Anasayfa » Vampire

Vampire

Victorian Age London by Night Tanıtımı

Mithras’ın asırlardır elinde tuttuğu Londra’da maske takmak bir hayli zordur; Anarch Revolt’dan neredeyse hiç etkilenmemiş, bir çok prensin boyun eğdiği Camarilla’ya karşı güçlü bir şekilde ayakta durabilen bir şehirdir Londra. Victorian Ages London by Night sistemi ise adından da anlaşıldığı üzerere İngiltere’nin Kraliçe Victoria döneminde geçiyor, sanayileşmenin ve buharlı makinelerin üretildiği, insanların avcılık ve toplayıcılıktan tarıma geçişinden sonra en ciddi şekilde nüfus patlaması yaşadığı, ‘Sanayileşme’ gibi bir kavramın ortaya çıktığı, teknolojinin gücünün çok sert şekilde hissedilmeye başlanıldığı yıllar. Herhalde o dönemde yaşıyor olsaydık şehirli sıradan bir adam bize ‘Bu yıllar zor yıllar beyim’ derdi.

Devamını Oku »

Vampire: New York by Night

  “Binbaşı, New York’un bazı bölgeleri vardır ki, işgal etmeye çalışmanızı önermem.” -Rick Blaine, Casablanca New York By Night: Kasım ayı ortasında piyasaya çıkan ve “By Night” serisinin sonuncusu olduğu düşünülen kitap. Yazarı ise White Wolf’un Vampire: the Masquerade oyun geliştiricisi ve Vampire serisi genel editörü Justin Achilli. Bir kaç senedir “Cairo By Night” ile beklenmekte olan bir kitap ve beklentileri onlarca defa aşabilen muhteşem bir şehir kaynağı. Bu yazımda sizlere bir kitap yorumu yapmaya karar verdim ve hatta sonuna da benim Karanlıklar Dünyam’da olan New York şehri ile ilgili birkaç ayrıntı ekledim. Neden böyle bir ek yapmam gerektiğini yazının ilerleyen kısımlarında anlayacaksınız. Önce kitaba şöyle bir bakalım: Kapak tasarımı: Klasik White Wolf Vampire tekstürü üzerine neon ışığını andıran bir New York By Night logosu. Kapak illüstrasyonu Mike Danza’ya ait ve bence, karanlık metro tünelleri, Nosferatu’lar ve gazete okuyan çokta masum gözükmeyen bir kurbanı resmederek NY’ un ruhunu yansıtabilmiş. Bu arada dikkatimizi çeken başka bir şey de kitabin kalınlığı: tam 132 sayfa. Sayfa sayısı Constantinople ve Montreal By Night’tan daha fazla ve içindeki materyel de bu iki kitapla eş değer güzellikte. Arka kapakta ise ilk olarak barkodun kenarına sıkışmış olan fiyata bakıyoruz: $17.95 Değer mi? Göreceğiz. Arka kapağın ortasında her zamanki gibi kitap ile ilgili yüzeysel bilgi var: “Sabbat Amerika doğu yakasındaki Camarilla karşıtı yok ediş kampanyası nedeni ile (Sabbat hemen hemen tüm doğu yakasının kontrolünü eline geçirmişti) güçlerini kontrolsüzce dağıttı ve akıllı Camarilla, Kara El’in organizasyon eksikliğinden yararlanarak New York’u tekrar ele geçirdi. Ama her yerde zaten kurulu düzene sahip olan Camarilla bu yeni ödülünü kime verecek?” Arka kapakta dikkat çeken bir başka şey ise 13 esas klanın kurucularından birinin, yani bir Antediluvian’ın, New York’taki varlığı. Klan romanlarını okuyanlar kim olduğunu bileceklerdir ve ben yazının ilerleyen kısımlarında kim olduğunu söyleyeceğim zaten. Başlangıç: Evet kitabi bir açalım şöyle. İkinci sayfa klasik WW ikinci sayfası: Kimler yazdı çizdi, kime teşekkür edildi…ama “thanks to” kısmının yerini 11 Eylül olayları ile ilgili Achilli’den bir yazı almış. 11 Eylül olaylarının ateşinin biraz dinmesinden sonra internetteki bir çok Vampire forumunda bu terörist saldırının nasıl Karanlıklar Dünyasına bağlanabileceği gibi saçma bir konu tartışılmıştı. “Sabbat Camarilla’ya saldırmak için yaptı, Setite’ler yaptı…” gibi deli saçması ve hassasiyetsizlik örnekleri sergilendi; çoğunlukla Amerikalıların kendileri tarafından. WW, ki zaten FRP gibi hassas bir konuda Vampirler ve daha birçok “potansiyel kötü” doğaüstü yaratıkları konu alan oyunlar yazan bir firma, tabii ki 11 Eylül’ü WoD’a uyarlamak gibi bir hataya düşmedi. “Games for mature minds,” yani “Olgun beyinler için oyunlar.” ilkesi kesinlikle unutulmaması gereken bir şey… Dikkati çeken başka bir şey ise yine aynı yazıdaki bir beyan: Achilli, beklenildiği gibi New York’un bir “güç-oyuncusu” cenneti olmadığını itiraf ediyor. Gerçektende kitabın NPC bölümünde de bu dikkati çekiyor, New York’taki vampirlerin çoğu genç ve fazla güçlü değiller. Düşünüldüğü gibi Birleşmiş Milletlerde veya bu gibi organizasyonlarda ipleri çeken ölümsüz efendiler yok. Onun yerine yepyeni bir Camarilla şehrinde dizginleri elinde tutmaya çalışan umutsuz bir Prens, birçok ince kanlı ve avlanan Kabilit’lerin yanında vampirlerin gece dünyasında kendilerine isim yapmaya çalışan lanetliler var. İçerik: Kitap 5 bölüm ve girişten oluşuyor: Girişte bu şehir kitabı nasıl kullanılır, hangi kitap, CD ve filmler kaynak olabilir ile genel New York ruhu anlatılıyor. Bu kaynaklardan dikkatimi çekenler, klüp atmosferini oyuna sokmak için muhteşem olan Global Underground serisi CDleri, Matrix ve The Crow (Karga) soundtrackleri. Filmlerden ise, Goodfellas (Sıkı Dostlar), Batman ve Batman Returns, Godfather ve Godfather II. Kitaplarınsa çoğu New York ansiklopedisi tarzında şeyler. İlk bölüm, NY’un Kabilit tarihi: Hollanda sömürgesi New Amsterdam’dan, Sabbat’a ve Sabbat’in düşüşünden bugüne; 11 Eylül’ün olmadığı ve Gehenna’nın, yani Son Günlerin yaklaştığı bir bugüne. İkinci bölüm ise, NY coğrafyası: NYC’nin 5 önemli bölgesi (Brooklyn, Manhattan, The Bronx, Queens ve Staten Island) bu bölümde büyük bir yer tutuyor fakat NY eyaletinin kalan diğer kısımları (Long Island ve Upstate New York) ST’nin hayalgucune bırakılmış. Kabilit canavarlarımız, içindeki iblisi bastırmaya çalışan “insani” vampirlerimiz ve bir kaç sürpriz yaratık ise üçüncü bölümdeler. Gruplar ve grupsuzlar. Kaçanlar, kovalananlar ve içerideki en güzel gizemler bu bölümdeler bence. Dördüncü bölüm, NY’ da oyun oynatmak isteyen ST’lerin başlangıç noktası. Değişik macera noktaları, fikirler, Kabilit’ler arasındaki ilişkiler…Prens, Prens olmak isteyenler, Prens’i yok etmek isteyenler, klanların birbirleri ile temasları, New York’un altında uyuyan veya uyumayan şey, asiler ve Sabbat… ST’lerin bir sonraki durakları ise beşinci bölüm: NY’a özgü karakter yaratımı ve bazı beklenmedik karakterlerin yaptıkları istenmeyen sonuçların ST’nin düzeltebilmesi için gerekenler gibi biraz değişik konular üzerinde durulmuş bu bölümde. Kısacası oyun anlatma sanatı üzerine bir bölüm… Bana sorarsanız dördüncü ve beşinci bölümlerin birleştirilmiş olması daha uygun olurdu. Bunun dışında kitapta göze çarpan genel bir eksiklik ise hazır bir maceranın olmaması. Bu, sayfa sayısını ve dolayısıyla da fiyatı dengede tutmak için yapılmış bir hareket. Her ne kadar macera fikirlerinin bol olduğu bir kitap olsa da anında kitabı açıp NY’ta bir oyun başlatmak pek mümkün değil çünkü “Open-ended” olarak adlandırılan, sadece şehri ve içinde olanları anlatan türden bir kitap bu. ST’nin NY oyunu başlatabilmesi için ‘biraz’ ön çalışma yapması gerekiyor. Bunların dışında, kitabın illüstrasyonları gerçekten çok güzel. WW’tan alıştığımız bir çok çizerin yer aldığı kitapların aksine bu kitapta sadece 3 çizere rastlıyoruz: Christopher Shy yine muhteşem portreler çizmiş. Zaten kapağı çizmiş olan Danza, her bölümün başına da birer tane şaheser yerleştirmiş. Micheal Gaydos ise kitaba serpiştirilmiş resimlerin sahibi ve onlarda bayağı iyiler. Bölümler: The City Never Sleeps “Bu şehrin çürümüşlüğü, kokuşmuşluğu, ve acı tadı bile onun için ölmeye değer.” -Nine inch Nails, Burn Yeni Dünyanın keşfinden 1600’lerin tüccarlarına, Sabbat’ın Hollandalı gemilerle gelişinden geleceğin basketine ve bugüne. Oldukça güzel düzenlenmiş ve gereksiz detay barındırmayan bir bölüm. Camarilla’nın Sabbat’a karşı olan manipülasyonları, politik hareketlerinin artışı ve, en sonunda, uzun süren 6 günde (sadecegece değil), Tanrının Dünyayı yarattığı kadar zamanda, Camarilla’nın Sabbat’a karşı silahlanmış bir şekilde çıkması. New York’un Geçici Prensi Calebros tarafından anlatılan bu kısımlar, Camarilla’nın birlik içinde hareket ettiği zaman nasıl bir süper güç olabileceğinin kanıdı olarak görülüyor. Silahlardan önce politik hamleler; Setitler’le Giovanni’lerin satın alınışı; Sabbat’ın en güçlü bireylerinin uşaklarının yok edilişi; ani bir saldırı ile Sabbat sürülerinin dağıtılması ve kanalizasyondaki şey. Bu bölümdeki önemli bir nokta Camarilla’nın Sabbat’ı şehirden sürdüğü (daha doğrusu sildiği) tarihin tam olarak verilmemiş olması. Bunun nedeni ise oyuncu grubunun bu savaşı oynamak istemesi takdirde ST’nin o günleri kendi hikayesine uydurabilmesi ve buda kitabin ST’yi ne kadar özgür bıraktığının bir kanıtıdır. Bölümün sonunda ise Calebros’un Camarilla’nın Altı Geleneği’ne ek olarak koyduğu geçici kurallar var. Şehir, 99’un yaz aylarında gerçekleşen, devasa bir savaştan yeni çıktığı için bir çeşit “olağanüstü hal” durumunda. Bu “olağanüstü hal” ve bunun getirdiği bir çok politik manevra da kitabın macera bölümünün neredeyse hepsini kapsıyor. Ayrıca bütün bu kaos içinde Maskeli Balo’nun nasıl korunduğu da çok güzel anlatılmış. The Face of the City “Sen benim canavar olduğumu mu sanıyorsun? Etrafına bak ve ‘bu şehir beni ele geçiremedi.’ de bana!” -Sven Hassel, Monte Cassino Vampirler gibi sosyal olmak zorunda olan yaratıkların en çok sevdikleri terim: Metropolitan. Eğer ki kan ile besleniyorsanız, tabii ki etrafta çok fazla insanın yani avın bulunması gerekir. Ama New York City gibi büyük bir şehrin nüfusu kadar sürprizleri de boldur. Kitabın bu bölümünde şehrin Five Boroughs olarak adlandırılan önemli 5 “ilçesi” anlatılıyor: Manhattan, Brooklyn, Queens, The Bronx ve Staten Island. Her ilçenin kendi içindeki önemli bölgeleri ile yerleri (mesela Metropolitan Museum, Wall Street ve Madison Square Garden gibi…) ve de Kabilit’ler için o bölgenin önemi anlatılıyor. Ayrıca şehirdeki beş Tremere Chantry’sinin dördü detaylı bir şekilde anlatılıyor. Beşinci Chantry ise yine ST’ye bırakılmış. Ayrıca bu bölümde her ilçenin basit ama kullanışlı haritaları da var. (Benim özellikle hoşuma giden şey ise detaylı bir metro tünelleri haritasının oluşu çünkü Nosferatu’lar, saklanmaya ihtiyacı olan asiler ve Sabbat için birebir kullanışlı.) Bence, bu bölümün kötü bir yanı Staten Island’in, unutulmuş ilçenin, gereğinden büyük bir yere sahip olmasıdır. Zaten en küçük olan bu bölgede Kabilit’leri ilgilendiren çokta bir şey yok. Onun yerine diğer bölgelere daha çok sayfa ayrılabilirdi. Ah, unutmadan Staten Island gibi yerlerde çok iyi anarşist mekanları ve sığınakları olur. Zaten kitaptaki ana görevi de bu. All the Beautiful Monsters “I can teach you wonders, if you give me your soul.” -Moonspell, Mephisto Yeni bir kitap alınca ikinci olarak baktığım yer: NPC’ler ve potansiyel PC’ler. Kitabın bu kısmındaki karakterler Camarilla, Sabbat, Bağımsızlar ve Diğerleri olarak dörde ayrılmış. Ayrıca şehrin rahatlıkla 200 vampiri barındırabilecek büyüklükte olduğundan bahsediliyor, ki bence bu rakam biraz abartılmış. Yine ST’ye iş düşürmüşler: Beş Chantry’si olan Tremere sayıca bu bolümde çok azlar, ayrıca koskoca şehirde düzgün bir anarşist grubu da yok. Karakterler: Vampire The Masquerade: Redemption’ı oynayanların tanıyacağı Katherine Wiese (Ecaterina the Wise) ilk Camarilla karakteri. “Bir dakika…” diyor oyunu hatırlayanlar, “ama Ecaterina Sabbat değil miydi?” Öyleydi, veya belki de hiç değildi. Cevabı kitapta bekliyor. Vampire’la az çok ilgilenmiş herkesin hemen tanıyacağı ünlüler ise: Theo Bell, Camarilla’nın en pis işlere yolladığı arkonu, Calebros, New York’un Nosferatu Pro Tempore Prens’i, Aisling Sturbridge, New York High Regent’i. Ayrıca bir adette Gargoyl var, ve yine tekrarlıyorum beş adet Chantry’si olan Tremere’ler sayıca çok azlar. Sabbat’ta ise ilk karakter Camarilla işgalinden önce şehri yönetmekte olan Fransisco Domingo de Polonia. Dünyanın en büyük şehrinin Archbishop’ı yani Baş Piskoposu (Sabbat’ın dini terimlere olan özel ilgisi…) Domingo. Şehrini daha yeni kaybetti ve Sabbat şehrin hakkını hala onda tutuyor…Tabii ki geri alabilirse… Polonia’yı iki tane de küçük Sabbat sürüsü izliyor. Maalesef ST birkaç tane daha sürü yaratmazsa şehirdeki Sabbat sayısı acınacak kadar az kalıyor. (Eğer ki ST ekstra Camarilla karakteri yaratmaya karar verirse.) Bağımsızlarda ise, bir Setite, bir Assamite, iki tane Giovanni var ve maalesef hiç Ravnos yok (savaş olan yerde fazla bulunmazlar zaten). Kitabın en başında Giovanni ve Setite’lerın sayıca fazla olduğundan bahsedilmesinden dolayı biraz daha yaratmak gerekecek. Diğerleri ise 3 adet ölümlü; İkisi potansiyel avcı, birisinin ise avcı olduğu ise karakter bilgilerinde belli edilmiş. Kesin konuşmak gerekirse, Bobby Pride adlı bir ölümlü willpower puanı harcayarak yakin dövüş silahını savaş esnasında tek tur için mistik bir enerji ile doldurup ağır hasar verebiliyor. Bu güç Hunter: the Reckoning adlı oyundaki Zeal adı altında yer alıyor. Bence kitap, içerdiği toplam 41 karakterin iki katı kadar daha fazla karaktere sahip olabilirdi. Tabii ki New York rahatlıkla yüz kadar vampiri kaldırabilir ama şehrin Prens’i de nüfusun bu kadar devasa bir boyuta ulaşmasına izin vermemelidir. Kulların sayısı ne kadar artarsa sorunlar da o kadar büyür ve bu vampirlerin ezelden beridir uğraştığı bir problemdir. Şehirde ayrıca bir eksiklik de kan çizgileri’nin eksikliği. Bir adet Gargoyl dışında hiçbir şey yok. Bence şehre rahatlıkla birer Samedi ve Daughter of Cacophony karakteri eklenebilirdi. Ama unutulmaması gereken bir şey var ki o da Camarilla’nın şehri yeni ele geçirmesinden dolayı henüz diğer Camarilla vampirlerinin burayı pek güvenli bulmayışı. Çünkü New York savaşında birçok Fildişi Kule vampiri Sabbat’ın dişlerine ve bazen de kendi dostlarının çıldırmış pençelerine kurban gitmişti. Lanetlilerin bu hareketi dikkatli olmak üzerindeki titizliklerinden ileri gelmektedir. Ayrıca, karakterlerin çoğunun 13 ile 10uncu Kuşak arası, standart oyuncu karakterlerinden üstün vampirler olmalarına rağmen çoğu direk oyuncu karakteri olarak kullanılabilir durumda. Conspiracies “Binlerce düşmanın kılıcı, Daha keskin değildir, En iyi dostumun kaleminden.” -Guy de Maupassant, Le frere Bu bölümün nelerle ilgili olduğu zaten adından belli. Şehrin maceraları, şehirde kim kime takmış durumda, Yeni Prens kim olmalı ve kim olmak istiyor gibi şeylerin anlatıldığı bu bölümde önemli bir kaç kısım var. Birincisi; şehirdeki vampirlerin, diğer büyük şehirlere (Londra, Viyana gibi) oranla genç olmalarından dolayı oyuncu karakterlerinin kendilerine bir isim yapma, hatta Camarilla’nın birçok makamından birine gelmeleri olasılığı. Bence kitabın bu kadar serbest ve açık uçlu olmasının en önemli nedeni de budur. Karakterlerin sahiplenebileceği ve kendi krallıklarını kurabilecekleri bir şehir. Zaten bu bölümün ilk yarısında da, her ne kadar biraz kısa olsa da, bu irdeleniyor. İkincisi ise Şehrin Altındaki Şey. Birçoğunun Tzimisce Antediluvian’ı olduğunu düşündüğü şey. Tabii ki alışılagelmiş “gizemci” White Wolf stilinden dolayı bu şeyin ne olduğu direk söylenmiyor ama daha önce de belirttiğim gibi Klan Romanlarını okumuş olanların da bildiği bu şey muhtemelen Tzimisce Antediluvian’ıdır. Pek tabii vücut gibi bir şeyden yoksun, hatta vücudundan arınmış, New York’un o ünlü kanalizasyonlarına yayılmış, ölü veya canlı olduğu bilinmeyen, insan üstü birleşik bir bilince sahip olan bir şey. Bunun ne olduğunu bilen yaratıklar muhtemelen bir veya iki tane çok eski ve haliyle güçlü vampir olabilir. Direk isimleri ve kişileri vermiyorum, kitabı alanlar okurken biraz heyecanlanmazsanız kendimi suçlu hissederim. Bu kısmın devamında bu şeyin ne olabileceği hakkında Tremere’lerin teorileri ve bir kaç tane yine bu vücutsuz oluşum ile ilgili macera fikri var. Bunları bir kaç tane daha macera fikri izliyor. İlki, daha önce bahsettiğim ölümlüleri kapsıyor. Tabii ki de bildik “ölümlü avcı – ölümsüz av” hikayesi gibi görünüyor ama vampir oyuncular için bir kaç tane ahlaki karışıklığa neden olabilecek bir hikaye. [Sistematik konuşmak gerekirse, insanlık (humanity) puanı kaybı ve bunun gibi şeyler.] Diğer maceralar ise sadece fikir olarak anlatılmış: Klasik Asiler Camarilla’ya karşı, Polonia ve Sabbat sürüleri ve bir kaç tane gotik romans fikri. Bence özellikle Antediluvian hikayelerini seven birisi için Tzimisce’nin varlığı bile güzel bir unsur. Ayrıca ilk bölümdeki, karakterlerin kendilerine isim yapabilmesi olayı bence kitaba çok iyi oturmuş. Telling the Tale “Ve bu hikayenin başlangıcı olmadığı gibi sonu da olmayacaktır.” -Clive Barker, Weaveworld Burası dördüncü bölüm ile birleştirilmiş olması gereken bir bölüm. Bunu daha önce de belirtmiştim ve bu bölümün sadece altı sayfadan ibaret olması da bunun bir göstergesi. Güzel ve mantıklı bir altı sayfa ama yine de altı sayfa! Bu bolum ST’lerin bir NY macerasını (özellikle uzun süren birini) nasıl düzenlemeleri gerektiği üzerinde duran bir bölüm. (Bir oyuncu grubu içindeki çekişmenin oyuna aktarılması, yeni karakter yaratımı gibi) Ama bölümün en çok üzerinde durduğu olay ise şu: “Karakterler, karakter kağıdındaki noktalardan çok daha fazlalardır.” Burada direk olarak rol yapmanın önemi üzerine basmış Achilli. Zaten Vampire: the Masquerade’in ana teması da “kişisel bir korku ve dehşet oyunudur” bildiğimiz gibi. Benim için buradaki en önemli laf “kişisel” lafıdır. “Dün gece yatağa insan olarak girmiştim, bu gece ise sokaklarda insan kani için avlanıyorum.” olayı, hiç bir kitabın açıklayamayacağı derecede üstün ve ahlaki açıdan delirtici bir durumdur. Savaş anları tabii ki her oyun gibi V:tM’nin de büyük bir parçasıdır, çünkü vampirler çekişmelerle dolu bir dünyada yaşamaktadırlar. Ancak V:tM oyunun bence en zor sahneleri sosyal interaksiyonun had safhada olduğu anlardır. Herkes “ben Kuvvet’imi bir arttırıp, önümdekine dalıyorum” diyebilir ama cidden çok az oyuncu rol yapma oyunlarındaki şahsi ve çevre ile olan ahlaki çekişmelerinin farkındadır. Mesela sadece Yol bile her şeyi değiştirebilir. İnsanlık Yolunu almış bir karakter için birisini soğuk kanlılıkla öldürmek (hatta kazara ölümüne sebebiyet vermek) çok zor bir tecrübe olurken, diğer bazı Yollar, vampirlerin kendilerinden güçsüzleri öldürürken duygu hissetmelerini bile günah olarak gösterir. Benim Karanlıklar Dünyam’daki New York Christof: V:tM Redemption oyununun esas karakteri Christof Romuald resmi olarak sadece bir WW Vampire kitabında yer alıyor, o da yine bir Justin Achilli kitabi olan Clanbook: Brujah Revised. Kitapta Christof’tan ölümsüz doğası ile iç hesaplaşmasını yapmış bir vampir olarak bahsediliyor. Tipik söylentisel WW tarzında, onun New York Prens’i veya Londra Baş Piskopos’u olduğu söyleniyor ama ikisi de mantıksız söylentiler. NY Prens’inin kim olduğu, en azından şu an için, biliyoruz ve Londra Prens’i ise Queen Anne. Oyunun üç adet sonu olduğu için (humanity skorunuza bağlı üç son) Christof’un ne olduğu tam olarak belli değil, ama benim New York’umda Christof ona en çok yakışacak yerde: Inconnu’ye üye olmuş bir Monitor. Vampirlerin iç savaşları Jyhad’ı arkasında bırakmış, sonsuz aşkı Anezka ile birleşmiş bir Brujah Monitor. Sabbat zamanında (benim WoD’umda 1996) New York’taki yaşlı bir Tzimisce’yi öldürüp Anezka’yı kurtardı ve aşkı Anezka ile halen New York’un kuzey bölgesi Upstate New York’ta saklanmaktalar. Daha sonra Inconnu onunla bağlantıya geçti ve Christof, onların düşünce şeklini beğendiği ve Cihad’da bir piyon olmamayı seçtiği için bu gizemli birliğe (eğer ki birbirinden bu kadar ayrı, çok güçlü ve eski olan bu yaratıklara bir birlik denebilirse) katıldı. Sabbat: En azından bir düzine Sabbat lazım bu koca şehre. Polonia çok iyi politik bir oyuncudur ve birkaç genç Camarilla vampirini Sabbat’a çevirmiş olma ihtimali yüksek. “Camarilla’nın sana vermeyi reddettiği şeyi sana burada verebilirim.” tipi bir söz, genç bir vampir için oldukça cezbedicidir. Büyücüler: Bu kadar devasa ve gelişmiş bir şehir bana sadece tek bir şeyi çağrıştırıyor: Teknokrasi. “Her şey düzenli, her şey kontrol altında.” Veya en azından onlar öyle sanıyorlar. Burunlarının ucundaki bir Vampir İç Savaşını göremediler ama biliyoruz ki Maskeli Balo çok iyi işleyen bir sistemdir (en azından kullanıldığı zamanlar). Sabbat zamanlarında bile Vampirler Maskeli Balo’nun Sabbat versiyonunu kullanarak, bu güçlü teknolojik büyücülerin gozlerinden uzakta kalmayı başarabildi. Sonuç olarak hiç bir vampir, güneş ışınlarını kullanabilen bir silahla karşılaşmak istemez. Bunun dışında (ki bunların hepsi yakında bir Büyücü: Yükseliş yazısında kafanızda daha iyi şekillenecektir) New York gibi gotik alt kültürüne hala ev sahipliği yapan bir metropolde bir kaç tane Hollow One veya Orphan olma ihtimali yüksek. Ama Teknokrasi’nin her yeri gören gözlerinden uzak durmak için sadece müziklerini dinleyip, gotik klüplerinden fazla çıkmamaktadırlar. Onlar için de en iyisi bu, sonuç olarak kim bilebilir gecenin nasıl şeyler sakladığını? Kurtadamlar: Van Cortlandt Park (Kuzey Bronx), ünlü Central Park ve Staten Island. Vampirler genelde buraları fazla ziyaret etmezler. Bazı şeyler vardır ki, kan emen, gözleri ile emredebilen ve bir şarjör Uzi kurşunu yiyip hala gülümseyebilen vampirler bile onlardan korkarlar. Lupines. Kurtlar. Zamanın başında beri vampirlerin baş düşmanları, ve binlerce yıl sonra hala aynı ilkel güdülerle onları avlamayı seven, üç metrelik savaş makineleri. Bu bölgeler, benim NY’umda Kurtadam hükmü altında. Şehirdeki üstün kabile tabii ki Glass Walker’lar fakat büyük bir şehrin pisliği ve yitikliği içinde rahatlıkla barınabilen Bone Gnawers’da şehirde yok değiller. Ayrıca Staten Island’a da bir kaç tane daha kurt adam koyulabilir. Yine de NY gibi devasa bir şehirde kurtadamların sayısının çok olması, hatta az olması bile beklenemez. Zaten o az olan kurtadamlar bile Vampirleri şehrin bazı yerlerinden uzakta tutmaya yetiyor, ama yinede böyle büyük bir şehir sadece çaresiz ve delirmiş kurtadamlara ev olabilir. Avcılar: Şu aralardaki şahsi favorim, Avcılar. Zavallı insancıklar bir anda etraftaki canavarları, kıl dolu devler olsun, yürüyen ve konuşabilen cesetler olsun, her türlü insanüstü, bu dünyada olmaması gereken yaratımları görebiliyorlar. Hunter: The Reckoning adlı oyunun kahramanları bu insanlar, bir amaç, bir intikam ve bazen de bir yardım içgüdüsü ile gecenin ve karanlığın canavarları ile yüzleşmeye kalkışıyorlar. Güçlerinin nereden geldiği bir sır ama kesin olan bir şey var onların kafasında: Bu yaratıklar ya yok edilmeli yada kurtarılmalılar. New York, avcılar için cennet sayılmaz (nede olsa bir Camarilla şehri ve Maskeli Balo’nun borusu ötüyor) ama yinede böyle büyük bir şehirde bence en azından yarım düzine avcı olabilir. Kitapta zaten bir kesin, iki tanede potansiyel avcıya yer verilmiş (her ne kadar birisi tekerlekli sandalyeye mahkum bir felçli olsa bile. Avlanmak demek sadece pompalı tüfeği alıp bir vampirin ağzına tıkmak değildir pek tabii ki). Özellikle intikam duygusu ile hareket eden avcıların çoğunlukta olması daha muhtemel gibi. Nede olsa vampirlerin kurbanları arkalarında ağlayan sevgililer ve oğullar bırakıyorlar… Diğerleri: Hayaletler, Değişkenler, hatta Mumyalar ve daha bile özel, daha gizemli yaratıklara ev sahipliği yapabilir NY. Sonuç olarak bu şehirde rahatlıkla okültle kafayı bozmuş hatta ve hatta alt boyutlardan bir şeyler çağırabilmiş deli birisi bile olabilir. Veya her zamanki favorim: İnsanlar. Her türlü kötülüğün kaynağı insanlardır. Tecavüzcüler, gaspçılar ve katiller…Her şeyin her türlüsü insanlar arasında bulunabilir. Bazen, insanlar o derece bozulmuş ve basitçe kötü olabilirler ki bir vampir bile onları anlamakta zorluk çekebilir. “Ama kim takar onları anlamayı, onlar sadece av.” mantığı da vampirler arasından özellikle Sabbat’ta yaygın bir mantıktır. Yine de bir insanin yapabilecekleri en yaşlı vampiri bile şaşırtabilir. Son Söz: -Almaya değer bir kitap. 18$ olmasından dolayı ve Türkiye’de bulma ihtimaliniz sıfıra yakın olduğu için, netten hatta amazon.com’dan bulmanızı öneririm. Bayram harçlığı, doğum günü parası veya bir şekilde edinilmiş biraz para ile bir Vampire kitabi almak istiyorsanız, ve de bir şehir kitabı almak ilginizi çekerse, öneririm. -Justin Achilli, daha önce Brujah Klan kitabında da yaptığı gibi, hem iyi bir is çıkardı hem de birçok tartışmalara neden olan bir iş çıkardı. Daha önce Brujah klan kitabi için “Muhteşem, Brujah’ı basit deri ceketli punk olmaktan çıkardı” yorumları ile “Yine hala ayni, basit, tek yönlü, stereotipik Brujah bunlar.” yorumları eşit sayıda idi. Ve ben de ikinci yorumu yapan tarafta idim, ta ki bu kitabi yazan insani roleplay yaparken görene kadar. O zaman anlamıştım Brujah’nın ne olduğunu ve nasıl bir şekilde düşündüklerini. Fakat New York By Night hiç bir tartışmaya yer vermeyecek kadar iyi bir kitap. -Kitap direk oyuna hazır değil. Daha çok, şehrin iskeletini anlatan bir kitap ve oyuna hazır olması için ST’nin biraz çalışması gerekiyor. Az sayıda NPC var ve bence biraz daha detaylı bir kitap olabilirdi. Ama yinede çok sağlam bir kitap. Hem içerik hem de görsel açıdan diğer kitapların üstünde. -Bu kadar met ediyorum ama alacağınız şey bir şaheser de değil. Aman bir Veil of Night beklemeyin. -Aklıma gelmişken biraz kitap tavsiye edeyim: Clanbooklardan Malkavian, Assamite (kesinlikle!) Salubri (Dark Ages) ve Tremere şahsi favorilerim. Constantinople (Dark Ages), Montreal, Chicago, Jerusalem (Dark Ages) ise By Night serisi favorilerim. Onun dışında Guide to Camarilla ve Sabbat’ta onlara verilen paraya değerler. Dark Ages antolojisi Dark Tyrants, Hunter antolojisi Inherit the Earth ise tavsiye edilesi kısa hikaye romanları. -Biliyorum yazı biraz fazla uzadı, ama basit bir kitap yorumu yapmaktan öteye gitmek istemiştim, ama illaki de bir not istiyorsanız, 10 üzerinden 8.75 veriyorum diyebilirim. Neden böyle bir not verdiğimi sormayın işte, 5 senedir durmadan DM olunca böyle garip oluyor insan. -Bir dahaki sefere kadar, hoşçakalın ve bağnazlara kulak asmayın. Bırakın köpekler havlasın, biz kurtlar çıkalım uluyalım asaletimizi aya karşı. Teknokrasi: (Technocracy) Teknolojiyi büyü ile birleştirebilmiş Büyücü grubu. Amaçları, klasik Büyücüleri ve doğaüstü ve doğadışı olan yaratıkları yoketmek olarak kısa ve basitçe özetlenebilir. Kara El: (Black Hand) Sabbat’ın kendine yakıştırdığı isim. Cihad: (Jyhad) Vampirler arasında yaratımdan beri perdeler arkasinda olan çekişmenin ve sürtüşmenin bir diğer adı. Ağır hasar: (Aggravated [aggro] damage) Sistematik olarak konuşmak gerekirse en bela zarar çeşidi. Acıtır ve kurtulması zordur. Mesela güneş ışığı ve ateş… Gözlemci: (Monitor) Inconnu vampirlerinden, bir şehri gözlemleyen ve kendini ile Inconnu’yu gizli tutan, şehrin vampirlerinin işine karışmayan, genelde çok güçlü ve eski vampire verilen ad. Güç oyuncusu: (Power Player) Sistematik olarak: Stat’ları çok yüksek olan, yaşça ve güçce önemli karakter. Rol olarak: Bir şehir/bölge veya Dünya’yı etkileyebilecek güce sahip vampir. İnsanlık yolu: (Path of Humanity) Standart V:tM Camarilla ve/veya yeni oyuncu yolu. Kan çizgisi: (Bloodline) Antediluvian’ı olmayan, tarihte bir şekilde kendi disiplin ve zayıflığını belirlemiş olan vampir “ailesi.” Samedi, Daughters of Cacophony, Serpents of Light vs vs vs. Bir çeşit küçük Klan denilebilir. Bir sonraki yazıda detayları ile inceleyecegiz. Yol: Vampire oyunlarında, karakterin izlediği ahlak ve mantık seçimi/yolu. Path of Paradox, Path of Humanity, Path of Power and Inner Voice… Fildişi Kule: (Ivory Tower) Camarilla’nın kendine yakıştırdığı isim. Antediluvian: Caine’in torunları, Klan yaratıcıları. 3. Kuşak Vampirler.   Yazan: Onur “Scorpion Shard” Karaağaçlı

Devamını Oku »

Vampire: İzmir by Night (Bölüm 4)

  İZMİR GECELERİ Kısım 4: Güller Kan İle Islansın Hiçbir şey uzağımızda değil. ~~~ ‘O’nun bir anda gölgelerin içersinde yer değiştirdiğini görüyorsun, ~~~ Esen meltemle beraber fısıldadığını duyuyorsun, ~~~ Her kâbusunda üzerindeki korkunç etkisini hissediyorsun. ~~~ Dünya ne kadar bize aitmiş gibi dursa da ~~~ Aslında uğursuz bir soy yaşıyor üzerinde, ~~~ Unutulmuş korkular aldatıcı suretleriyle bu uğursuz soyun üzerini örtüyor ~~~ Ve saklı olan her gerçek altında derin bir gizem besliyor. ~~~ Gölgeler şimdi seni çağırıyor. ~~~ Onlara cevap vermeyecek misin?  Brujah Erdinç, Tremere Cem ve Nosferatu Tevfik, Çilek’in köşkünün arka kısmında iki polisi etkisiz hale getirmişlerdi. Cem’in görünüşü itibariyle -burma bıyıklar, topsakal, uzun saçlar…- kendisini polis memuru olarak tanıtması abes kaçardı.  Bunun için Tevfik’in verdiği bir sivil polis kimliği ile yetindi. Erdinç ile Tevfik ise ara sokaklardan birine götürdükleri iki polisin giysilerini giyerek silahlarını ve kimliklerini aldılar. Baygın polisler ise yıkıntı halinde bir evin bodrumuna atılmıştı. Arasokakta polislerin kıyafetlerini giyinirken Tevfik ayrıca  vampirik özelliği sayesinde giysilerini aldığı polisin yüzünü adeta okuyarak o yüzü kendi yüzü ile benzeştirmişti. Bu doğaüstü güç sayesinde vampir; yüzünü görünmek istediği herhangi birinin yüzüne benzetirdi. Bu transformatik bir etki değil, aksine zihinsel etki yaratan bir durumdur. Öyle ki; vampiri görenler, onun gerçek yüzünü inkâr ederler ve vampirin yüzünü, zihinlerinde görmek istedikleri biçimi ile kabullenirlerdi. Bu biçimsel inkâr durumu, tıpta çeşitli hastalıklara tekabül ediyor olsa da vampirler bu efsanevi güçlerini ‘Binlerce Yüzün Maskesi’ olarak isimlendirmişlerdi.  ************************ Tevfik,  Erdinç ve Cem hızla köşkün kırılan kapısına doğru ilerlemekteydiler. Bu esnada etraftakilere de fazla yaklaşmıyorlardı. Fazla şüphe uyandırmamalıydı. Ta ki… Ta ki köşke on adımdan daha az mesafe kalmışken ileriden bir alman kurdu eğitmeninin elinden kurtulup onlara doğru hırlayarak koşana dek! Köpek hırıldayarak onlara yaklaşmaktaydı ki bu birdenbire Brujah Erdinç’in kenara fırlamasına, sebep olmuştu. Ölümlü olduğu zamanlardan bu yana Erdinç’in köpeklere karşı müthiş bir korkusu ve içgüdüsel atağı vardı. Vampirsi içgüdüleri ona önce buradan hızla kaçıp kurtulmasını söylese de sonradan Erdinç bu düşünceye haklim olmayı başardı. Bir anda irileşmiş köpek dişlerini etrafındakilerin gözlerinden gizlemeyi ise son anda elini yüzüne götürerek başarabilmişti. “Sakin ol yavrum. Sakin ol güzelim. Otur bakalım” Sözleri söyleyen alman kurdunun eğitmeni değil Tevfik’ti. Nosferatu’ların sahip oldukları vampir doğası onları hayvanlara karşı hissiyata ve empatiye yönlendirmişti. Şimdi ise alman kurdu hırıldamayı bırakmış, gözlerini Tevfik’in gözlerinden ayırmaksızın onu izlemekteydi. Tevfik ise boğazından kısa kısa köpek inlemesine benzer sesler çıkarmaktaydı. Bunu hayvan ile daha rahat anlaşması için yapıyordu. Etrafındakilerin şüphelenmemsi için ince bir sırıtışı da yüzünden eksik etmemişti. Sonra eğitmen koşarak alman kurdunun yanına geldi, onun kalın ipini tekrar tutarak oradan uzaklaştı. “Pardon beyler, kusura bakmayın…” Sonra kapıya gelen üçlü kapıda bekleyen polisleri gördüler. Onlar yaklaşırken yeni yeni kendisine gelebilen Erdinç, Cem ile Tevfik’e ‘bana bırakın’ anlamında hafif bir işaret çaktı. Sonra polislere doğru biraz daha hızlı ilerlemeye başladı. “Beyler, ben Konak merkez karakolundan Ahmet Saran. Arkadaşlarımda bizim karakoldanlar. Şükrü Bilgin ve Necat Vuran. Elimizde Çilek Karahan hakkında birtakım bilgiler mevcut ve köşkte olan biteni araştırmak amacıyla içeri girmemiz gerekiyor. Köşke bizden önce girenlerle beraber çalışacağız.” Erdinç bunları söylerken sıradan konuşma tavrından oldukça uzak gibiydi. Kişiliği, duruşu ve hatta sözlerindeki etkileyicilik adeta güçlenmişti. Üzerinde polis kıyafeti bulunmayan Cem elini bıyıklarında gezdirirken bunu fark etmişti. Erdinç doğaüstü etkileme gücünü kullanıyor olabilirdi. “Pekala, buyurun beyler. İçeride iki araştırma grubu daha var. Eldiven takmayı unutmayın içeride.” “Tamam, sağolasın.” diyen Erdinç, arkada bekleyen Cem ile Tevfik’e içeri doğru bir baş işareti yaptıktan sonra polislerin arasından içeri doğru geçip gitti. ************************ Üçlü, ön kapıdan hızla içeri girdiği sırada, köşkün etrafını tutan polisler, aniden yere devrilmiş meslektaşlarına doğru koşmuşlardı. Çağlar sırtüstü yatmış yumruk yaptığı elleriyle yeri döverken polisler o tarafa ulaşmış ve yerde hareketsiz ve baygın yatan polisleri ayıltmaya uğraşıyorlardı. Bu esnada iki poliste Çağlar’ın yanına yaklaşmaktaydı. O tarafa doğru hızla yaklaşırlarken aralarında konuşmaktaydılar. “Kaldıralım şunu yerden Mustafa. Hadi!” dedi ilki. “Dur Mansur abi ne yapıyosun? Adama baksana. Tutup kaldıramazsınki şimdi bunu yerden, deli gücü var adamda sanki, nasıl dövünüp duruyor görmüyor musun? Şu haliyle ikimizi de savurur öteye alimallah.” Mansur Güral, Mustafa Şen’den yaşça büyük sayılırdı. Otuzlarında bir adamdı, Mustafa ise henüz yirmilerinin ortalarındaydı. İkili Çağlar’a doğru ilerlerken Ardından Mansur Güral silahını çekti, yerde kahkahalar atan Çağlar’a doğrulttu. Çatık kaşları ile ona bakıyordu. Yüzünü karartmıştı… “Kalk lan ayağa zibidi herif! Kalk!” dedi yüksek bir sesle. Silah dosdoğru Çağlar’a bakıyordu. Çağlar başındaki polisi görünce gülmesini biraz azalttı. Ama yine de gülüyordu. Malkavian yavaşça yerden doğruldu. Çömerek onları izlemeye koyuldu, ellerini karnında birleştirmişti. “Kalk dedim sana! Dalga mı geçiyorsun lan bizimle!” Çağlar iki polise birden bakmaktaydı, ayağa kalkmıştı şimdi. “Buyurun, ne vardı?” dedi gayet sakin bir ses tonuyla. Demin yerde abartılı hareketler yaparak kahkahalar atan birinden hiç beklenmeyecek bir ses tonuna sahipti şimdi. “Bizimle merkeze geliyorsun genç. Ellerini uzat bakalım” Polis memuru sözlerini söylerken bir taraftanda elindeki silahı kullanarak Çağlar’ın ellerini uzatması için kendi önüne doğru işaret yapıyordu. Çağlar üstünü başını silkeledi. İki elini öne uzatmışken geride bekleyen polise, Mustafa’ya odaklandı. Bu odaklanmayla beraber Mustafa’nın zihni ile kendi zihni arasında bir bağlantı kurmuştu Çağlar. Polise odaklandığında açık yeşil gözleri adeta onu içine hapsetmişti. Çağlar polisi izlerken başını hafifçe sağa kaydırmaya başladı Ve senkronize olarak polisin başı da sola doğru kayıverdi! Çağlar bakışlarıyla adeta polisin zihnini avuçları içine almıştı. Deliliğin yapışkan ağına polisi saran Malkavian örümcek misali, polisin zihnine alışılagelmişin ötesinde düşünceleri deliliğin ağlarıyla dolamaya başladı.  ‘Şu köşkün duvarında yazanlara baksana. Neden orada yazanları okumuyorsunuz? Orada bir şeyler yazıyor dostum. Hatta seninle oldukça alakalı şeyler yazıyor dikkat edecek olursan. Neden gidip oraya bir bakmıyorsun? Orada yazan şeyler tanıdık biri tarafından senin için yazılmış olamaz mı?’ Mustafa birkaç gündür evinde ailesiyle sorunlar yaşayan birisiydi. Karısı ile arası birkaç gereksiz mevzu yüzünden bozulmuştu. Bir süredir konuşmuyorlar, hatta birbirlerinin yüzüne bile bakmıyorlardı. Birkaç gündür biraz depresif olduğu göze çarpmaktaydı zaten. Malkavian Çağlar Mustafa’nın zihnine girerek bunu görmüştü. Ve şimdi bununla oynuyordu. Mustafa için her şey bir anlıktı sanki. Çağlar’ın bakışları kendi bakışları ile çakışmıştı, sadece birkaç saniyeliğine. Sonra zihnine farklı, çok farklı düşünceler girivermişti. Polis memuru elini önce alnına götürdü. Dudaklarını sıkarak eliyle gözkapaklarını oğuşturdu. Ardından bakışlarını köşkün duvarına çevirdi. Evet, orada bir yazı vardı. Kimsenin değil ama Mustafa’nın gözünde görülebilen bir yazı. Bir çeşit halüsinasyon sanki; ‘Mustafa, bırak artık peşimi! Bırak da kurtulayım senden! Seninle mutlu değilim, anlamıyor musun! Duygu’ Mustafa yazıyı görünce adeta şoke olmuştu. Donakaldı ve aslında hiçbir yazının yazmadığı duvarı incelemeye başladı. Uzunca bir süre bu böyle devam etti. Bu esnada Çağlar diğer polis ile konuşmaya başlamıştı. “Polis kardeş, tamam beni tutuklayın. Ama ben suçlu değilim bunu da bilin. Size gerekli açıklamayı merkezde zaten yaparım. Benim için fark etmez.” Sonra yeni görüyormuş gibi başını arkada duvara odaklanmış polise çevirdi. “Birader. Elindeki silahı yerine sokta, bak şu polis arkadaşın durumu pek iyi değil gibi. Öylece mal mal duvara bakıyor.” Polis memuru Mustafa Şen’in aklında şimdi inanılmaz anlam karmaşaları vardı. Düşüncelerini bir türlü sabitleyemiyordu. Zihnindeki kaosa dur diyemiyordu. Saplantıları bir bir harekete geçiyordu adeta. Onun bilinçaltının derinlerinde yatan saplantılı fikirlerinin hepsi bir bir su yüzüne çıkıyordu. Bununla birlikte duvarın üzerindeki yazılarda bir bir artmaya başladı… ‘Seni sevmiyorum Mustafa! Duygu.’ ‘Seninle yıllarca birlikte olmakla hayatımın hatasını yaptım Necla’ ‘Seni aldattım Mustafa. Hem de defalarca! Çocuğumuz Serdar… O senden değildi! ’ Polis memuru, duvarın üzerinde eşi Duygu’nın yazdığı yazıları görüyordu. Bu yazılar tüm duvarı kaplıyordu neredeyse! “Hayır. Olamaz. Bunu bana yapamazsın Duygu!” Mansur, Çağlar’ı bırakarak Mustafa’nın yanına gitti. Bir Mustafa’ya birde Mustafa’nın faltaşı gibi açılmış gözleriyle bir uçtan bir uca izlediği duvara bakmaktaydı. “Mustafa neler oluyor oğlum. Kendinde misin? Nereye bakıyosun öyle?” dedi Mansur. “Abi. Bunu bana nasıl yapar! Anlamıyorum. Bu yazılarda ne böyle?” diyebildi zorlukla Mustafa. Sesi kırılgan bir tonda çıkmıştı. Mansur’un cevabı ise basit ve netti. “Ne diyorsun Mustafa. Ne yazısı. Duvara bakıyorsun. Duvarda da hiçbir şey yazmıyor.” Mustafa artan yazılara bakmayı reddediyordu artık. Boğazında bir şey düğümlenmişte konuşamıyordu sanki. “Nasıl yazmaz abi, görmüyor musun? Neler neler yazmış Duygu benim hakkımda!” diyebildi ancak. “Ne Duygu’su. Saçmalama allahını seversen Mustafa. Birde seninle uğraşmayalı gözünü seveyim.” Mansur bu durumdan sıkılmaya ve Mustafa’ya sinirlenmeye başlamıştı. Tüm bu işlerinin arasında birde eşiyle ilişkisinde sorunlar yaşayan Mustafa ile uğraşmak… Hemde gece vakti. Bu hiç oluruna gelmiyordu. Mustafa’nın sesi ise birden incelmişti. Dudakları titriyor, gözlerinden yaşlar akıyordu. Bu tip durumlarda fazla hassas biri olduğu kabul edilmeliydi. “Abi. Olamaz abi. Duygu bunu bana yapmamalıydı. Benim gibi adama yapılır mı bunlar abi? Düşündüklerimin hepsi doğruymuş işte!” “Mustafa bana baksana sen!…” Mansur tam bunu söyleyip Mustafa’yı kendine çekmişti ki, Mustafa’nın yere bakan gözleri ona döndü. Mansur’un silahına… Mansur onu kendisine çevirmişti ki Mustafa ani bir hareketle silahı Mansur’un elinden kaptı. Kolunu ondan kurtararak birkaç adım geri attı. Tek eliyle yaklaşmaması için Mansur’a işaret yaparken diğer elinde tuttuğu silahı şakağına dayayan Mustafa hırsla soluyarak, delice haykırmaya başladı. “Ben bu utançla yaşayamam abi. Benim gibi adama bunu yapmayacaktın Duygu!” Son sözünü söyler söylemez Mustafa şakağına dayadığı silahın tetiğini çekti! Bir anda bütün sokak kurusıkı kurşunun çıkardığı güçlü ses ile inledi. Mustafa’nın bedeni yere devrildi. Suratı adeta paramparça olmuştu. Kaldırımın üzeri bir anda kan gölüne döndü! “Kabul etmeliyim ki biraz fazla saplantılıydı.” dedi Çağlar. Yerden deri ceketini aldı, eliyle tek omzuna astı. Polisler bu beklenmedik olay ile kendilerini yeni bir kargaşa ortamının içinde bulmuşlardı. Çağlar ise kargaşadan faydalanarak sokaktan uzaklaştı ve gitti… Arkasından bakan bile olmadı… ************************ Köşk adeta bir saray yavrusuydu. İçerisi inanılmaz bir entelektüel zevk ile döşenmiş, her bir eşya, her bir tablo adeta birbirleri ile uyum içerisinde bulundukları yerlere yerleştirilmişti. Erdinç ve Cem daha önce köşkün içine girmişlerdi. Tevfik ise ilk kez giriyordu ve açıkçası burası pek hoşuna gitmemişti. Leş ve rutubet kokan lağımlar onun için daha idealdi. Böylesi bir yer onun içini ferahlatmaz aksine, onu kurutur yok ederdi. Tevfik hoşnutsuzluğunu belli etmek için devamlı burnundan ve boğazından hoş olmayan sesler çıkartmaktaydı. Erdinç kısık bakışlarla bir süre Tevfik’i izledikten sonra yapmakta olduğu şeyi bırakması için bir işaret yaptı. “Önce bi kamera görüntülerinin saklandığı bölüme gidelim. Bakalım oradan ne tip bilgiler elde edilmiş. Sonra da Çilek’in kaçırılışına dair başka bir iz varmı yokmu ona bakarız. Peşimize düşen bu adamlar tam olarak kimdirler neyin nesidirler açıkçası çok merak ediyorum.” Sonra köşkün ana holünden spiraller çizen merdivenlerden ikinci katın asmalı bölümüne geçti grup. Etrafta geniş sütunlar ve bir sürü giriş göze çarpıyordu. Mermer zemin üzerine kırmızı mavi halılar sıra sıra serilmiş, hollere girişte bu halıların üzerine yine geniş ve doğu usulü görünüşüyle oldukça detaylı işlenmiş kalın halılar gözükmekteydi. Üçlü öncelikle kamera kontrol odasına girdiler. Burada bir adet polis görevliydi ve görüntü arşivlerinin başında bekliyordu. Görevli polis görüntü kayıtlarını incelemeleri için gruba verdi, kendisi odadan bir süreliğine ayrıldı. Görüntü kayıtlarını izleyen grup Range Rover marka cipin ön kapıyı parçalayarak içeri girdiğini gördüler. Sonra parçalanan kapıdan üç beş kişi içeri girmişler ve cipten çıkanlarla birlikte önkapıya ilerlemişlerdi. Kapıyı önce kırmayı deneyen grup bunu beceremeyince kapının önüne bir patlayıcı yerleştirmiş ve bununla kapıyı açmıştı. Bu esnada köşkten dışarı köpekler salınmış bu köpeklerde birer birer öldürülmüştü. Ön holü gözetleyen kamera köşke giren grup içeri girerken Çilek’in korumaları ile bir çatışmaya girmiş olduklarını görüntülemişti. Çilek’in korumalarını da alt etmeyi başaran grup köşkün içersine dağılmışlar ve Toreador’u aramaya koyulmuşlardı. Bir süre sonra Çilek köşkün arka kısmından üstü başı kan revan içersinde parçalanmış giysilerle yaralı ve hareketsiz olarak çıkarılıyordu. Dikkati çeken birkaç nokta vardı. Bunlardan biri köşke giren grubun M4A1 cinsi tüfeklerle içeriye girmiş olması, oldukça taktikli bir baskın düzenlemiş olmalarıydı. Bir başka nokta ise grubun kendilerine dair neredeyse hiçbir iz bırakmamış olmasıydı. Yine de görüntü baskın yapan gruba yaklaştırıldığında birkaçının üzerinde şu mistik kara el dövmesi göze çarpıyordu. Polisler bu dövmeyi yurtdışı kaynaklı olabilecek bir örgütün sembolü olarak belgelere geçirmişti. Çilek’in yakalandığı odada ise Çilek önce onlara karşı garip bir nesne kullanmayı denemiş, bunu başaramayınca da camdan atlayarak kaçmayı denemiş fakat önce çapraz ateşe alınmış, daha sonra da onunla beraber arka bahçeye atlayan üç kişi tarafından yakalanmıştı. Son ve önemli bir noktada, baskın düzenleyen grup Çilek’in kişiler eşyalarının da yağmalandığıydı. Bu da gösteriyordu ki hedef sadece Çilek değildi. Nitekim eşyalar içersinden bir kısmı ele geçirilmişti. Bunlar arasında en ilgi çekeni ise bir hükümdar asasıydı. Eski kraliyet soylularının hükümdarlıklarını simgelediği tipten, uzunluğu bir metreyi geçen asalara benzeyen gümüş bir asaydı bu. Yanı sıra pek çok kolye, değerli eşya ve kaynak ele geçiren baskıncılar bunları da yanlarına almışlardı. Sivil Polislerden birisi ile konuşan Cem adamların kim oldukları hakkında bir bilgiye sahip olmadıklarını fakat yurtdışı kaynaklı olabileceklerini, kimliklerini araştırdıklarını söyledi.  Grup bu bilgiler ışığında köşkten ayrılırken dışarıdaki kargaşada dikkatlerini çekmemiş değildi. Bir polis memurunun, silahla kafasını patlatarak kendisini vurduğu haberi kulaktan kulağa yayılırken polis memurunun öldüğü bölge şeritlerle çevrelenmişti. Grup köşkten sessizce ayrılırken köşke gelen ambulans cesedi götürüyordu. Erdinç, Cem ve Tevfik köşkten iyice uzaklaştıktan sonra bir inşaata girerek üstlerini değiştirdiler, giysileri ve kimlikleri inşaatta yakarken silahları inşaat kenarına açılmış bir kuyunun içersine attılar. Erdinç tekrar Cenk İşler’e ulaşmayı denediyse de tekrar başaramadı. Gece onlar için bitmiş sayılırdı. Tevfik’in önerisiyle üçlü lağımlara girdiler. Dar, dolambaçlı lağımda Tevfik’in sığınak bölgesine gittiler. Burada bir süre durumu kendi aralarında tartışan üçlü bir çıkış noktası aradılarsa da bulamadılar. Üçlü için gerçektende sıkı ve endişe dolu bir gece olmuştu. Neyse ki hala hayattaydılar. Gün doğumuna yakın bir saatte üç vampir gece olanları unutarak derin uykularına daldılar. Tüm olayların merkezindelermiş gibi görünseler de aslında neredeyse hiçbir şeyden haberleri yoktu. Çünkü üçlü, uykularına gömüldüğü saatlerde Camarilla, Sabbat baskınına uğramıştı ve İzmir’deki Camarilla sığınakları, başta İzmir Elizyum’u -Ege’nin bilinen en büyük vampir sığınağı- olmak üzere saldırı altındaydı.  ************************ Kenan Yılmaz silahını Çilek’in kafasına dayamıştı. Ondan konuşmasını bekliyordu. Sonra kulağına birtakım seslerin geldiğini fark etti. Boştaki elini tek kulağına götürdü, minik kulaklıktan kendisine gelen sesleri dinlemeye başladı. —–ooo—– “Kenan Bey, Camarilla hakkında öğrenmemiz gerekenleri öğrendik. Çilek Karahan’ı serbest bırakabilirsiniz.” “Peki efendim, siz nasıl isterseniz” —–ooo—– Kenan Bey ağzının hemen yanındaki minik mikrofona konuştuktan sonra başını yana yatırarak Çilek’e baktı. Yüzü gözü morarmış Toreador’u acınası bir tavırla izlemeye başladı. “Çok yazık! Konuşmayı reddediyorsunuz demek, Çilek Hanım, o halde yok oluşunuzu kabulleniyorsunuz demektir!” Alnına doğrultulmuş silahı izliyordu Çilek. Yine de ağzından Camarilla’ya dair tek bir laf çıkmamıştı. Kenan Yılmaz neredeyse yarım saattir sorgulamaya devam ediyordu fakat Çilek’in ağzından sadece şiirler ve şarkı sözleri çıkmıştı. Bunu özellikle yapıyordu, kendi direnci kırılmadan evvel Kenan’ın direncin kırmalıydı. Çünkü öfke bir barut gibidir ve kişinin içinde tuttuğu tüm yırtıcı güçleri harekete geçirir. Ve Çilek emindi ki Kenan Yılmaz içten içe onu öldürmek, yok etmek istiyordu. Ve Çilek’te Kenan’ın bu ar damarına basmaktaydı. Geçen yarım saat içersinde bunu pek çok sefer yapmıştı. Ve şimdi silah alnındaydı. Ardından Kenan Bey şöyle söyledi; “Bana; siz yok olduktan sonra bu dünyada, geride bıraktıklarınıza neler olup bittiğinin ne önemi olduğunu açıklar mısınız Çilek Hanım?” Çilek şu anda yok oluşunu kendisi için sorun olarak görmüyordu. Kendisini yakalayan bu adamların kim olduklarını da bilmiyordu ama Kenan’ın kendisine birkaç kez önerdiği ‘kurtuluş’ sözünde de herhangi bir samimiyet göremiyordu. Bu soruya da Çilek’ten cevap gelmedi. Kenan Bey açıkçası bu durumdan oldukça huzursuzlanmıştı. Boynunu hafifçe kütleten Kenan Yılmaz, adeta avucunun içersinde tuttuğu bu kadının nasıl kendisiyle dalga geçiyor olduğunu düşünmekteydi. Bu gerçekten sinir bozucuydu. “Pekâlâ, hala konuşmamakta diretiyorsunuz demek. O halde bana başka seçenek bırakmıyorsunuz…” Kenan Yılmaz silah Çilek’in alnına dayadı. Bu esnada Çilek ağzını açtı, kanayan dudaklarından dışarı şu sözler fısıltı halinde çıktı. “Atışını bekliyorum, devam et… Devam et ki, Güller kan ile ıslansın.” Dar hücrede silahın sesi defalarca yankı yaptı. Kenan Bey silahının tüm kurşunlarını Çilek Karahan’ın yüzüne boşaltmıştı. O her ateş ettiğinde Çilek’in suratında ayrı bir oyuk açılıyordu. Toreador’un kafası geriye yatmıştı ve kurşunlar suratına her girişinde başı ileri geri savruluyordu. Hücrenin içersindeki müthiş yankı bittiğinde Kenan Yılmaz boynundaki mikrofona dokundu, hücrenin kapılarının açılmasını istediğini söyledi. Birkaç dakika sonra hücrenin kapıları açıldı, içeri elleri çantalar ve malzemelerle dolu iki kişi girdi. Kenan Yılmaz kapıdan dışarı çıkarken, iki kişi torpora girerek hareketsizleşmiş Çilek’in yanına geldiler. Birisi çantasını açıp, ince, sonda benzeri birkaç metal çubuk ve elektronik gereçler çıkardı. Diğeri de çantasından çeşitli boylarda neşterler ve medikal gereçler çıkarmıştı.  Sonra operasyon başladı…   Yazan: Hakan “Eldarin” Arslan

Devamını Oku »

Vampire: İzmir by Night (Bölüm 3)

  İZMİR GECELERİ Kısım 3: Karanlık Ve Sessizlik  Onlar öyle bir zamanda gelecekler ki ~~~ Gizli olan her şey işte o zaman ortaya çıkacak ~~~ Kapkara gölgeler yükselecek ve onlar ~~~ Bir zamanlar kendilerine ait ne varsa geri isteyecekler ~~~ Ve fırtınanın dışında, kapkara bir kıyamet kopacak ~~~ Duyduğu sonsuz öfke ile onu izleyen her şeyi yok edecek ~~~ Onlar öyle bir zamanda gelecekler ki… ************************ Karşıyaka, Çiğli’nin geri taraflarında, 2. Ana Jet Uçuş Komutanlığının beş kilometre kadar ilerisinde bulunan oldukça geniş alan üzerine kurulmuş Elizyumun dış cephesi koyu toprak rengine boyalıydı ve gece olduğunda kapkara, mistik bir siluete bürünüyordu. İzmir’in eski konaklarına benzer bir mimariye sahip olan Elizyum’un ön kısmında sıra sıra balkonlar ve sütunlar göze çarpmaktaydı. Konağın köşelerinde adeta birer gözcü kulesi gibi köşeden dışarı çıkmış uzun ve bitişik ek yapılar vardı. Aynı şekilde konağın göbeğindeki geniş girişte dışarı doğru bombeliydi ve içeri giriş esnasında sağlı sollu sütunlar girişi çevrelemişti. O sütunların ardında dört kat boyunca sıra sıra camlar vardı fakat sadece ve sadece aşırı dikkatli gözler oralarda camların olduğunu görebilirdi, çünkü camlar içeriye neredeyse hiç ışık almıyor, dışarıya da içeriden hiçbir görüntü sunmuyordu. Kurşungeçirmez kapkara camlar Elizyum’un dört bir yanını sarmaktaydı. Camarilla’nın bu muhteşem üssünün oldukça korunaklı olduğu söylenirdi. Olağanüstü bir durum meydana geldiğinde burası bir sığınak olarak kullanılabileceği gibi normal zamanlarda da pek çok vampiri de içinde barındırıyordu. Prens ve konsülü de dahil olmak üzere İzmir’deki vampir toplumunun en ciddi konumlara sahip şahsiyetleri burada kalmaktaydı ve buradan doğru da bakıldığında burası güvenli olmak zorundaydı. Burası tıpkı Grek mitolojilerinde de bahsedildiği gibi, ölülerin huzur içersinde barınabilecekleri yer olan ‘Elizyum’du. Nitekim bu gece onlar için diğer gecelerde olduğundan biraz daha endişe uyandırıcı gözüküyordu. Elizyum’un etrafında zırhlı ve silahlı kimseler bekliyor, gece karanlığında pür dikkat etrafı gözlüyorlardı. Elizyum’un çevresinde belli aralıklarla Range Rover marka cipler yerleştirilmişti ve bu ciplerin içersinde ve dışarısında bekleyen kimseler vardı. Konağın içersinde ise gene gergin bir bekleyiş sözkonusuydu. Prens Hakan ve konsülü için büyük bir hareketlilik sözkonusuydu. Prens tarafından, konsülün bir saat içersinde olağanüstü toplanması kararı alınmıştı ve bu süre zarfında Camarilla’ya yönlendirilmiş olası tehlikeye dair elde edilebilecek tüm bilgiler toplanacaktı. Bunun için bütün kontrol sistemleri İzmir’i gözlemliyorlar, kapalı devre telsizlerden Elizyum’a adeta bilgi akıyordu… Şu anda Elizyum, kilometrelerce ötesine kadar koruma altındaydı, gece gelişen olaylardan ötürü güvenlik hat safhadaydı… ************************ Cenk elindeki telefona baktı. Sonra gözlüklerinin ardındaki kızıl gözleriyle etrafı derin derin süzmeye başladı. Telefonun çekmesi için manastırdan üçyüz, beşyüz metre kadar ileriye yürümek zorunda kalmıştı. Fakat şimdi neden birdenbire telefonunun bu şekilde kapanmış olduğuna bir anlam verememişti. Telefonun önünü arkasını hızlıca kontrol etti, herhangi bir bozukluk gözüne çarpmadı. Yedi Uyurlar yakınlarında eski bir manastırı aramak için buraya gelmişti. Manastırın tam yerini bulmuştu fakat henüz tam içerisini inceleme fırsatı bulamadan önce Erdinç’ten sonra da Prens’ten aldığı telefonlarla manastırı incelemeyi bırakmıştı. Manastırın bulunduğu yer, dört bir yanı toprak arazi ile çevrili, başı sonu gelmeyen açıklık bir bölgeydi. Bölge, Selçuk dolaylarındaydı ve yerleşimlere oldukça uzak bir noktaydı. Rivayetler buranın M.S. 5 ve 6. yüzyıllar arasında yapıldığı sanılan Yedi Uyuyanlar Kilisesi’nin bulunduğu söylerken bugünkü kazılarda ortaya çıkarılan abidevi yapının 4 katı görülebilmekte ve 7 kat olduğu tahmin edilmektedir fakat bu bir tahminden öteye gidememiştir. Zira yapının 4. katından sonrasına mistik bir şekilde ulaşılamamıştır. Vampir toplumu arasında bu bölge hakkında farklı kehanetler ve tahminler söz konusudur. Keşfedilen katlarında pek çok dehlizin ardı ardına sıralandığı yapı görünüşü itibariyle eskiden bir manastır olduğu izlenimini vermektedir. Cenk bir şeylerin iyiden iyiye ters gitmeye başladığını hissetmekteydi. Bunun üzerine hızla arabasının olduğu yere dönmeyi düşündü. Şimdilik buradaki araştırmalarına ara verse fena olmazdı. Kapılarında daha ciddi bir bela varmış gibi geliyordu. Arabasının yanına varan Cenk tekrar gerisine baktı Tellerle çevrilmiş Yedi Uyurlar bölgesinin gizemini ve araştırma görevini çözememiş olması onu biraz hırslandırmıştı. Cenk tekrar başını çevirmiş, arabasına atlayacaktı ki, telefonunun ekranına gözü çarptı. Ekran üzerindeki pikseller devamlı karıncalanmaktaydı. Telefona anlık uyartılar gönderiliyordu! Cenk bu duruma karşı iyiden iyide huzursuzlanmıştı. Telefonun hattını çıkardı, kırıp attı. Telefonu da gece karanlığının içinde uzağa bir yere fırlattı, hızla arabasına bindi ve tozu dumana katarak hızla Yedi Uyurlar bölgesinden İzmir merkeze doğru arabasını sürmeye başladı… Havada uzunca bir süre süzülen telefon düştüğü yerde parçalara ayrılmıştı. Kara El’in lokasyon-kontrol merkezinden konum tespiti birkaç telefona birkaç uyartı daha gönderilebildi, daha sonra telefondan gelen sinyaller kesildi. Özel bir Kara El timi Cenk İşler’i etkisiz hale getirmek amacıyla Selçuk tarafına yönlendirilmişti! ************************ Sabbat’ın gözbebeği, ‘Caine’in Kılıçları’, ‘Caine’in Seçilmişleri’ olarak tabir edilen Kara El’in inanılmaz mobilize teknoloji ile donatılmış özel araştırma birimleri İzmir’deki Camarilla aktivitelerin neredeyse tamamı üzerine bilgi elde edebilmiş sayılırdı. Özel birimler an be an birbirlerine uyarılar, talimatlar ve harekât detayları hakkında veriliyordu. Yöneylem planları ve aşamalar neredeyse hazır gibiydi. Tüm ekipler pozisyon almış sayılırdı. Birkaç saat içersinde Sabbat harekâtı başlatılacaktı! ************************ Tepesinde sürekli belli rotalara yönelen bir uydunun bulunduğu arkası geniş ve kapalı olan cipin içersinde iki kişi bulunmaktaydı. Cip Kara El örgütünün lokasyon kontrol merkeziydi ve uydu yoluyla elde edilen verilen bir araya getirilerek ana merkeze ve spesifik merkezlere gönderiliyordu.  Cipin içersindeki iki adam kendi aralarında konuşmaya başladılar. “Uyartılar kesildi.” Diğeri eline geniş kapkara bir kâğıt almıştı. Kenara geçti, elindeki kâğıdı eğip bükmeye başladı. Önce yatay tuttuğu kâğıdın sol üst ucunu belli bir açıyla kâğıdın aşağı köşesine değecek şekilde birleştiren adam, sonra aynı hareketi tersten, sağ alt ucunu kâğıdın üst kısmıyla birleştirerek yaptı. “Durumdan şüphelenmiş olmalı. Muhtemelen oradan ayrılıyordur.” Adam döner koltuğunu çevirerek ilerisindeki adama döndü. “Kodu hemen gönderelim mi? Henüz yeni bir haber almış değiliz biliyorsun.” Bu sırada adam yatay tuttuğu kâğıdın iki yanını birbiriyle birleştirdi uçta kalan kısımları içe doğru kıvırmaya başladı. “Son söylediklerini duymadın mı? Biz hattı kestikten sonra İzmir’e döneceğinden bahsediyordu. Selçuk yolundan İzmir’e geçecek işte, besbelli.” Monitörlerin önünde duran adam tek elini omzuna götürmüştü şimdi. Taşlanmış yırtık bir kot pantolon üzerine giydiği dar siyah body göğsünün ve geniş kaslı kollarının görünmesine izin veriyordu. Ön omzu ile göğsünün birleştiği yerde kara bir el dövmesi vardı. “Sen bilirsin. Bu arada Çiğli havaüssü yakınlarında da bir hareketlilik gözlemledik ama oraya gönderdiğimiz uyartılar sürekli bloke ediliyor. Orası ile daha fazla ilgilenip dikkat çekmeyelim derim. Şimdi sistemi bir süre kullanmayalım derim, başka bir noktaya geçersek iyi olur.” Kâğıt tekrar geometrik biçimlerde büküldü. Kara kâğıt şimdi kullanılmaya hazırdı. Adam eline bir kalem aldı, farklı bir çeşit mürekkebe batırarak kâğıdın üzerine bazı kodlar yazmaya başladı. Her bir kodu yazarken bir kıvrımı yeniden açıyordu. Kâğıt eski haline dönerken üzerindeki kodları, anlamlarını ve yan yana dizilimlerini anlamak daha da zorlaşıyordu. Monitörlerin başında duran adam cipin arkasına doğru yöneldi. “Basmane tarafına yöneliyoruz.” Diyerek cipten atladı, ön tarafa geçerek cipi hareket ettirdi. Kâğıt üzerine son kod yazılıp, ilk haline ettirildiğinde adam ileri doğru yöneldi. İlerideki ışıklandırma bölümüne geçerek kâğıdı bölmenin içine koydu. Spektrumu açarak kâğıdın üzerine kapkara ışık huzmesinin düşmesini sağladı. Kodları kara kâğıdın üzerinde bu şekilde görebiliyordu. Burada yazdıklarını kontrol ettikten sonra kâğıdı aldı, ilerideki tarayıcının içersine yerleştirdi ve özel birimlere birer kopyalarını gönderdi.   Yazan: Hakan “Eldarin” Arslan

Devamını Oku »

Vampire: İzmir by Night (Bölüm 2)

  İZMİR GECELERİ Kısım 2: Organize İşler Akışına bırak ~~~ Damarlarında akan kan gibi… Kameralar, odada tek başına bırakılmış beline kadar uzanan simsiyah saçları olan genç esmer bayana odaklanmıştı. Kameraların minik, kırmızı ışıkları yanıp sönüyordu. Geniş ve yüksek koltuğun üzerindeki kızın binlerce dolarlık parlament rengi yırtmaçlı gece elbisesi parçalanmış,  kan revan içinde kalmıştı. Üzerinde kurumuş kan parlament rengi giysiyi kapkara bir kire bulamıştı. Estetikten oldukça uzak bir görüntü! Bir Toreador’un kaldıramayacağı derecede üstelik! Dört tarafı kapalı rutubetli hücrenin içersindeki Çilek baygın gözlerle önündeki tüpe bakmaktaydı. Başı yavaş yavaş sağ tarafından sol tarafına kayarken tüpün içindeki kanın kokusu Çilek’i kendisine çekiyordu. Çilek’in başı boynunun üzerinden öne doğru seğiriyordu ama daha fazlası değil. Çünkü Çilek’in o tüpe ulaşamıyordu. Çilek’in oturduğu geniş koltuktan çıkan çelik kıskaçlar onu boynundan, belinden, bacaklarından, ellerinden ve ayaklarından kavramış, kurtulma izni vermiyordu. Üstelik başının hizasına yerleştirilmiş içi kan dolu tüp bir ölümlüye ait değildi. Vampir kanıydı!… Çilek’in vampirsi içgüdüleri ona bunu fısıldıyordu. Ve bunu bilmek onun mecnun bir Toreador olmaktan sıyrılarak, yırtıcı bir hayvana dönüşme arzusunu kabartıyordu Bunu estetik ruhu ona söylemese de şu anda sözü geçen içgüdüleriydi, daima estetiğe arzu duyan ruhu değil. Çilek’in yüzünün üzerindeki saçlar geriye savruldu, ardından vampirin başı geriye yattı. Baygın gözler tavana odaklandı, dudakları açık bir şekilde kaldı. Boğazından ihtiraslı bir kadın gibi aralıklı iniltiler yükselmeye başladı. Toreador’un iradesi, parçalanan bir ayna gibi ufalanarak dökülmeye başlıyordu. Çilek şimdiye kadar konuşmayı reddetmişti. Fakat artık konuşturulmaya hazır gibiydi.  Kontrol odasına siyah takım elbiseli, siyah güneş gözlüklü orta boylu bir girdi. O geldikten sonra kontrol odası görevlisi ona rapor vermeye başladı. Bu esnada takım elbiseli adamda gözünü kameralardan alınan görüntülere dikmiş, bir taraftan da kendisine söylenenleri dinlemekteydi. “Bir buçuk saattir beklemedeyiz efendim. Onu getirdiğimizden beri işimize yarayacak tek bir şey söylemedi. İlk geldiğinde uzun uzun kameraları izliyordu, sonra önüne konan tüpe odaklanmaya başladı. Kısa bir süre bunun etkisinde kaldıktan sonra tekrar kameralara dönerek uzun uzun kendisini serbest bırakmamızı söylemeye başladı. İlk yarım saat geçtikten sonra kendi kendine şiirler okumaya, ezgiler söylemeye başladı. Sonrasında yavaş yavaş bu şiirler, ezgiler sayıklamalara dönüştü, iradesi kırılmaya başladı. Son 15 dakikadır da önündeki tüpe belli belirsiz odaklanmış durumda. İradesi beklediğimizden de çabuk kırıldı diyebilirim. Şimdiki halini görüyorsunuz. Şimdiye kadar bizim istediğimiz herhangi bir bilgiyi kendiliğinden söylemedi ama şu pozisyonda onu rahatlıkla konuşturabilirsiniz gibime geliyor Kenan Bey.” Kenan Bey kontrol odası görevlisine bakmaksızın siyah gözlüklerinin ardından Çilek’in görüntülerini izlemekteydi. Kafasında on, on beş dakika sonrasını, Çilek ile geçecek olası diyalogunu düşünüyor, ona soracaklarını, söyletmek istediklerini, bunları nasıl söyleteceğini tüm detaylarıyla düşünüyordu. Bu esnada tek elini yüzüne götürmüş, gümüş ve iri yüzüklerle bezenmiş parmaklarıyla uzun, öne doğru kıvrılmış top sakalının üzerinde gezdiriyordu. Sonra Kenan Bey’in ağzından sakin ve tok bir şekilde şu sözler çıktı; “Aşağı iniyorum. Çelik kapıları aç benim için.” Ve ardından geriye dahi bakmadan geldiği kapıdan çıktı, aşağı inen gizli girişe yöneldi. Boş koridorda kundurasının her adımı baştan sona yankı yaparken, koridorda geçtiği yerlerden sonrası adeta kararıyor, gölgelerle kaplanıyordu…  *************************  “Alo Cenk.” “Hakan Bey. Buyurun.” “Neler oluyor Cenk? Nedir tüm bu olan bitenler bu gece?” “Hakan Bey. İki haftadır şehir içersindeki dış güçlerin kaynağını ve bunların ne tip aktiviteler içinde olduğunu araştırmaya başladık. Bundan sizde haberdarsınız zaten. Son birkaç gündür birkaç gündür Eski İzmir’de meydana gelen olaylar bizim arayışlarımızla bağlantılı diye düşünerek bu konu üzerine yormaya başladık. Bugün o bölgeye gönderdiğimiz adamlarımız,  oradaki güçler her neyse harekete geçtiklerini söylediler bana. Bir süre onları takip eden grup hakkında henüz bildiğim başka bir şey yok Şu anda İzmir’in dışında, Yedi Uyurlarda, bana daha önce bahsettiğiniz yerdeyim.” “Senin bahsettiğin adamları takip edenler diyorsun. Onlar şimdi İzmir sokaklarına dadanmış durumda. Çilek’in, Çağlar’ın, Burak’ın evlerine baskınlar düzenlenmiş. Şu anda onlardan haber alabilmiş değiliz. Fakat hedefin odağında bizler varız. Ne tip bir işe bulaştığını bilmiyorum ama şu anda burayı kollamakta zorluk çekiyoruz.” “Efendim! İsterseniz tekrar oraya dönebilirim, bir buçuk, iki saatimi alır.”  Telefondan gelen ses birden kesiliverdi. Cenk elindeki telefona baktı. Telefonun ekranı bir gidip bir geldi, kısa bir süre karıncalandıktan sonra aniden kapandı! Telefon ve hat bloke edilmişti!  *************************  “Abi oraya gidip ne olmuş bitmiş öğrenmeliyiz. Oradaki polisler ajanlar bizi fark etmeden içeri girmeliyiz, olay hakkında bulabileceğimiz ne varsa bulmalıyız. Olay bizim önceden tahmin ettiğimizden de büyük görünüyor anlaşılan.” diyerek sessizliği bozdu Cem. Daima seri bir dille konuşurdu, hatta bazen sözlerini fazla düşünmeden sarf edecek olursa o sözler şiirsel bir anlam bile kazanabilirdi. “Pekki nasıl yapacağız bunu, var mı bir fikrin?” diye devam ettirdi Tevfik. Bu konuda aklına birkaç bir şey geliyordu ama aklındakileri tam toparlayamıyordu. Aynı durum üç vampir içinde geçerliydi. Belki içinde bulundukları zor durum sağlıklı düşünmelerini engelliyordu, belki de aynı anda birçok şey birden düşünüyorlardı. Her iki durumda da insan sağlıklı ve doğru karar vermekte zorlanırdı… Erdinç tekrar cep telefonunu eline aldı. Son aradığı numarayı tekrar aradı. Erdinç bekledi, fakat aradığı numaraya ulaşılamıyordu. “Beyler Cenk abinin telefonuna ulaşılamıyor.” Üçü tekrar sessizliğe gömüldüler. Ama bu sefer sessizlik kısa sürdü. Sessizliği bozan gene Cem oldu. “O arabanın polislerin elinde olması bizim için oldukça sakat, biliyosunuz. Cip Camarilla’ya ait. Şirket polislerin suç duyurusundan bir şekilde sıyrılabilir ama asıl sorun Prensin bize yapacağı muamelede. Bizden bu konuda detaylı bir rapor istemenin yanı sıra Maskeli Balo’yu tehlikeye attığımız için bizi cezalandırabilir. Ahhhhh… Daha fazlasını düşünmek istemiyorum… O köşke gidip durumu çözmeliyiz. Lanet olsun, ne zaman ihtiyacım olsa basmaz şu kafa!” “Cem bi sus parası neyse verelim! İki dakika düşünelim olm şurada. Tam aklıma bir şey geliyor, konuşmaya başlıyorsun.” dedi Erdinç. Sözler iğneleyici gözükse de aslında üçlünün birbiriyle konuşma tarzı bu sayılırdı. “Benim aklıma bir şey geldi!” dedi Tevfik aynı anda. “Bi planım var ama tutar mı bilmiyorum” “Anlat abi, nedir?” Cem ile Erdinç aynı anda söze girmişti. “Bakın şimdi. Hani bizim bi eleman vardı ya Çağlar diye. Kırığın teki hani. Şimdi onu arayacağız abi, ona diyeceğiz ki…” Tevfik planını bir bir anlatırken Cem ile Erdinç dikkatle onu dinlemeye başlamışlardı… ************************* 35 BNE 3457 Polis amiri Plakanın karşısında durmuş elindeki bloknota bir şeyler yazıyordu. Hemen ilerisinde siyah poşetlerin içine cipin içinde bulunan malzemeler yerleştirilmişti. Çeşitli bağlantı adresleri, telefon numaraları ve silahlar! Cipin içinde bir kriptoloji uzmanı arabanın içinden parmak izlerini alıyordu. K9 köpekleri dört bir yanı kontrol ederken köşkün dışı güvenlik çemberi ile çevrelenmiş, içi dışı her tarafı araştırılıyordu. Güvenlik, hat safhadaydı… Polis amiri not tutmaya devam ederken bir polis memuru ona doğru yaklaşmaktaydı. Bir metre kadar yanına geldikten sonra elini başına götürüp selamını verdi, sonra tek eli MP5 silahına gitti, konuşmaya başladı. “Efendim köşkün dışında adamın biri var. Şarkılar söyleyip dans ediyor. Polis arkadaşlarla devamlı konuşmaya çalışıyor. Güvenlik çemberini aşmayı bile söyledi. Neler söylemeye çalıştığını bir türlü anlayamıyoruz. Üstü başı pislik içinde, yolsuzun biri.” “Ulan bunca iş güç yetmiyormuş gibi birde şehir dağcılarıyla uğraşıp duruyoruz iyimi. Tövbe tövbe. Adam gitmiyormu buradan? Her yolu denediniz mi?” “Denedik amirim. Adamın ruhi dengesi bozuk yahu. Mehmet adama copla girdi. Adam garip garip sözler sarfetmeye başladı. ‘Dövüş Kulübü’mü ne öyle bir şeyler diyordu. Sonra o da Mehmet’e vurmaya başladı. Zor ayırdık adamı ondan. Kaçar gibi yaptı, demintekrar çembere yaklaştı. Beş dakika bi ilgileniverin amirim.” “İyi gidelim bakalım madem.” Dedi polis amiri. Sonra ileriden bir polis memurunu çağırarak cipi gösterdi, bloknotu kalemle beraber çimlerin üzerine bıraktı. Polis Amiri köşkün dışına çıktığında hemen ileride bahsedilen adamı görmüştü. Sarışın uzun saçlı, topsakallı bir tipti gördüğü. Orta boylu, yırtık pırtık bir kot pantolon ve kırmızı bir tişört vardı üzerinde. Tişörtün üzerinde kocaman harflerle ‘BEN DELİYİM’ yazıyordu. Polislerle kapışmadan evvel çıkarıp kenara bıraktığı birde koyu kahverengi deri ceketi vardı. Amir tam kapıdan çıkmıştı ki iki polis memuru adamın üzerine doğru koşarak üzerine atladılar. Teki adamı coplarken bir diğeri de ağzını yüzünü kapatmaya uğraşıyordu. “Yaaaa! Ne yapıyorsunuz arkadaşlar! Ben Dionysos’um inanmıyor musunuz? Koca Yunan tanrısı böyle yere yatırılıp dövülür mü? Size tek ve gerçek bilgeliği getirdim ben, eteklerinden bilgelik saçan birine böyle mi karşılık verirsiniz siz? Bakın Zeus affetmez sizi sonra söyliim.” “Durun! Kaldırın şunu, kimmiş bakalım?” dedi polis amiri sertçe. İki polis dönüp ona baktılar, sonra yerdeki adamı sıkı sıkı tutup kaldırdılar. “Dedim size ya. Zeus sizi cezalandırır diye. Geldi işte Hazretleri işte. Selamlar efendim” dedi kısa bir referans vererek. “Arkadaşlara kendimi tanıttım ama beni takmadılar. İsterseniz siz onlara benim kim olduğumu anlatın.” Polis amirinin cevabı son derece kesindi; “Kimsin sen? Ne işin var burada?” Çağlar yüzünü buruşturarak Polis Amirine baktı. Ellerini iki yana açmış soru sorarmış gibi adamı izliyordu. “Zeus abi olmuyo böyle ama. Zeus dedik bağrımıza bastık… Cık cık cık… Ayıp oluyo hakkaten. Benim kim olduğumu biliyosun. Ben Dionysos’um ya. Neden böyle yay gibi gerilmişsin anlamadım yalnız.” Sonra hışımla amirin yanındaki polis memuruna döndü Çağlar. “Şşş… Sen! Yoksa ona ‘Dövüş Kulübü’nden mi bahsettin ha? İlk kuralın bundan bahsetmemek olduğunu söylemedim mi ben size ha!” Tam bunları söylemekteyken kenarda kırılmış olan Tuborg şişesini gördü Çağlar. Bir anda elleri iki yanına indi. Tek elinde bir şişe sapı kalmıştı, sapı tutan eli kanıyordu. Çağlar ise kocaman gözlerle bir eline, birde yerdeki güzelim şişeye bakıyordu. Adeta yıkılmıştı! “Aaaaaaa!!! Olamaz! Şarap şişem! Kırılmış! Ne yaptınız siz! O şarap 10.000 yıllıktı! Bunu nasıl yaparsınız! İlk bağbozumundan elde edilmiş en tombik, en kara üzümlerden yapılmıştı! Sizin için getirmiştim o şarabı!” “Kes zırvalamayı! Kimsin sen söyle çabuk!” dedi tekrar amir. Bu sefer sözler ağzından tükürüklerle beraber çıkmıştı. Basitçe, onunla uğraşacak zamanı yoktu. Çağlar Amirin ciddiyetini hiç umursamamış gibiydi. Sözlerine seri bir şekilde devam etti, bir taraftanda geri geri, deri ceketini bırakmış olduğu kaldırım kenarına doğru yürüyordu. “Ah ne kadar zekiyim ki şaraptan bir tane daha almışım. Bu onun kadar yıllanmış olmasa da aromatik kokusu burnundan gitmez. Al iç istersen Zeus. Böylesini hayatında görmemişsindir. Bir yudum al, zevkten suratın yamulacak, bak göreceksin.” Çağlar şimdi kaldırımın kenarındaydı, ceketinin içine ellerini soktu, içerde bir şeyleri karıştırmaya başladı. Birazdan ise ceketinin içersinden aradığını bularak onu çekip çıkarttı. Çağlar’ın elinde deminki Tuborg şişesinin aynısı duruyordu. “Eheh… İşte buradaaa…” dedi Çağlar dosdoğru karşısındaki polis amirine bakarken. Ayağa kalkarak tekrar polislerin arasına doğru yürümeye başlayan Çağlar şişeyi ileri doğru uzattı. Fakat amirden bir ses ya da tepki gelmedi. Aynı anda diğer polis memurları ona doğru iyiden iyiye yaklaşmaya başladılar. Çağlar ellerini sağa sola uzatarak hayır anlamında sallamaya başlamıştı şimdi. “Hop hop hop! Hepiniz beraber olmaz. Ya da olur mu ki bilemiyorum? Kulübün buna dair herhangi bir kuralı yok. O zaman iyi tamam hadi, hepiniz beraber gelin. Ama bende sizin canınızı yakarım ona göre! Hahahahahaha!” Çağlar bir taraftan sinir bozucu uzun kahkahasını atarken diğer taraftan ellerini yumruk yapmış, öne doğru komik bir şekilde uzatmıştı. Yüzüne çarpık bir gülümseme yerleşmiş olan Çağlar olduğu yerde kavga beklermişçesine zıp zıp zıplıyordu. Bu hareketin hemen sonrasında Polis amiri öne doğru birkaç adım attı. Çağlar’ın elinde duran içi dolu şişeye doğru bir hamle yapmayı denedi. Şişeyi elinin tersiyle kenara fırlatacaktı ki Çağlar ondan daha hızı davranarak şişeyi hafif geri çekti. Başparmağının ince bir hareketiyle şişenin ucundaki tıpayı açtı. ‘Pıt’ sesiyle beraber havaya fırlayan tıpanın ardından azotla temasa geçen sıvı dışarı bembeyaz duman püskürtmeye başladı! Şişenin içersindeki sıvı, şarap değil, bir iksirdi! Çağlar ellerini tekrar iki yana gergin bir şekilde açarak burnuna gelen kokuyu içine çekmeye başladı. Vampir doğasından ötürü bu iksir ona etki edemezdi nasılsa. “Ahhhh!!! Bu kokuyu seviyorum işte! Buyurun beyler hepiniz için yeteri kadar var!” Çağlar son sözünü söylerken şişenin içinden dışarı hızla köpükler dökülmeye başladı. Çağlar şişeyi kendi etrafında hızla döndürerek içinde ne varsa etrafındaki polislerin üzerine döktü. Ardından boş şişeyi kenara bir yere fırlatırken kendisi ilerdeki bir polis memurunu ittirerek çemberin dışına çıktı. Ardından ellerini havaya kaldırarak göğe haykırmaya başladı; “Geriye çekilip yer açın ! Tanrı için! Tanrıdır çünkü isteyen! Hep birlikte yürümemizi! Kalkan, şişen! Bir uzuvla! Hahahahahahahahahaha!” Çağlar sözlerini bitirirken kendini yere atmış, bacaklarını havaya kaldırmış ileri geri sallıyordu. Bunu yaparken, elleri midesinin olduğu yeri sıkı sıkı tutuyordu, yüzü mimikten mimiğe bürünüyordu. Demin Çağlar’ın etrafına üşüşmüş polisler sıvının keskin kokusunun etkisiyle şimdi birer birer yere devrilmişler, hareketsizce yatıyorlardı. O bunları yaparken Erdinç, Cem ve Tevfik’te köşkün arkasına üç polis çekip etkisiz hale getirmiş, polis kıyafetlerini giyerek köşkün ana giriş kapısından içeri girmişlerdi. Yerde çılgınlar gibi kahkahalar patlatan Çağlar’a baktılar önce, sonra Çağlar’ın iksirinin etkisiyle yerde hareketsiz yatan polislere baktılar. Köşke girmeden önce son gördükleri Çağlar’ın tişörtünün arkasında koca harflerle yazan yazıydı. Önünde ‘BEN DELİYİM!’ yazan tişörtün arkasında ‘SENDE ÖYLESİN TABİİ!’ yazılıydı… Tevfik Çağlar’a barken Malkavian’ın da göz ucuyla onları kestiğini gördü. Çarpık bir şekilde gülümseyerek başını sallayan Tevfik, Çağlar’ın ilerisinden geçip giderken eyvallah anlamında elini göğsüne birkaç kez hafifçe vurdu.  ************************* Kenan Bey iki tarafa açılan çelik kapıdan yavaş adımlarla hücreye girdi. O girdikten sonra hücrenin kapıları iki taraftan hızla kapandı, arkadan tıslayan bir ses bıraktı sadece. Sonra yine yavaş adımlarla Çilek’e arkasından yaklaştı. Başını geri yatırmış Çilek belli belirsiz göz ucuyla onu gördü, ama buna hiç tepki vermedi. Kenan Bey bir süre hor gören bakışlarla onu başının gerisinden süzdükten sonra yavaş yavaş öne doğru yürüdü. “Çilek Karahan. Burada, benim karşımda. Sizinle yüzyüze tanışabilmek ne büyük şeref.” Çilek Kenan’ı dinliyordu, ama buna hiçbir tepki vermedi. “İsmim Kenan Yılmaz, Çilek Hanım. İtalya’da isminizden sıkça söz edilirdi. Venedik isminizle çalkalanıyor adeta.” Diyerek devam etti Kenan. Sesinde bariz bir laubalilik vardı, bunu özellikle yapıyordu. “Ama şimdi sizin sanatsal kişiliğinizle ilgilenecek durumda değilim. Şimdi, iş yapmamız gerek. Sizden bazı şeyleri açıklığa kavuşturmanızı istiyorum.” Çilek’in başı yattığı yerden hafifçe kalktı, önündeki iri adamı süzdü. Yüzünde hafif gülümser bir ifade vardı. “Sanırım geçtiğimiz saatler boyunca size hiçbir şey anlatamadım.” “Ben sizin oldukça iyi bir oyuncu olduğunuzu düşünüyorum Çilek Hanım. Geçtiğimiz saatlerde bunu bize çok iyi gösterdiniz, emin olun. Ama burada oyun oynamıyoruz. Buradan kurtulmak istiyorsanız bana cevap vermelisiniz?” Çilek’in dudakları tekrar genişledi, gülümser bir hal aldı, başını tekrar yana yatırdı; “Benden ne istiyorsunuz? Kim olduğunuzu bile bilmiyorum. Ayrıca bu gece benim için oldukça önemli bir geceydi ki siz benim bütün zevkimi alt üst ettiniz, bunu farkında olmasanız bile.”  “Sorularım oldukça basit ve net olacak, cevapları da bir o kadar basit ve net isterim Çilek Hanım. Ve tabiî ki doğru.” Son sözünün ardından cebinden ufak bir şişecik çıkaran Kenan şişeciğin minik kapağını açtı ve hızlıca Çilek’in ağzına sokmaya çalıştı. Çilek şişeciğin kendine yaklaştığını görür görmez başını çevirmeye çalıştı fakat fayda etmedi. Şişecikten ağzına birkaç damla da olsa sıvı dökülmüştü ve şişeyi kenara savurmuş olsa dahi iksir tesirini göstermeye başlamıştı. “Şimdi bana Camarilla üssünün nerede olduğunu söyler misiniz Çilek Hanım…” Çilek başını hızla kaldırdı, dosdoğru Kenan’ın yüzüne baktı. Yüzü bir anda kaskatı kesilmiş kalmıştı. Soru sorulduğundan sonra kesin ve net ‘hayır’ cevabını verecekti ki iksirin tesirini anladı. Çilek kendisini doğru söylemeye öyle ya da böyle ikna edilmiş gibi hissediyordu! Yanlış bir düşünce zihninden getiremiyor olması nefret edilesi bir şeydi! Kenan Bey ayağa kalktı, Çilek’in bu ilk tepkisinden tatmin olmuşçasına başını dikleştirdi, ellerini göğsünde kavuşturdu.  “Evet… Sizi dinliyorum Çilek Hanım…” Çilek’in soluk çimen yeşili gözleri irileşti, irileşti, irileşti…   Yazan: Hakan “Eldarin” Arslan

Devamını Oku »

Vampire: İzmir by Night (Bölüm 1)

  İZMİR GECELERİ KISIM 1: Görevimiz: Belaya Bulaşmak  İşaretler vardı, fakat kimse bunları çözemedi. ~~~ Uyarılar vardı, fakat kimse bunları önemsemedi. ~~~ Kehanetler vardı, fakat onlar bu kehanetleri yanlış anladılar. ~~~ Ve eğer bir dönüş yolu vardıysa bile, bu çoktan, ama çoktan geçmişti…  Şeref Ünal, Caitiff, Inconnu’nun İzmir Sözcüsü ************************ Farları kesik kesik yanarken 68 model Mustang delicesine bir hızla geniş düz sokakları birer birer katetmekteydi. Neredeyse her yanı kırılıp dökülmüş olan araba dengesizce sağ sol manevraları yaparak ilerliyor, etrafta ne varsa çarpıp savuruyordu. Arabanın içinde 3 kişi vardı. Tedirgin bakışlar üçünde de görülebiliyordu. Bu tip aksiyonları daha önce de yaşamış olmalıydılar, çünkü altlarındaki Mustang’e ve dikkatsiz ilerleyişe rağmen henüz yollarını kesen herhangi bir şey olmamıştı. Dışardan görünen sadece dengesiz manevralardı, fakat içerdekiler için asıl sorunun bu olmadığı belliydi. Çünkü arkada oturan Tevfik şimdi arka koltuğu parçalayarak koltuğun içine gizlenmiş iki Uzi ve bir yığın şarjörü dışarı çıkartmıştı. “Erdinç… Hala peşimizdeler mi? Herhangi bir kısa yoldan karşımıza çıkmasınlar?” dedi uzun saçlı topsakallı olan. Bir taraftanda derin, kısık bakışlarla aynalardan geriye bakıyordu. “Bilmiyorum Cem. Elimden geldiğince hızlı gitmeye çalışıyorum, ama araba oldukça hasarlı gözüküyor. Arabanın arkası yere sürtüyor ara sıra, sende duyuyorsun sesini…” deyiverdi Erdinç. Tedirginlik yüzünden okunuyordu. “Silahlar hazır.” Dedi arka koltukta oturan Tevfik. İkinci Uzi’ye de şarjörünü sertçe geçirdi, Cem’e uzattı. “Kap şunu, önü arkayı kollayalım.” Dedi adeta Cem ile Erdinç’in laflarını kesip atarcasına. Ardından da sol arka camı açtı, kapının iç kısmına dayandıktan sonra göğsünü arabadan dışarı çıkardı, karanlık caddelerde bir o yana bir bu yana giden arabada etrafı keskin ve beklentili bakışlarla izlemeye koyuldu.  Cem’de aynı şekilde sağ ön camı açarak göğsüyle beraber dışarı sarktı. Şimdi ikili çapraz vaziyetteydi ve etrafı pür dikkat izliyorlardı. Silahları hazır, parmakları tetikteydi.  Erdinç bir taraftan arabayı olabildiğince düzgün sürmeye çalışırken öte yandan cep telefonunu aldı, hızlıca bir numarayı buldu. Numara Cenk İşler’e aitti. Prens tarafından Şerif olarak görevlendirilmiş, oldukça güçlü ve agresif bir vampirdi kendisi. Sert kişiliğine, agresifliğine ve klansız bir vampir olmasına rağmen Anadolu’da kendisini vampir toplumuna kabul ettirmiş birisiydi. Erdinç numarayı aradı; “Alo. Cenk Abi.” “Erdinç. Sen misin? Buyur ne oldu?” “Abi neler oldu bilemezsin. Senin söylediğin iş için Göztepe tarafına geçmiştik ya. İşler çok karıştı şimdi abi!…” “Erdinç neler oluyor? Düzgünce anlatsana şunu! Size söylediğim yere gittiniz mi? Anlat her şeyi baştan.” “Abi evet… Aynen senin dediğin gibi gittik araba tamirhanesine. Dediğin adamı bulduk, kendi yöntemlerimizle bir güzel konuşturduk. Herif bize Mumcu tarafına gitmemizi söyledi. Tuttuk onu da Mumcu tarafına geçtik…” Tam bu sırada arabanın arkası sola savrularak bir çöp tenekesine çarptı ve Erdinç’in zamanında direksiyonu kıvırmasıyla dönemeçteki evin duvarını ıskaladı. Cem ile Tevfik bir anda arabadan dışarı uçacakmış gibi oldularsa da arabanın tepesinde kalmayı başardılar. Erdinç’e, arabaya, peşlerinden gelenlere küfür saydırmaya başladılar. “Sonra abi. Mumcu’da adamın dediği yere gittik. Yıkıntı halinde eski bir yer abi. Eskiden bir Rum kilisesiymiş sanırım. Sonradan yıkılmış ve bilindiği kadarıyla kimse oraya uğramazmış. Zaten kalıncak bir tarafı da yok, camı duvarı, tavanı kalmamış bir yapı. Ama oraya yaklaştıkça yanıp sönen araba farları görmeye başladık. 1 kilometre kadar yakından adamlar bizi fark etmişlerdi. Sonra o bölgeye direk yaklaşmaktan vazgeçtik biz, bu tamirhanenin sahibi elemanı da alarak arabaların olduğu yere yürüyerek yaklaşmaya başladık.” Burada Cenk hemen söze girdi, sesi oldukça sertti. “O eleman hakkında ne öğrendiniz? Kimmiş? Neyin nesiymiş hergele?” “Abi herifin adı Emir. Seninde bildiğin gibi oto tamirhane dükkânı var, türlü kaçakçılığa, dolandırıcılığa bulaşmış şerefsizin teki. Ötmeye başladıktan sonra bize aradığımız yerin burası olduğunu söyledi. Aradığımız tiplerinde birkaç gecedir buralarda toplandıklarını söyledi. Dediğine göre Rum Kilisesinin etrafında Eski İzmirlilerin gecekondu evleri varmış. Bu şerefsizde doğudan getirdiği gençleri kapkaççılık, market soygunları, ot, uyuşturucu vesaire türlü çeşit pisliğe sokarak kendisi için çalıştırıyormuş. Kalacak yer olarakta burayı göstermiş onlara. O gecekondularda kalanlar bu it kopuk tiplerin başlarını bi belaya bulaştıracağını düşünerek oradan çekip gitmişler, yıkık dökük bıraktıkları gecekondularda bunlara kalmış. Ama iki üç gün içersinde elemanlarının hepsi ortadan kaybolmuş, daha sonra onlardan bazılarını Eski İzmir yolu üzerinde çırılçıplak ve başları kesik bulanlar olmuş. Ama kimin ne için onları bu şekilde öldürdüğünü kendisi de bilmiyormuş –bu bilginin doğru olduğundan eminiz, çünkü adam cidden fena etkilenmiş olaydan ve sorunca dişleri şakır saya saya anlatmaya başlamıştı.” Anladım devam et…” “Sonra abi, dediğim gibi oraya yürüyerek yaklaşmaya başladık biz. Yaklaşırken adamların bizim orada olduğumuzdan habersiz olduğunu düşünüyorduk fakat biz onlara çok yakınken birden motorlarla, arabalarla harekete geçerek bizim üzerimize gelmeye başladılar. Ordan hızlıca kaçmaya başladık ama Emir kurtulamadı sanırsam. Hepimiz bir yana dağılmıştık ki bir süre sonra izimizi yeniden kaybettirmeyi başardık. Sonra Tevfik onlardan birkaçını harcayıp şu anda içinde olduğumuz Mustang arabayı almış, Cem’le beni bularak oradan hızla uzaklaştık fakat herifler peşimize düştüler. Buraya kadarda bizi takip ettiler. Hala peşimizdeler sanırım. Göztepe’de ve Konak’ın yukarısında onları tekrar gördük, ordu gibi geliyorlardı, zor bela kurtulabildik.” Burada Cenk’in sesi sipsivri tahta bir kazık gibi aniden Erdinç’in göğsüne girmişti adeta. “Hala peşinizdeler mi! Nasıl yani!” “Abi ne yapalım sana soruyorum. Herifler peşimizde. Tevfik onlardan ikisini harcadım diyor. Adamların üzerlerinde Kara El’in mühürlerini görmüş. Onlarda vampirler bizim gibi. Aynen senin bize düşündüğünü söylediğin gibi abi. O yıkıntı kilise bir Sabbat üssü olabilir! Sayıları 20 30 kadar. Altımızda külüstür bir araba var, zor bela kaçabildik bununla. Bizi yakalamaları an meselesi. Elizyuma gelelim mi abi? Sen nerdesin? Bizi koruyabilir misiniz?” “Saçmalama Erdinç. Elizyumun yerini mi gösterelim adamlara. Hem ben şu anda İzmir’in yarım saat bir saat kadar dışında bir yerdeyim. Oraya gelemem. Ama Elizyuma gitmeyin, kendinize gidecek başka bir sığınak bulun şimdilik, ben seni sonra tekrar ararım tamam mı? Prensi arayacağım şimdi, durumla ilgileneceğiz merak etme.” “Tamam abi saoalsın, görüşmek üzere” diyerek sözlerini bitiren Erdinç telefonu kapatıp tekrar cebine soktu, ardından kenardan Cem’i dürterek Tevfik’le beraber arabaya inmesi için işaret yaptı. İkili beraber arabaya girdiler. “Beyler Cenk abi Elizyuma gitmeyin diyor. Sığınacak başka bir yer bulmamız gerekiyor ne yapacağız? Var mı bildiğiniz bir yer” diye söze girdi Erdinç. Bu sırada araba bir kez daha hopladı, arka tarafı güçlü bir şekilde yere sürttü ve arka tampon parçalanıp uçtu. Arka kısımdan yayılan kıvılcımlar arabanın içine kadar girdi neredeyse. Bu esnada her iki taraftan da yanan kıvılcımları gören Tevfik’in gözleri saliselik süre dilimi içersinde büyüdü ve içgüdülerini kontrol edemeyerek öne doğru fırladı. Ardından kendini toparladı ve arka kısımda, kısılı kalmış bir fare gibi büzüldü. Ardından Cem söze girdi, hızlıca konuşmaya başladı; “Abi Bayraklı’dan yukarı çıkalım o zaman. Zaten Bayraklı’da yollar karmakarışık, bir iki kere izimizi kaybettirdikmi bir daha bizi bulamazlar, oradan Bornova tarafına geçeriz, artık sığınacak bir yer bulunur orada da, Tevfik’in bildiği tanıdık bir iki yer vardı sanırım. Olmadı bizim Çilek’in mekâna dadanırız.” Cem cümlenin sonunu sırıtarak bitirmişti. Çilek böyle habersiz uğramalara alışık mıydı, ne derece bir tepkiyle karşılardı merak ediyordu.  Erdinç için başka seçenek yoktu, “Tamam öyleyse bu araba Bayraklı’nın dimdik yollarını kaldırabilir mi bilmiyorum ama bakalım.” diyebildi ancak. Sonra araba gürleye gürleye Bayraklı’nın yokuşlarında ilerlemeye başladı. ************************  “Peşimizde değiller artık sanırım.” Sessizliği ilk bozan Tevfik olmuştu. Parçalanmış arka koltuğa tünemiş etrafı izliyordu. Gece vakti güneş gözlüğünü geçirmiş, şüpheyle etrafı izliyordu. Güneş gözlüğü ise onun kızıl gözlerini saklamaya yarıyordu. Sonra Cem devam etti, “Evet, bayağı çıktık yukarı ama peşimizden gelen yok gibi görünüyor. Erdinç, Bornova’nın arkasından çıkalım mı abi?” “Tamam, öyle yapalım, bildiğim pek kullanılmayan bir yol var. Oradan Bornova’nın arkasına sarkarız, oradan da Çilek’lere.” “Tevfik, o peşimizdekiler harbi Sabbat mıydı? Eminsin yani değil mi?” “Evet olm ya. Yalan mı söylicez! Diyorum ya ikisini harcadım bu arabanın yanında, ikisi de silahlıydı, ikisininde üzerinde Kara El’in sembolü vardı. Vampir güçlerini bile kullandıklarını gözlerimle gördüm. Teki bana doğru koşarken birdenbire acayip hızlanmıştı. O gücü daha önce sende kullanıyordun ya Erdinç. Öteki de kurt formuna dönüşüp üzerime atladı. Atam Tufan’ın gözlerimin önünde kullandığı bir güçtü bu da. Zaten ikisini de harcayıp harcayamadığımdan emin değilim, kurtun göğsünü parçalayıp iç organlarını dışarıya boşaltıyordum ki teki arkamdan saldırdı, ona dönüp işini gördükten sonra bu arabaya atladım, bastım gittim.” Erdinç gene şüpheyle Tevfik’e döndü ve baktı. Sonra dudaklarını büktü garip bakışlarla yolu izlerken konuşmaya başladı. “Bilmiyorumki baba bende. Daha önce İzmir’de Sabbat’lara hiç rastlanmamıştı. Ben İstanbul’da oldukça aktif olduklarını biliyordum ama İzmir’den Kurtuluş Savaşından sonra tümüyle vazgeçtiler diye duymuştum. Atam öyle söylemişti en azından.” “Evet, öyle bir şey bende duymuştum Erdinç.” Diye söze girdi Cem. “Ama adamların Kurtuluş Savaşı’ndan sonra buradan tümüyle vazgeçmeleri bana pek mantıklı gelmiyor. Sabbat gibi bir gücün İzmir’den vazgeçip de 80 yıldan fazla süre bir daha aklına getirmemesi… Bütün bunlar bana da mantıklı gelmiyor anlayacağınız. Belki de onlar hep buradaydılar. Kim bilir?…” “Böyle bir şey vardıysa prensin bundan mutlaka haberi olmuş olmalı değil mi?” dedi keskin bir ses tonuyla Tevfik. Sözünü esirgemezdi kimseye karşı. Şimdide şüphe uyandıran bu konuda sözünü esirgememişti. Bu noktada Cem söze girdi; “Prens Hakan’ın Tremere üstatlarıma verdiği bilgi, Sabbat güçlerinin Kurtuluş Savaşı ile birlikte İzmir’den ayrıldıkları ve bu bölgeyi daha güçlü konumda bulunan Camarilla güçlerine bıraktıkları. Prens; Camarilla burada savunma ve saldırı gücünü koruyup yönetimsel kontrolünü de kaybetmediği sürece bu toprakların Anadolu’nun tamamında olduğu gibi Camarilla’nın elinde olacağını savunuyor.”  “Ya da kendi dominasyonunu koruyabilmek için yaşlıları avucunun içinde tutmaya çalışıyor. Malum, o bir Ventrue. İç karışıklığa ve iplerin onun elinden kurtulmasına pek tahammülü olmaz. Güç onun elindeykende bunu ne kadar faydalı kullanır, o da bilinmez…” deyiverdi Tevfik İçine düşmüş oldukları bu zor durumun faturasını sağdan soldan çıkarıyordu. “Herneyse… Çilek’in evine az kaldı sayılır. Ona her şeyi anlatacak mıyız?” diyerek toparlamaya çalıştı Erdinç. “Açıkçası Çilek’e her şeyi açmamızın çokta tutarlı bir hareket olacağını sanmıyorum. Sadece Cenk abi, başımıza bir iş açtığımız için bir süre onun evinde sığınmamızı uygun gördü desek yeterli olur heralde. Fazla kurcalamaya çalışırsada bana bırakırsınız, ben bir şeyler bulup kıvırırım ona. Merak etmeyin.” “Tamam. Sen bilirsin Erdinç. Nasıl biliyosan öyle yap.” Mustang 68 zorlana zorlana Bayraklı’dan Bornova’a geçmeyi başarmıştı. Üç vampir aracı eski otoparka terk ettikten sonra sabah yaklaşırken hızla Çilek’in evine doğru ilerlediler.  ************************ “Çilek’in evi burasıydı evet” dedi Erdinç önü bahçeli köşkün arkasından dolanırken. Ön kapıya varmaları birkaç dakika daha sürecekti. Bembeyaz köşk ise gece vakti öyle müthiş ışıklandırılmıştı ki tepeden bakıldığında adeta üzerinden bal damlıyordu aşağıya. “Tam Çilek’in zevkine göre bir yer olsa gerek. Onun mecnun doğası ancak burayı kaldırabilir değil mi?” diye devam etti Cem. “Sessiz ol Cem. Seni dinliyor farkında değilsin herhalde.” diye ekledi Tevfik. Tüm vücudunu kaplayan kat kat üstüste birikmiş cüppeyi daha bi üstüne çekiştirdi. Yüzünün olması gerektiği yerde herhangi bir canlının sahip olamayacağı derecede iğrenç bir yüz vardı. Ve sadece yüzü değil, Tevfik’in dış görünüşü tamamıyla estetikten uzaktı. Üzerine giydiği çul benzeri cüppe ile dışarı çıktığı zanlar dış görünüşünü ölümlü gözlerden gizliyordu. Vampir laneti Tevfik’i ‘estetik olmayana’ bağımlılığa sürüklemişti. O bir Nosferatu’ydu. Ve Çilek’in köşküne guruldayan seslerle karşılık veriyordu. Tevfik “Köşkün dört bir yanında bizi izleyen gizli kameralar ve ses kayıt cihazları olsa gerek. Ön kapıya vardık işte, hadi çağırın şu kızı da kapıyı açsın” diyerek öne doğru birkaç adım attı. Sağ adımlarını normal bir adımdan çok daha büyük atarken, sol adımı hep geriden geriden diğerini takip ediyordu.  Kapıyı açsın? Ama olması gereken yerde bir kapı yoktu! Üçlü parçalanmış parmaklıklı girişin önünde içeriyi izleyedurdular. Köşkün kapısı da parçalanmıştı, çift kanatlı kapının olması gerektiği yerden giriş holü görünebiliyordu. Köşkün önündeki bahçede K9 cinsi köpekler, polis eğitmenleri ile beraber içerideydiler. Girişe bir sürü polis aracı yığılmıştı ve her tarafta polisler, ajanlar gezinmekteydi. Bulabilecekleri ne bilgi varsa bulmaya çalışıyorlardı. Tevfik, Erdinç ve Cem bir süre köşkün içersine bakakaldıktan sonra birbirlerini çekiştirerek hızla köşkün önünden koşup kaçmaya başladılar. Onları görmüş olabilirlerdi ama bundan tam emin değildiler. Birkaç sokak boyunca hızla kaçan üçlü daha sonra buldukları bir ara sokakta durdular ve arkalarından gelebilecek olası sesleri dinlediler. Hiç ses yoktu… “Çilek’in evi! Oraya ne olmuş olabilir!” dedi Cem. “Bilmiyorum, hiçbirşey anlayabilmiş değilim.” Dedi Erdinç. “Girişteki arabayı gördünüz mü? Her tarafı parçalanmış arabayı?” dedi Tevfik şüphe uyandırırcasına ince ve kısık bir sesle. “Hayır, ben dikkat etmedim o arabaya” dedi Erdinç belli belirsiz. “O araba bizim Mumcu’da bıraktığımız arabaydı beyler. Araba aynı, plakası aynı.” dedi Tevfik sessizliğin hâkimiyetini bozmak istemezcesine. Ses boğazından öyle bir guruldayarak çıkmıştı ki Tevfik ve Erdinç eğer bir ölümlü olsalardı sesin ürkütücülüğünden kaçmayı isteyebilirlerdi. Ama bir vampir olsalar bile Tevfik’in sözleri onları iyiden iyiye germiş ve daraltmıştı. “Onlar buraya gelmişler. Çilek’e ne yapmışlar bilmiyorum. Ama hedefleri biz değilmişiz anlaşılan. Üstelik Çilek’in evini de biliyorlarmış.” Üç vampir birden oldukları yerde kalakaldılar, ölümcül bir sessizliğe büründüler. Elizyumdan alınmış bir Range Rover Jeep plakasıyla, içindeki her şeyiyle birlikte şimdi polis güçlerinin elindeydi!…   Yazan: Hakan “Eldarin” Arslan

Devamını Oku »

Vampire: Independent Klanlar

  Habercilerim bana bu sabah şehrin şenlendiği haberini getirdiler. Kendilerine “Avcı” diyen bir iki salak ve uyuz köpekler şehrimize gelmiş. Duyduğuma göre gelenler arasında hayaletler bile varmış. Bir bakıma iyi oldu tabi uzun zamandır eğlence arıyordum. Şehir bir iki hafta içinde “aydınlanırsa” hiç şaşırmayın. Geçen yazılarımda size Vampir dünyasının iki sectinden bahsetmiştim. Bu yazımda ise bu sectlere girmeyi reddetmiş veya sectlere alınmamış olan klanları yazacağım. Bu klanlara Independentlar denir, bir klanın Independent olma sebebi genelde çok özel ve sadece kendini ilgilendiren amaçları olması, kötü ünü veya basitçe sectler için çok güçlü olması olabilir. Öte yandan klanından çıkıp “yanlız takılmayı” tercih eden Vampirlere ise Anach denir. Bu tür bir Vampir olmak için ya çok güçlü olmalısınız, ya arkanızda çok güçlü birileri olmalı. Yada her ikisi… Independent Klanlar Assamite: Orta doğu kökenli Vampirlerdir. Yüzyıllar boyunca kiralık suikastçiker olarak çalıştırlar. Yakın zamanda üstlerindeki lanetin kalkmasıyla eski hallerinden çok daha korkunçlar. Bütün kendi içlerinde çok dürüst ve onurlu olmalarına rağmen diğer vampirlere karşı merhametleri yoktur. Independentlar arasında en çok korklulanlardır. Followers of Set: Mısır kökenli olan bu vampirler Camarilla v e Sabbat tan çok daha eski olduklarını ve çok daha büyük amaçlara hizmet ettiklerini iddia ederler. Kendilerine Setite da derler. Davranışları aynı yılanlara benzer. Setitelar kadar iki yüzlü yalancı ve güvenilmez klan yoktur. Eskilerin şöyle bir sözü vardır: “Eğer ortada bir sorun varsa, Setiteları suçlayın.” Giovanni: Klandan çok bir aileye benzerler. Embrace edilenler zaten ölümlüyken de Giovanni ailesinindendirler. Daha çok bir mafyayı andıran bu güçlü Necromancerların iki amacı vardır. Güç ve para elde etmek ve ölümün sırrını çözebilmek. Herhangi bir secte üye olmamalarına rağmen istedikleri zaman müttekfik bulabilmişlerdir. Ravnos: Hint ve çingene kökenlidirler. Hayatlarındaki en büyük amaçlar suç işlemek ve kuralları bozmaktır. klan içi organizasyon çok zayıftır fakat bireysel olarak çok güçlü ilizyonistlerdir. Sabbat ve Camarilla bölgelerine girmekte bir sakınca görmezler, sonuçta biraz tehlike olmadımı suçun zevki nasıl çıkar. Gangrel: En yeni Independent olmuş klandır. Yakın bir zamana kadar Camarilla üyesi olan Gangreller bilinmeyen bir sebepten dolayı bütün politik desteklerini ve haklarını geri çekip Sectten ayrılmışlardır. Vahşi düşünceleri ve hayvansı körünüşleriyle insandan çok kurtları andırırlar.   Yazan: Mehmet “Overlord” Ege

Devamını Oku »

Vampire: Rekabet

  Eğer bir yerde bir topluluk varsa, orda rekabet vardır. Vampire dünyasında da bu aynen böyledir. Vampirler günümüzde üç tarafa ayrılmışlardır. Camarilla, Sabbat ve Independent’lar. Her tarafta farklı sayıda Clanlar vardır. Clan kelimesinin Vampire’daki anlamı biraz daha farklıdır. Bir Clan, İlk Vampir Caine’in torunlarının birinden türemiştir ve genelde onun adını taşırlar. Mesela Caine’in 13 torunundan biri olan Ventrue’dan türeyen Vampirler “Ventrue” Clanına mensuptur. Camarilla, 6 Clandan oluşan bir topluluktur. İnsanlıklarını kaybetmemeye uğraşırlar ve varlıklarını insanlardan gizlerler. Eğer bir Camarilla mensubu varlığını herhangi bir şekilde bir ölümlüye belli ederse, çok ağır cezalara çarptırılır (Şehrin Camarilla Prensinin insafına kalır). Camarilla’nın Vampire dünyasındaki gücü, daha çok kaba kuvvetten gelmez. Camarilla dünya üzerindeki insanları kontrol altına alarak politik üstünlük sağlamıştır. Bir Camarilla şehrindeyseniz oranın Valisi, polisi, ambulansları ve hatta çöpçüleri bile Camarilla kontrolü altındadır. Her şehri bir Prens yönetir. Şehrin en üst düzey kişisidir. Prensin üstünde Justicar’lar vardır. Justicarlar Camarilla’nın en üst düzey yöneticilerinin bulunduğu Inner Council’ın emirlerini yerine getirirler. Inner Council’ın kimlerden oluştuğu bilinmemektedir. Şehirlerde ise düzeni “Şerifler”‘ sağlar. Şerifler daha çok ölümlü dünyanın polisleri gibidir. Camarila’nın vampirler için kullandığı isim “Kindred”dır. Camarilla içinde asla “O bir Vampir.” denilmez. Bunun yerine: “O bir Kindred” denir. Camarilla’nın 6 tane geleneği vardır. Bu geleneklere Camarilla’nın iç kanunları da denebilir. Bu kanunlardan herhangi birini çiğnemek, başınıza çok kötü şeyler gelmesini sağlar. Birinci Gelenek : Maskeli Balo Kindred olduğunu kimseye göstermeyeceksin. İkinci Gelenek: Bölge Senin bölgen seni alakadar eder. Bölgene gelen herkes sana saygı göstermelidir. Bölgende senin dediklerine karşı çıkılamaz. Üçüncü Gelenek: Çocuk Senden daha yaşlı birinden izin almadan çocuk yapamazsın. (Buradaki “çocuk yapma” sözü, bir insanı Vampir’e dönüştürmektir.). Eğer izinsiz çocuk yaparsan, sen ve çocuğun öldürülürsünüz. Dördüncü Gelenek: Himaye Senin Vampir yaptıkların senin çocuklarındır. Çocuğun eğitilene kadar senin gözetimin altındadır. Onun hatalarının cezasını sen çekersin. Beşinci Gelenek: Misafirperverlik Eğer bir şehre yeni gelmişsen, o şehrin yöneticisine kendini tanıtacaksın. Kabul görmeden, sen hiçbir şeysin. Altıncı Gelenek: Yokediş Kendi türünden birini yok etmeyeceksin. Yok etme hakkı senden yaşlılara mahsustur. Ancak aranızda en yaşlı olan “Blood Hunt” ilan edebilir. (Blood Hunt: Eğer bir Kindred Camarillaya karşı çok büyük bir suç işledi ise, Şehrin ileri gelenleri Blood Hunt ilan eder, ve o Kindred görüldüğü yerde öldürülür.) Camarilla’da altı Clan olduğundan bahsetmiştim. Bunlar: Brujah, Malkavian, Nosferatu, Toreador, Ventrue ve Tremere’dir. Clanları sonra etraflıca anlatacağım, şimdilik sadece üstünden geçiyorum. Brujah: İflah olmaz asiler ve punklar. Çok iyi savaşçılardır ve Camarilla’nın ana dövüş gücüdür. Zayıf yönleri ise diğer Kindredlara nazaran kendilerini daha çabuk kaybetmeleridir. Malkavian: Deliler, ruhi bozukluğu olan kindredlar. Genelde akıllı beyinlerin göremediklerini görürler. Nosferatu: İğrenç görünüşlü kanalizasyon fareleri. Yeraltında ve kanalizasyon borularında yaşarlar. İğrenç görünüşleri yüzünden Egolarını en iyi bastıran Clandır. Çoğu şeyi bilirler ve duyarlar. Toreador: Sanatçılar. Sanata hayatlarını adamış Kindredlar. Tremere: Büyücü Kindredlar. Camarilla’nın elindeki en tehlikeli silah. Müthiş zekaları ve politik oyunlardaki başarıları onları Camarilla’nın vazgeçilmez üyeleri yapıyor. Venture: Aristokratlar. Camarilla’nın liderleri. Politik alanda çok aktiftirler ve çoğu yerde bağlantıları vardır.   Yazan: Mehmet “Overlord” Ege

Devamını Oku »

Vampire: Sabbat

  Geçen yazıda Camarilla’dan kısaca bahsetmiştim. Bu yazımda ise Sectler arasında kişisel favorim olan Sabbat’tan bahsetmek istiyorum. Sabbat’ın ifade ettiği anlam çoğu kişiye göre değişiktir. Genç bir Sabbat üyesi için tam bir parti salonu, yaşlılar içinse Antediluvianlara karşı savaşın en efektif yolu. Camarilla içinse tam bir korku kaynağı. Sabbat vampirleri insanlıklarını kaybetmiştir. Onlara göre Vampirlerin insanlardan gizlenmesinin gereği yoktur. Sabbattaki vahşetin boyu artık öyle derecelere gelmiştirki insanın tüylerini ürpertici sporlar geliştirmişlerdir kendilerine. Şehrin ortasında gerçek silahlarla Kovboyculuk oynamak, ölümlülere karşı vampirik güçlerini kullanarak futbol maçı yapmak (ve genelde maç sonunda bütün ölümlüleri parçalamak) ve çarpışan GERÇEK arabalar bunlardan bazılarıdır. Sabbat bünyesinde sadece iki klan barındırmaktadır. Bu iki kurucu klanın adı “Lasombra” ve “Tzimische” dir. Bu iki kalnın yanında onlara hizmet eden “Antitribu” lar vardır. Antitribu nun anlamı, klanının mensup olduğu Sect’i terkedip karşı secte geçen vampirler. Bütün Camarilla clanlarının, Sabbat’a geçen antitribuları vardır. Sabbatın Vampirler için kullandığı kelime ilk vampir Caineden gelen “Cainite” dır. Sabbatın dünya üzerinde en aktif olduğu mekan İspanyadır. Çünkü kurucu klan Lasombra’nın vatanı burasıdır. Sabbat’ın rütbeleri, Hristiyan alemindeki rahip sıfatlarıyla aynıdır (Bishop, Archbishop, Templar, Cardinal vs..). Bunun sebebi Sabbatı’ın Hristiyan dünyasına olan sempatisi değil, karanlık çağlar zamanında kiliseyi kontrol altında tutan Lasombra’nın alışkanlıklarıdır. Sabbat’ın genel felsefesi ise onları manipüle eden Yaşlı vampirlere karşı açılan bir savaştır. Onlara göre eğer bir Vampir diğerine söz geçirebiliyorsa bu onun yaşlı oluşundan değil, daha güçlü olmasındandır. Camarilla’dan, Independentlerden ve diğer bütün Vampirlerden nefret ederler. İnsanları ise onlar için sadece yemektir, onlara karşı hiçbir duygu beslemezler. Zaten Sectte geçirdikleri seneler ve aldıkları eğitim yüzünden insansı hiçbir duyguları kalmamıştır. Advocatis Diabolus Sabbatın en tehlikeli yanlarından biri ise bünyesinde barındırdığı “Infernalist”lerdir. Infernalistler İblislere ruhlarını satmışlar, ve bunun karşılığında inanılmaz şekilde güçlenmişlerdir. İnfrenalizm’i yaratan Tremere Antitribu klanının toptan yokoluşu bu gücün kısa sürdğünün ironik bir kanıtıdır. Fakat bu kısa süre içinde ellerindeki inanılmaz güç Camarilla’nın dizlerini titretmeye yeterdir. Sabbat Clanları Lasombra: Güç delisi Vampirler. Sabbatın kurucuları ve yöneticileridir. Güç için her şeyi yapabilirler. Şeytana ruhlarını satmak pahasına bile olsa. Tzimische: Gotik vampirler. Filmlerde anlatılan “Dracula” konseptine en yakın olanlar Tzimischelerdir. Sabbatın ikinci kurucularındandır ve Tremere antribu’nun gidişiyle Sectteki büyü gücü onlara kalmıştır. Gangrel Antitribu: Camarilladaki kuzenlerinden daha vahşidirler. İnsanlığı bırakıp tamamen hayvansal dürtüleri geliştirmişlerdir. Geceleri çıplak ellerle kurbanlarını avlayıp sıcak kanla beslenmek en büyük zevkleridir. Brujah Antiribu: Onlara Camarilladaki kuzenleri gibi asi demek büyük hata olacaktır. Onlar tamamen anarşist ve kaotik vampirlerdir. Çok iyi dövüşürler ve genelde insanlara bunu göstermekten zevk duyarlar. Assamite Antitribu: Suikastçiler. Arap kökenli bu vampirlerin aldığı eğitim ve kanlarından gelen disiplinleri sayesinde onlardan korkmamak imkansızdır. Öldürme sanatının ustaları olan bu vampirler genelde “göze batan” şahısları ortadan kaldırırlar. Toreador Antitribu: Onlar için sanatın farklı bir anlamı vardır. Onlar için yüzülmüş insan derileri veya işkence sırasında çığlık atan insanlarda pekala güzel sanat olabilirler. Nosferatu Antitribu: Camarilladaki kuzenlerine en fazla benzeyen antitribudur. Tek farkları insanlığa inanmayışları ve lağım faresi olarak yaşamayı benimsemeleridir. Malkavian Antitribu: Onlardaki delikik inanılmaz boyutlar almış ve sapıklığa dönüşmüştür. İnsanları delirtmekten büyük zevk duyarlar. O kadar manyaktırlarki Sabbat üyeleri onlara ihtiyaç olana kadar onları zindanlara kapatır. Ravnos Antitribu: Göçebe yaşıyan çingeneler. Şeyanın kendisinden bile kurnaz ve aldatıcı oldukları söylenir. Ventrue Antitribu: Şovalyeler. Tamamen ortaçağ şovalyeleri gibi davranırlar. Onurları ve kılıçları onlar için hayatlarındaki en önemli şeylerdir. Salubri Antitribu: Camarillayı yoketmek onların en büyük amaçlarıdır. Bu garip savaşçıların savaşırken alınlarında üçüncü bir gözün açıldığına şahit olanlar vardır. Blood Brothers: Tremere Antitribu tarafından büyüyle yaratılmış ve savaşmaktan başka bir işe yaramıyan vampirler. Başka işe yaramamalarına rağmen tek işlevlerini çok iyi yerine getirirler. Harbingers of Skulls: Secte yeni katılan bu vampirler hakkında fazla birşey bilinmemektedir. Cesetler gibi görünüşleri ve Necromatik güçleri vardır. Kiasyd: Sabbat Scholarları. Bir bakıma wise vampirler. Bilinmeyen şeyleri danışmak için birebirdirler. Serpents of Light: Voodoo büyüleriyle uğraşırlar. Garip giyinişleri ve yılanlara olan sempatileri ile bilinirler. Panders: Klanı olmayanların klanı. Kural çok basittir.” Ne olduğunu bilmiyorsan, sen bir Pandersın”   Yazan: Mehmet “Overlord” Ege

Devamını Oku »