Kurosawa maratonunda nihayet sinema tarihçilerinin yere göğe sığdıramadığı, Toshiro Mifune efsanesinin fitilini ateşleyen meşhur 1948 yapımı Yoidore Tenshi (Sarhoş Melek) filmine geldim. Büyük beklentilerle ekranın karşısına geçtim ama dürüst olmam gerekirse, benim için tam anlamıyla kötü bir film oldu ve açıkçası bana hiçbir şey anlatmıyormuş gibi hissettirdi.
Herkesin bir başyapıt olarak gördüğü bu yapım, bence eski filmlerindeki felsefi derinlikten uzak, dağınık ve nereye bağlanacağını bilemeyen bir hikayeye sahipti.

Nereye Gittiği Belli Olmayan Dağınık Bir Hikaye
Açık konuşmak gerekirse, filmin temposu ve kurgusu beni acayip yordu. Bir yanda alkolik bir mahalle doktoru var, diğer yanda verem olduğunu kabullenemeyen bir yakuza lideri… Film boyunca bu ikisinin bitmek bilmeyen, sürekli aynı yerde dönüp duran didişmelerini izliyoruz. Hikaye ne tam bir suç filmi olabiliyor ne de tam bir dram. Olaylar o kadar durağan ve kopuk ilerliyor ki, karakterlerin motivasyonlarını yakalamakta bile çok zorlandım.
Mifune’nin meşhur yakuza karakteri (Matsunaga) bana sadece etrafa boş boş bağıran, çiğ ve sinir bozucu bir adam gibi geldi. Kurosawa sanki savaş sonrası Tokyo’nun yeraltı dünyasını anlatmak istemiş ama hikaye hiçbir yere varmayan, neyi savunduğu belli olmayan bir karmaşanın içinde boğulmuş bence. Film bittiğinde ekrana bakıp “Eee, şimdi ne izledim ben, buradaki amaç neydi?” demekten kendimi alamadım.

Benim Gözümden Felsefe ve Sembolizm Notları (Yine de Yakalamaya Çalıştıklarım)
Film ne kadar kötü gelmiş ve bana hiçbir şey anlatmamış olsa da, usta yönetmenin kadraja gizlediği birkaç görsel detayı kendi dünyamda anlamlandırmadan geçmek istemedim. Bu bomboş gelen hikayenin içinde gözüme çarpan semboller şunlardı:
- Mahallenin Ortasındaki O Kirli Bataklık: Filmin geçtiği mahallenin tam ortasında leş gibi, pis kokulu, durgun bir bataklık var. Hikaye bana pek bir şey anlatmadı ama bence o bataklık, savaş sonrası Japonya’sının o yozlaşmış, temizlenemeyen ve insanı yavaş yavaş zehirleyen toplumsal yapısının bir sembolüydü. Karakterler ne kadar çırpınırsa çırpınsın, o bataklığın kokusu hepsinin üzerine siniyor gibiydi.
- Matsunaga’nın Kabus Sahnesi: Matsunaga’nın rüyasında sahilde bir tabut gördüğü ve o tabuttan kendi kopyasının çıkıp onu kovaladığı bir sahne var. Bence filmin en katlanılabilir, rüya mantığına yaklaşan tek yeri burasıydı. Adamın o bataklık hayatından kaçamayacağını, kendi ölümünü ve çürümesini aslında içten içe bildiğini anlatan naif bir bilinçaltı sahnesiydi bana göre.
- Rengarenk Kıyafetler ve İçi Boş Şıklık: Matsunaga’nın o batı tarzı şık takım elbiseleri, renkli kravatları bence tamamen bir maskeydi. İçi tamamen çürümüş, veremden ölen bir adamın dışını bu kadar süslemesi, aslında o dönemki yeraltı dünyasının sahte görkemini ve acizliğini gösteriyor gibi geldi bana.
Son Söz
Uzun lafın kısası; sinema tarihinin “dönüm noktası” olarak kabul edilen Drunken Angel, benim Kurosawa maratonumdaki ilk ciddi duvara toslama anım oldu. Önceki filmlerdeki insani umudu, naifliği ya da net felsefi duruşu bu filmde hiç bulamadım; benim için tamamen vakit kaybı ve kötü bir deneyimdi.
Yine de sözüm söz, bu maraton yarım kalmayacak. Bu hayal kırıklığını cebe koyup, Kurosawa’nın bir sonraki adımına geçmeye hazırım. Sırada 1949 yapımı The Quiet Duel (Sessiz Düello) var. Bakalım o film bu dağınıklığı toparlayabilecek mi?





