Albert Camus’nün Yabancı’sını okuduktan sonra bu filmin izlemeye başladığımda, yönetmen koltuğunda Visconti gibi bir devin oturuyor olması bendeki beklentiyi arşa çıkarmıştı. Film bittiğinde ise tam olarak şu hisle baş başa kaldım: Karşımda çokta yeterli olmayan bir sadakat, sarı ve kirli bir atmosfer buldum

Kitaba Ne Kadar Sadık?
Eğer bir uyarlamada aradığımız şey “metne sadakat” ise, Visconti bu konuda uğraşmış ama olmamış becerememiş. Zaten dönemin şartlarında Camus’nün dul eşi Francine Faure, senaryoda radikal hiçbir değişikliğe izin vermediği için ne tam benzemiş ne Visconti kendi filmini yapabilmiş. Meursault’nun (Marcello Mastroianni) annesinin cenazesindeki buz gibi tepkisizliği, Marie (Anna Karina) ile olan mekanik ilişkisi ve mahkemedeki absürt yargılanma süreci tamamen kitabın omurgasına sadık kalınarak aktarılmış ama.

Peki Farklılıklar Ne?
Her ne kadar metne sadık kalmaya çalışılsada, Visconti sinemasının ve dilin getirdiği kaçınılmaz bazı nüans farkları var:
- Açılış Tercihi: Roman meşhur “Bugün annem ölmüş. Belki de dün, bilmiyorum.” cümlesiyle Meursault’nun iç sesiyle başlar. Visconti ise bizi direkt olarak mahkumiyet/hapishane atmosferinin içinden hikayeye sokar, ardından geçmişe döner.
- Absürtlükten Sosyal Eleştiriye: Camus’nün Meursault’su felsefi bir “absürt” (saçma) figürüdür; hayata karşı entelektüel ve varoluşsal bir mesafesi vardır. Visconti ise karakteri biraz daha “toplumun ikiyüzlülüğünün kurbanı” olan bir sosyal yabancı olarak resmetmiş. Mastroianni gibi karizmatik bir aktörün varlığı da Meursault’yu kitaptakine kıyasla ister istemez biraz daha “kanlı canlı” ve izlenebilir kılıyor.
- Dil Bariyeri: Cezayir’de geçen ve Fransız sömürge dönemini anlatan bir hikayede İtalyanca konuşuluyor olması, kitaptaki o lokal ve politik gerilimi biraz olsun flulaştırıyor.
Yönetmenlik ve Sinematografi:
Gelelim filmin esas yerine, filmin en çok tartışılan teknik boyutuna. Visconti’nin yönetmenliği genel hatlarıyla çok güçlü; özellikle Cezayir’in kavuruculuğunu, sıcaklık ve atmosferini ekrandan bize geçirmeyi çok iyi başarıyor.
Güneş ve Manzaranın Gücü: Giuseppe Rotunno’nun elinden çıkan dış çekimler ve manzara sahneleri tek kelimeyle kusursuz. O Akdeniz sahilinin sonsuzluğu, gözü alan ve Meursault’nun cinayet işlemesine sebep olan kör edici, bembeyaz parlaklık sinematografik bir şölen. Set tasarımları ve geniş açılar Cezayir’i aktarmış. Bilgi olarakta vereyim Albert Camus Cezayir doğumlu ve çocukluğunu Cezayir’de geçirmiş.

Ancak bu görsel başarının hemen arkasından gelen sürekli yakın çekimler ve ani zoom’lar, filmin akıcılığına gerçekten ket vuruyor.
Kamera sürekli geniş açıdan Mastroianni’nin ya da diğer karakterlerin yüzüne sert zoom’lar yapıyor. Visconti’nin buradaki amacı, Meursault’nun iç dünyasındaki sıkışmışlığı, çaresizliği ve seçeneklerinin daralmasını yüzümüze çarpmak. Ama bir noktadan sonra bu teknik, sinematografik bir zekadan ziyade gözü yoran ve insanı hikayeden koparan can sıkıcı bir görsel ısrara dönüşüyor. Karakterin o meşhur “duygusuzluğunu” göreceğiz diye sürekli yüzünün en ince detayına kadar girmek, sinemanın o büyüleyici mesafesini zedeliyor.
Sonuç
Lo Straniero, sanki bir edebiyat dersinin sinemaya harfiyen çevrilmeye çalışılan ama becerememiş bir eser. Manzaraların güzelliğiyle büyülenirken, kameranın yüzlerdeki ısrarcı ve boğucu yakın çekimleriyle yoruluyorsunuz. Yine de Camus sevenler için Mastroianni ve Anna Karina’yı yakıcı güneşin altında izlemek, sinematografik kusurlarına rağmen benzersiz bir deneyim.





