3 saatlik bir film ayağınızı denk alın. İzlerken saat kaçtı diye birkaç kez saate baktım, bu kadar uzun mu olmalıydı? diye sordum kendime. Ama öte yandan… çok güzel bir macera filmi. Renkli, epik, bol cameo’lu, dönemin Hollywood’unun büyük prodüksiyon şovu yapan bir yapım. Jules Verne’in 1873 tarihli romanını temel alıyor ve Phileas Fogg’un “80 günde dünyayı dolaşma” iddiası üzerine kurulu. Peki “bilimkurgunun babası” diye bildiğimiz Verne’le ne alakası var? İşte tam da burada işin güzel tarafı başlıyor.

Hikâye ve Temalar
Verne’in kitabındaki o titiz, saat gibi işleyen İngiliz centilmeni karakteri korunmuş. Fogg ve yanındaki Passepartout tren, gemi, fil, balon… ne bulurlarsa ona binip yol alıyorlar. Disney’in 20.000 Fersah’ındaki gibi burada da bilimkurgu “sert” değil; daha çok insanın iradesi ve dönemin teknolojisiyle sınırları zorlaması teması var. Evet, Nautilus’taki gibi devrim niteliğinde bir icat yok. Ama Verne’in de her kitabında bilimkurgu patlaması yoktu ki. Adam aynı zamanda maceracı bir vizyonerdi. Bu filmde de “dünya ne kadar küçük, biz ne kadar büyük olabiliriz?” sorusunu soruyor. Teknoloji (buharlı tren, telgraf, erken balonlar) insanı özgürleştiriyor ama aynı zamanda engel de olabiliyor. Film bu dengeyi komediyle yumuşatarak veriyor. Bilimkurgu babası derken kastettiğimiz “geleceği öngörme” burada “bugünü maceraya çevirme”ye dönüşmüş. Hâlâ Verne ruhu var, sadece tonu daha hafif ve eğlenceli.

Efektler ve Teknik Taraf
1956 için resmen dev bütçe şovu. 70 mm Todd-AO formatı, gerçek lokasyon çekimleri (İspanya, Pakistan, Japonya, ABD…), stüdyoda kurulan dev setler… Film görsel bir seyahatname gibi. Balon sahnesi, fil üstünde yolculuk, tren kovalamacaları hâlâ keyif veriyor. Oscar’ı da hak etmiş bir iş (5 tane aldı, aralarında En İyi Film de var). 3 saatlik süresi tam da bu yüzden: Her kıtayı, her kültürü göstermek istiyor. Bugün hızlı kurgulu filmlere alışık olduğumuz için biraz ağır gelebiliyor ama o dönemin “sinema salonunda dünyayı gezme” deneyimi tam olarak bu. Efektler pratik ve gerçekçi; CGI yok, her şey elle yapılmış. O yüzden izlerken “nasıl çekmişler bunları?” dedirtiyor.

Karakterler
David Niven, Phileas Fogg rolünde tam bir İngiliz centilmeni: Soğukkanlı, dakik, duygusuz gibi görünen ama içinde macera yatan adam. Cantinflas’ın Passepartout’su ise filmin kalbi; enerjik, komik, her derde deva. Shirley MacLaine’in Aouda’sı ise sonradan katılan güçlü bir kadın karakter. Üstüne bir de Frank Sinatra, Buster Keaton, Marlene Dietrich gibi isimlerin cameo’ları… Film adeta Hollywood’un “gelin görün” partisi gibi.Karakterler derinlikten ziyade “tip” olarak işliyor ama bu da filmin amacına uyuyor. Burası derin psikolojik drama değil, epik bir seyahat. Herkes rolünü layıkıyla oynuyor ve izleyiciyi yolculuğa ortak ediyor.

Sonuç
80 Günde Devri Alem (1956), Jules Verne uyarlamalarının en eğlenceli ve en görkemli olanlarından biri. 3 saatlik süresiyle biraz sabır istiyor ama sonunda o klasik macera tadını veriyor. Bilimkurgu yönü Nautilus kadar sert değil; daha çok Verne’in maceracı yanını öne çıkarıyor. Yine de teması aynı: İnsan doğayla, zamanla ve kendisiyle nasıl başa çıkıyor? Filmler eskimez, anlatım değişir, ton kayar. Ama fikir kalır. Bu film de Verne’in temel attığı o büyük sorunun etrafında dönüyor. Bugün macera ve bilimkurgu hâlâ ayaktaysa, o temel Jules Verne sayesinde.
Bu filmleri bize armağan ettiğin için teşekkür ederiz Jules Verne. Sevgi ve saygıyla.





