James Gunn’ın DCU’ya Superman (2025) iyiydi, nihayet, karakteri ve miti merkeze alan, estetik ve hikaye örgüsü güçlü bir film izlemiştik ancak Supergirl, ne yazık ki bu beklentimin altında kalan, ilk yarısındaki weird uzaylı atmosferine rağmen senaryo itibarıyla tamamen gerçek hikayeye başlamadan önceki filler olmuş.

İlk Yarıdaki Cantina Band Havası
Filmin hakkını teslim etmemiz gereken en net yerlerinden biri kesinlikle ilk yarısı ve yaratılan dünya tasarımı. Özellikle ilk bölümlerdeki garip, tekinsiz uzaylı tasarımları ve mekan tercihleri resmen Star Wars’un meşhur Mos Eisley Cantina sahnesi gibi bir hava veriyor. Retro pulp bilimkurgu estetiği, kozmik evrenin l kendine has, tuhaf ve keşfedilmeyi bekleyen yapısı görsel olarak o kadar iyi yedirilmiş James Gunn’ın en iyi olduğu nokta zaten burası. ilk başta “Tamam, çok acayip ve kaliteli bir uzay destanı izliyoruz” hissini sonuna kadar alıyorsunuz. Ne yazık ki bu harika atmosfer, ilerleyen dakikalarda senaryonun hantallığına kurban ediliyor.

Milly Alcock’un Başarısı
Filmin tek tartışmasız en iyi yanı ise Milly Alcock. Tom King’in çizgi romanındaki “survivor’s guilt” (hayatta kalan kişinin suçluluk duygusu) ve evrensel bir sürgünlük hissini, Alcock sadece bakışlarıyla bile yansıtabiliyor. Karakterin öfkeli ve kırılgan yapısını, çizgi roman estetiğine sadık kalarak ete kemiğe büründürmüş. Eğer Kara Zor-El’in içsel dünyasını ekranda bu kadar iyi görebiliyorsak, bu tamamen Alcock’un performansının başarısıdır. Ancak, karakterin bu kadar güçlü işlendiği bir noktada, etrafındaki dünya bu gücü desteklemek yerine boğuyor.

Ruthie, Tetenoz Aşısı Olmalısın Dostum
Çizgi romandaki Ruthie dinamiklerini bilenler, hikayenin neden şekilde kurulduğunu anımsayacaktır. Ancak film uyarlamasında bu karakter, hikayeyi bir “Woman of Tomorrow” hikayesine alıp, ucuz bir “uzayda mal çocuk bakıcılığı” sekansına indirgemiş. Ruthie’nin filme yedirilişi kadar yapay ve zorlama ki, Kara’nın yaşadığı trajik arka planı gölgeliyor. Seyirciyi ana karakterin yolculuğuna ve başta kurulan şahane kozmik atmosfere odaklamak yerine, sürekli bu “uyuz” ve hikayeye hiçbir katma değer sunmayan veletle uğraştırmak, filmin temposunu tamamen kilitliyor. Diyalogda yazamamışlar kıza sürekli aynı peki bir vasfıda yok.

Kötü Adam ve “Cameo”
Krem of the Yellow Hills. Çizgi romanda, varlığıyla bile “ağırlığı” hissettiren, Kara için kişisel bir hesaplaşma olan bu figür, filmde sıradan bir “haftanın kötüsü”ne dönüşmüş. Hiçbir derinliği yok, tehdit unsuru olarak bile zayıf kalıyor.
Bunun üzerine bir de Lobo mevzusu var. DC hayranı olarak Lobo’yu görmeyi herkes ister, ancak bu evrenin sadece “gelecek filmlere pas atalım, hayranları heyecanlandıralım” mantığıyla ilerlemesi, filmin kendi başına duran, sağlam bir eser olmasını engelliyor. Lobo, hikayeye organik bir şekilde eklenmekten ziyade, sanki bir stüdyo yöneticisi gelip “Buraya bir de Lobo koyun, Tiktok’ta trend olsun” demiş gibi hissettiriyor. Film, kendine ait bir hikaye anlatmak yerine, koca bir “shared universe”in alt başlığı olmaya çalışırken, kendi kimliğini kaybediyor.
Sonuç: Keşke Klasik Macera İzleseydik
Supergirl, ilk yarıdaki harika uzaylı tasarımlarıyla, Cantina band ruhuyla ve teknik başarısıyla aslında potansiyeli çok yüksek bir iş. Ancak ruhunu oluşturan epik uzay destanı hissiyatını, kötü karakter tercihleri ve yan karakter gürültüsü yüzünden kaybediyor. Keşke film, bu gereksiz yüklerden arınıp, Kara’nın kendi içsel ve fiziksel yolculuğuna odaklansaydı veledi çıkarsaydı.
Bu haliyle film, DCU’nun takviminde “izlenmesi gereken ama çok da bir şey katmayan” bir dolgu bölümü olmaktan öteye gidememiş. Umarım ileride, Justice League veya diğer projelerde Milly Alcock’un Supergirl’ü, bu filmde harcanan potansiyelin telafisini yapar. Çünkü bu oyunculuk ve ilk yarıda gördüğümüz görsel dünya, böylesine “filler” bir senaryoyu hak etmiyordu.





