurtararak Ak Ana ismini almıştır. İnsanlar onu efsaneleştirmiş, bir tanrı olarak görmüşlerdir. Dünyamızda isimler hep baba yoluyla sahiplenilirken, Anatolya’da isimler annelerinin isimleriyle veriliyor (Melis oğlu Serkis gibi), Anatolya’da gelenekleşmiş bir şey bu.

Kitabın ana karakterleri Serkis, Peri ve Bilge Hatun adlı Melis Cadı… Bu üçü dışında çok fazla karakter var ancak roman bu üçünün etrafında dönüyor, ah tabii bir de küçük cadaloz İlayda’yı unutmamak gerekir. Ana karakter Gümüş Roya Serkis. Bir cadı olan Bilge Hatun’un oğludur. Bilge Hatun’un annesi olduğunu kimse bilmiyor. Burada romanla ilgili bir gizemi açıklamak istemiyorum ama bir cadının oğlu olmak Anatolya’da çok büyük bir şey. Bu yüzden Bilge Hatun bu sırrı saklamıştır. Cadı oğluna Roya diyorlar veya Kelimelere Hükmeden. Peri ise bir Sahire yani Osmanlıca’da büyücü kadın anlamına geliyor. Akdes adlı bir tarikatın elinde büyümüş güzel ve genç bir kadın, Serkis’in aşkı.

“Genç adam bir aşağılama ve acıma ifadesiyle ona baktı. ‘Tanrıların bunu mu yaptırıyor sana büyücü? Masum insanları tehdit ederek mi dinine çeviriyorsun? Zorbalıkla mı?”

Vaiz senelerin biriktirdiği kinini kusar misali konuştu. ‘Aziler’e inanmayan hiç kimse masum değildir. Hilkat Kitabı’nda der ki: Yaşam ve ölüm, iyilik ve kötülük, aydınlık ve karanlık, merhamet ve intikam… Bu uçurumların yaratıldığı gün Aziler yeniden dirildi. Fakat doğru yoldan saptıranların nefret tohumları, kendilerinin de sürgün edildiği Araf’ın en karanlık köşelerine serpilmişti. Bu yüzden doğruluğa gönüllü olmayanlar yok edilmelidir zira onlar bu tohumların beslenip yeşermesine sebep olurlar. Dokundukları her şeyi zehirleyerek ölüm, karanlık ve sefalet getirirler. Kurbanlarının ruhları hiçbir zaman huzur bulamaz. Ama uyanın artık çünkü son yaklaşıyor. Sizi ancak Aziler ve Ak Su kurtaracak.”

Roman başlangıçta flashforward (ilerideki bir olayı gösteren) bir sahneyle karşılıyor bizleri. Ardından olayın geçmişine dönüyor, birinci ve ikinci bölümle oraya nasıl ulaştıklarını okuyoruz. Bu yönden bir film gibi olmuş gerçekten. Fantastik kitaplarda pek rastlanılmayan bir durumdur. Kitap, Alacakaranlık Kardeşliği adlı güçlü bir grubun, Serkis’in Unutulmuş Diyar’da yaşadığı kasabasına gelmesiyle başlıyor. Alacakaranlık Kardeşliği zorla bir inancı yaymaya çalışan yobaz ve cani bir topluluktur. İnsanlara iki seçenek sunarlar: ya ölüm ve işkence, ya da tanrıları olan Aziler’e iman. Ölümcül bir hastalıkla boğuşan insanları, ilaç niyetine Ak Su denilen bir iksirle kandırarak köleleştirirler. Bunu kabul etmeyen insanları ise vahşice öldürürler. Serkis ve Peri ise buna karşı savaşıyorlar.

Romanın ana temelindeki öykü bize inanç ve imanın kontrolünün yanlış ellere geçtiğinde nelere yol açabileceğini anlatıyor. Bunlar bana Ortaçağ Avrupası’nda kilisenin istediğini aforoz ederek öldürmesini hatırlattı. Peri’nin geçmişindeki Akdes Tarikatı da bu temeli ören başka bir unsur daha. Akdes Tarikatı da inançları kullanarak Peri ve onun gibi cadıları köleleştirmiş sapkın bir grup. Fantastik bir romanda böylesine derin bir konunun başarıyla işlenmesine şaşırmadım değil. Gerçek hayata güzel göndermeler yapılmış.

Fantastik öğelerden bahsetmiştik, biraz detay sunalım: Romanda adı geçen su iyeleri, karakuralar, Ak Ana gibi birçok öğe eski Türk efsanelerinden alınmış. Gerçi biraz araştırınca fark ettim ki Vural bu öğeleri de kendi hayal gücüyle harmanlamış. Yazarın kendi hayal gücüyle yazdığı azapkurdu, azabi, haris, ecel görüşü gibi diğer birçok öğe ise kitabın atmosferine gerçekten renk katmış. Özellikle ruhu ve bedeni birlikte parçalayan pençelere sahip Azabiler beni en çok etkileyen karakterlerdi.

anatolya-efsaneleri-haritaRomandaki cadılar ve büyücüler bile genel fantazyada bilinenden farklı bir yapıdalar. Cadılar çok güçlüler, hatta öyle güçlüler ki, bağlama veya bağı dedikleri bir çeşit büyüyle yapamayacakları bir şey yok. Bir fedakârlık yapıldığında bağlamayla ölüyü bile diriltebiliyorlar. Sesleriyle insanları büyüleyebiliyorlar, kemiklerini çınlatıp, kırarak, alev çıkarmaya, hatta öldürmeye kadar gidebiliyorlar. Bununla birlikte bir de Araf Cadıları denilen ruhsuz korkunç cadılar bulunuyor. Bunlar, diğer cadıları bile korkutuyorlar. Bu yönlerden cadılar kitabın en ilgi çekici karakterleri.

Birçok fantastik romana konu olan klişeleşmiş kehanet gibi bir olguyu da Vural yeniden ele almış ve bu klişeyi çok ilginç bir şekilde tekdüzelikten çıkarmış.

Bu dünyada insanların genel inancı öldükten sonra Araf’a gitmek. Cennet ve cehennem kavramı yerine Gök Diyarı ve Araf var. Aslında romanda oluşturulan dünya birçok öğeyle süslü, burada anlattıklarım yüzde biri bile değil. Kitabı elinize alıp okumadan ne kadar zengin bir dünya olduğunu anlamanız mümkün değil. Hayal gücü, yabancı yazarları hiç aratmıyor.

“Şaşkınlığına rağmen sesi, musiki gibi dinlendiriciydi. Peri’nin gönlü cebbar korkularla yağmalanmasa onun sesiyle sefa bulurdu.”

“Zihni, avuç içinde sıkılmış ince bir yaprak gibi ağır ağır açılırken gecenin seslerini dinledi. Onlarca cırcır böceğinin şarkısı birbirine karışmış, ona artık hiçbir zaman sahip olamayacağı huzurlu bir yaşamın hasretini dillendiriyorlardı.”

Romanın teması dışındaki unsurlara bakarsak, betimlemeler yer yer poetik, yer yer yazara özgü bir yapıda ilerlemiş. Vural bu konuda oldukça profesyonel, bunun ilk kitabı olduğuna inanmak zor geliyor. Üslubuyla sürükleyici bir anlatımı ön plana çıkarmış. Yazılan arka plan kurgusu ve öykünün ilerleyişi hususunda herhangi bir pürüz yok. Sonu da çok tatmin edici düzeyde, birçok düğüm çözülmüş, yeni düğümler ortaya çıkmış. Kitabın kapağını kapattığımızda hani ikinci kitap nerede diyoruz.

Kitapta gördüğüm genel eksiler ve artılar şunlar:

1- Normal fantazyadan farklı olması insana yabancı gelebiliyor. Yalnız bu aynı zamanda bir artı çünkü bu bir farklılık yaratıyor. Basmakalıpların dışına çıkmış oluyoruz böylece.

2- Bu ilk kitap olduğu için bazı kısımlarda aksiyonun dozu düşmüş. Yalnız öyle bile olsa roman size sürekli bir gizem sunduğundan kitabı elinizden bırakamıyorsunuz.

3- Yazar, kitabın arka planındaki olayları diğer fantastik kitaplardaki gibi doğrudan anlatmadan karakterleri kendi aralarında konuşturarak anlatmış. Bunun da artısı, karakterlerin davranışlarını, konuşmalarını gördüğümüz için bizi, karakterlere daha iyi ısındırıyor.

Böylesine bir dünya ile bizi tanıştırdığı için Serhan Vural’ı tebrik ediyor ve bu serinin devamıyla birlikte yazarımızın çok ses getirmesini diliyorum.

 

İnceleyen: Ceyda Cevher