Kurosawa maratonunda nihayet sinema tarihinin en büyük efsanelerinden biri olarak kabul edilen devasa 1954 yapımı filme. 3,5 saatlik bu filmi izledikten sonra dürüst olmak gerekirse iki farklı duygu arasında darmadağın oldum: Evet, çekimler, o savaş stratejileri, sahnelerin epikliği falan tek kelimeyle çok iyi bir film var karşımızda. Ama bir o kadar da gereksiz uzun ve bence net bir şekilde overrated (abartılmış) bir yapım.

En büyük sıkıntım ise filmin konusu ve ideolojik olarak ne anlatmaya çalıştığının, neyi desteklediğinin hiçbir şekilde anlaşılamaması oldu. Kurosawa öyle bir ideolojik çorba hazırlamış ki, film bir yandan “Devrimcilik kötüdür, statüko iyidir” der gibi bir mesaj veriyor ama diğer yandan bakıyorsun köylüler resmen kendi devrimlerini yapıp feodal düzene kafa tutmuş oluyor. E o meşhur samuray Kikuchiyo da zaten köylü kökenliydi, o da öldü gitti… Sonuç olarak film bittiğinde “Ee, yani şimdi usta burada kime, neye hizmet etti?” diye düşünmekten kafam yandı bana göre.

RPG Partisi Kurmak
Filmin sinematografik başarısını, aksiyon sahnelerindeki dehasını kesinlikle inkar edemem. Haydutların saldırısına uğrayan fakir köylülerin kendilerini koruması için 7 samurayı kiralamasını izliyoruz. Bir nevi masaüstü RPG oyununda köyü savunmak için bir parti kurmak gibi, bu yönüyle baştan sarıyor zaten. Karakterlerin tek tek ekibe katılması, savaş hazırlıkları falan görsel olarak muazzam işlenmiş. Ama usta, 3,5 saat nedir. Sahneler, hazırlıklar, bitmek bilmeyen diyaloglar ve uzun cut’lar bir süre sonra filmin epik havasını bence acayip hantallaştırıyor ve insanı ekrandan koparıyor.
Asıl canımı sıkan kısım ise bahsettiğim ideolojik belirsizlik oldu. Samuraylar (yani feodal dönemin elit asker sınıfı) köylüleri koruyor ama köylüler de samuraylara zerre güvenmiyor; hatta geçmişte samuray öldürüp silahlarını yağmaladıklarını öğreniyoruz. Burada Kurosawa sanki “Her sınıf kendi yerini bilmeli, sınıflar arası geçiş tehlikelidir, devrimcilik kötüdür” mesajı veriyor gibi hissettim. Ama filmin finaline bakıyorsun; haydutlar bitiyor, samuraylar ölüyor ve köylüler tarlalarında neşeyle şarkı söyleyerek pirinç ekiyorlar. Yani köylüler aslında feodal koruyucularını bir güzel kullanıp, işleri bitince onları bir kenara fırlatarak kendi kaderlerini tayin etmiş, yani bir nevi devrim yapmış oluyorlar. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diye sormadan edemedim kendi kendime.

Felsefe ve Sembolizm Notları
Film ideolojik olarak kafamı ne kadar karıştırmış ve uzunluğuyla beni yormuş olsa da, Kurosawa’nın o görsel dehasıyla kadraja serptiği bazı felsefi ve sembolik detayları şöyle yorumladım:
- Samurayların Tepedeki Mezarları: Filmin meşhur final sahnesinde, ölen samurayların mezarları tepede rüzgarda dururken, köylüler aşağıda pirinç ekiyor. Kalan samurayların lideri Kanbei dönüp “Yine kaybettik. Kazanan biz değiliz, o köylüler” diyor. Bence bu sahne muazzam bir paradoks sembolüydü. Samuraylar yüksekte, gururlu ama ölü ve yalnızlar; köylüler ise aşağıda, toprakta ama canlı ve kazanan taraftalar. Kurosawa burada sanki “Asıl kalıcı olan ve hayatta kalan güç, elit savaşçılar değil, toprağa bağlı olan avam tabakasıdır” demek istemiş gibi geldi bana.
- Kikuchiyo’nun Sahte Samuray Belgesi: Toshiro Mifune’nin oynadığı Kikuchiyo karakteri aslında bir köylü ama elinde çalıntı bir samuray şeceresiyle geziyor. Onun kural tanımaz, fevri ve komik tavırları bence iki sınıf arasında sıkışıp kalmış insanın sembolüydü. Ne tam köylü kalabilmiş ne de samuraylar tarafından tamamen kabul görüyor. Onun finalde ölmesi de bana göre Kurosawa’nın “Sınıfsal sınırları çiğnemeye çalışanlar iki dünyanın arasında ezilmeye mahkumdur” şeklindeki muhafazakar, statükocu felsefesinin bir yansıması gibiydi.
- Yağmur altındaki Balçık ve Savaş: Filmin devasa final savaşı leş gibi bir yağmurun ve çamurun içinde geçiyor. İlk filmlerdeki rüzgar ve fırtına sembolizmi burada çamura dönüşmüş bence. Asil samurayların, atların, kılıçların pis balçığa bulanması; savaşın ve ideolojilerin aslında hiç de görkemli olmadığını, her şeyi ve herkesi aynı pisliğin içinde eşitleyen vahşi bir doğa olayı olduğunu anlatıyor gibi geldi bana.
Son Söz
Uzun lafın kısası; Seven Samurai, sinematografik olarak ne kadar büyük bir prodüksiyon ve aksiyon sinemasının atası olsa da, bence 3,5 saatlik süresiyle abartılmış bir film. Üstelik konu ve ideoloji olarak neyi desteklediği o kadar belirsiz ki, köylülerin mi yoksa elit samuray sınıfının mı haklı olduğunu tam olarak kestiremiyorsun. Benim dünyamda tam bir kafa karışıklığı ve tempo yorgunluğu olarak kaldı.
Her şeye rağmen İmparator’un devasa basamağını da kazasız belasız atlattık ve cebe yeni felsefi çelişkiler koyduk. Şimdi sırada 1955 yapımı, yine nükleer dehşet ve insan psikolojisi üzerine olan I Live in Fear (Korku İçinde Yaşıyorum) var.





