Son Haberler
Anasayfa » AYBABTU » Unutulmuş Diyarlar Hikayeleri – Drizzt’in Yoldaşı Guenhwyvar’ın Yaratılışı

Unutulmuş Diyarlar Hikayeleri – Drizzt’in Yoldaşı Guenhwyvar’ın Yaratılışı

Ah, Guen! Nereden başlasak ki anlatmaya? Kuşkusuz Unutulmuş Diyarlar ve Drizzt okurlarının en çok merak ettiği konulardan birisiydi bu, Guenhwyvar ne zaman, nerede, kim tarafından yaratıldı ve Drizzt’in eline geçene kadar kaç sahip değiştirdi? Yazarımız R.A. Salvatore‘un 1995 yılında Realms of Magic kısa hikaye antolojisinde yayınladığı Guenhwyvar öyküsü, tüm bu sorularımıza ışık tutuyor adeta. Bu hikâye sonradan The Collected Stories: The Legend of Drizzt Anthology kitabında da yayınlandı. Biz de önceki Ejderha Mızrağı kısa öyküsü Goblinin Dileği çevirimizden sonra, yeni çevireceğimiz hikâyemizin sadık panter Guenhwyvar ile ilgili olması gerektiğine karar verdik.

Öyküyü okumaya başlamadan önce kafanızı karıştırmaması adına önden birkaç bilgi vermek istiyoruz.

İlk olarak öykümüz, Diyarlar takvimiyle 253 DR yılında geçiyor, yani Drizzt Do’Urden’in doğduğu 1297 DR yılından bin yıl kadar öncesi. Bu kısa öykümüz, eğer okuduysanız Türkçeye de çevrilen Elminster serisinin ikinci kitabı Elminster: Myth Drannor’da ile aynı zamanda geçiyor. Diyarlar üzerinde ayakta kalabilen yegâne ve son elf krallığı olan Cormanthor’da şekilleniyor hikâyemiz. Havada süzülen binalarıyla, gümüşle işlenmiş dolambaçlı yollarıyla ve her tarafından büyünün adeta fışkırmasıyla ünlü bu şehir, eskiden elfler haricindeki tüm ırklara kapalıydı ve bu ırklardan biri şehre fazla yaklaşırsa derhâl idam ediliyordu. Ancak dönemin Koronalı -kralı- Eltargrim, bilgece hareket edip, Elminster’ın da yardımıyla ve soylu ve kibirli elf hanelerinin itirazları eşliğinde 252 DR yılında bir ferman yayınlayıp ülkesini tüm ırklara açmaya karar verdi. Doğal olarak şehirde tam bir kaos yaşandı, soylu ve kibirli elf haneleri birbirlerine girdi, suikastlar düzenlendi, nice kadim elfin canına kıyıldı ama Eltargrim kararından vazgeçmedi. İşte Guenhwyvar‘ın ortaya çıkış hikâyesi de tüm bu olayların üstüne şekilleniyor aslında. Artık daha fazla bekletmeyelim, buyurun hikâyemize!

GUENHWYVAR

Josidiah Starym, efkârlı bir şekilde Cormanthor caddelerinde dolanıyordu. Genellikle sert ve ağırbaşlı olan elf, bugün biraz uçarıydı, hem güzel hava yüzünden hem de yakın zamanda kıymetli ve büyülü şehrinde vuku bulan gelişmeler yüzünden. Josidiah bir kılıçozanıydı*, büyü ile kılıcın birleşimiydi ve elf kültürünün ve halkının koruyucusuydu. Ve Cormanthor’da, 253 yılında, pek çok elfin korunmaya ihtiyacı vardı. Goblinsoylarının sayısı giderek artıyordu ve daha da kötüsü şehirdeki duygusal karmaşa ve soylular arasına giren nifak –ki buna Starym Hanesi de dâhildi- Koronal Eltargrim’in ve dünya üzerindeki en harika şehir olan Cormanthor’u kuran tüm elflerin bin bir türlü zorlukla inşa ettiği yegâne şeyi parçalamakla tehdit ediyordu.

Ama bunlar, hafif kuzey meltemlerinin eşlik ettiği bahar güneşiyle aydınlanan bu güzel günün sorunları değildi. Josidiah’ın akrabaları bile bugün iyi bir ruh halindeydi; amcası Taleisin Starym bile, Eltargrim’in sarayına gidip şiddetli tartışmaların bitip bitmediğine bakmasını istemişti.

Josidiah, elf konseyinin tekrar bir araya gelmesi için dua ediyordu çünkü bu şehirdeki herkesten daha fazla kaybedecek şeyi vardı. O bir kılıçozanıydı, bir elf olmanın somut örneğiydi ama yine de bu ilginç dönemde bu tanım artık eskisi kadar berrak değildi. Çünkü kudretli büyülerin, abidevi kararların, değişimin dönemindeydiler. İnsanların, gnomların, buçuklukların hatta sakallı cücelerin bile Cormanthor’un dolambaçlı caddelerini ve havada uçan iğne uçlu gümüş kulelerini serbestçe dolaşabildikleri bir dönemdeydiler. Josidiah için yaşadığı önceki yüz elli yıl boyunca, elf soyunun kaideleri oldukça net ve eğilmez bir şekilde tanımlanmıştı; ama şimdi, bilge ve nazik Koronal Eltargrim yüzünden “bir elf olmanın” ne demek olduğu hakkında ve daha da önemlisi elflerin diğer iyi yürekli ırklarla nasıl bir ilişki kurması gerektiği hakkında çok fazla tartışma çıkmıştı.

“Mutlu sabahlar Josidiah,” diye seslendi bir dişi elf, Eltargrim’in genç ve güzel bakire yeğeniydi. Henüz çiçek açmamış tomurcuklarla kaplı bir bahçe ve arkasındaki meydana bakan bir balkonda duruyordu.

Josidiah adımının ortasında durdu, havaya sıçrayıp tam bir takla attı ve mükemmel bir şekilde tek dizinin üstüne konarak balkonun önünde selam verdi. Uzun altın rengi saçları yüzüne çarptı, sonra başını sertçe sallayarak saçlarının tekrar genişçe arkasına savrulmasını sağladı, böylece dişi elf, Josidah’ın parlak mavi gözlerinin çaktığını görebilecekti.

“Sana da mutlu sabahlar dilerim iyi yürekli Felicity,” diye cevap verdi kılıçozanı. “Savaş için yapılmış bu kılıçlar yerine güzelliğine yakışır çiçekler taşımayı dilerdim.”

“Kılıçların, gördüğüm en harika çiçekler kadar güzel,” diye cevap verdi Felicity, adeta sataşarak. “Özellikle de şafak sökerken Berenguil’in Zirvesi’ndeki çıplak kayaların üstünde Josidiah Starym tarafından kuşanılıyorlarsa.”

Kılıçozanı sıcak kanın suratına hücum ettiğini hissetti. Sabah ritüelleri sırasında birisinin onu gözetlediğinden şüpheleniyordu –göz büyüleyen silahlarıyla çıplak bir şekilde dans ederken- Ve artık şüpheleri sahibini bulmuştu. “Belki de Felicity yarın şafak sökerken bana katılmak ister,” diye cevapladı, son anda saygınlığını tekrar kazanarak “Böylece casusluğu için onu uygun bir şekilde ödüllendirebilirim.”

Genç kadın içten bir şekilde kahkaha attı ve geri dönüp evine girdi. Josidiah başını sağa sola salladı ve yürüyüşüne devam etti. Hınzır kadını nasıl “uygun bir şekilde ödüllendirebileceğini” düşünerek kendi kendine eğlendi. Gerçi Felicity’nin güzelliği ve statüsü düşünüldüğünde, ona karşı sergileyeceği herhangi bir eylemin çok daha büyük bir şeye alt yapı oluşturabileceğinden korkuyordu, Josidiah’ın dâhil olmaması gereken bir şeye. Hele ki bu hassas dönemde, Eltargrim’in fermanı ve akabinde gerçekleşen güçlü değişimden sonra.

Kılıçozanı tüm bu düşünceleri bir kenara attı; kara düşünceler için fazla iyi bir gündü ve Felicity’yle ilgili diğer düşünceler de az sonraki buluşması için gereğinden fazla dikkatini dağıtıyordu. Josidiah Cormanthor’un batı kapısından dışarı çıktı, o geçerken muhafızlar saygılı bir selamdan fazlasını sunmadılar. Josidiah bu şehre gerçekten âşıktı ama şehrin dışındaki diyarı daha da çok seviyordu. Dışarıdayken gerçekten tüm endişelerinden ve baş ağrıtan ağız dalaşlarından kurtuluyordu ve yine dışarıdayken heybetli elf savaşçıyı azami tetikte tutan daimi bir tehlike hissi vardı –şu an bile bir goblin onu izliyor olabilirdi, belki de onu indirmek için kaba saba mızrağını fırlatmaya hazırlanıyordu.

Ve yine bu ormanlarda bir dostu vardı, insan bir dost, eskiden kolcu olup sonradan büyünün yoluna dönen Anders Beltgarden adında bir adam. Josidiah bu adamı kırk yıldır tanıyordu. Anders, Cormanthor şehrine hiç girmemişti, hatta Eltargrim’in şehrin kapılarını elf olmayan ırklara açmasından sonra bile. Bilindik, sık kullanılan yollardan çok uzakta, mükemmel bir mimariye sahip ve kendi yapımı büyülü muhafazalarla korunan bodur bir kulede yaşıyordu. Hatta evinin etrafındaki orman bile başı boş yolcuları yanlış yönlendiren ve kafalarını karıştıran illüzyon büyüleriyle doluydu. Beltgarden Evi o kadar iyi gizlenmişti ki yakındaki Cormanthor’da yaşayan elflerden sadece birkaç tanesi bu yerin varlığından haberdardı ve bundan daha da azı kuleyi görebilmişti. Ve o bir avuç kişiden sadece Josidiah, Anders’ın yardımı olmadan kuleye giden yolu tekrar bulabiliyordu.

Ve Josidiah kendini kandırmıyordu, eğer Anders kuleye giden yolları ondan da gizlemek isteseydi, kurnaz yaşlı büyücünün bunu hiç sıkıntı yaşamadan yapabileceğini biliyordu.

Ama bu harika günde Beltgarden Evi’ne giden dolambaçlı yolları takip etmek daha bir kolaylaşmıştı sanki. Kuleye vardığında da kapının kilitli olmadığını gördü.

“Anders,” diye seslendi kapının ardındaki karanlık koridora bakarak ki bu koridor daima sanki bir düzine mum yeni söndürülmüş gibi bir koku yayardı. “Yaşlı ahmak, buralarda mısın?”

Vahşi bir hırlama kılıçozanını alarma geçirdi ve izleyen birinin takip edemeyeceği bir hızla kılıçlarını çekti.

“Anders?” diye seslendi tekrar, sessizce koridorda ilerlemeye başladı, ayakları mükemmel bir dengeyle hareket ediyor, yumuşak derili botları avlanan bir kedi misali nazikçe taşa dokunuyordu.

Hırlama tekrar duyuldu ve o an Josidiah gerçekten neyle karşı karşıya olduğunu anladı, avcı bir kediyle. Hem de büyük bir kediyle, diye fark etti kılıçozanı, çünkü küçük bir kediden çıkması mümkün olmayan derin bir hırlama sesi taştan koridorda yankılanmıştı.

Koridorda birbirine bakan ilk kapı çiftini geçti, sonra solunda kalan ikinci kapıyı geçti. Sesin üçüncü kapıdan geldiğini biliyordu. Bu düşünce, durumların kontrol altında olduğuna dair kılıçozanına bir miktar umut verdi. Çünkü bu kapı yaşlı büyücü tarafından sıkı bir şekilde korunan simya atölyesine açılıyordu.

Josidiah büyüsel anlamda daha iyi hazırlanmadığı için kendine lanet okudu. Bu harika günde büyü kitaplarına gömülüp tek bir saniyesini bile boşa harcamak istememişti, o yüzden çok az büyü çalışmıştı.

Keşke odaya büyülü bir geçitle daha hızlı girmesini sağlayacak ya da zihin gözünü odanın içine gönderip girmeden önce odayı gözetlemesini sağlayacak bir büyü çalışmış olsaydı.

En azından kılıçları yanındaydı ve Josidiah Starym kılıçları varken çaresiz olmaktan çok uzaktı. Sırtını kapının yanındaki duvara verdi ve derin bir nefes aldı. Ardından hiç beklemeden döndü ve odaya daldı; yaşlı Anders’ın başı ciddi bir dertte olabilirdi.

Muhafaza büyüsüyle korunan kapı eşiğinden geçerken bir elektrik akımının içinden geçtiğini hissetti, sonra ayakları yerden kesilip havaya savruldu ve atölyedeki büyük meşe masanın ortasına çakıldı. Anders Beltgarden masanın yanında sakince duruyordu ve masanın üstündeki bir şeylerle meşguldü, öyle ki işinin ortasında masasına çakılan sersemlemiş kılıçozanına bir bakıştan fazlasını atmadı.

“Kapıyı çalabilirdin,” dedi yaşlı büyücü ilgisizce.

Josidiah kaba bir şekilde ayağa kalktı, kasları henüz düzgün bir biçimde çalışmıyordu. Yakınlarda bir tehlike olmadığından emin olduktan sonra, Josidiah bakışlarının insana kaymasına müsaade etti. Kılıçozanı ömrü boyunca çok fazla insan görmemişti, insanlar Kayan Yıldızlar Denizi’nin kuzey yakasına daha yeni yerleşiyordu ve ne Cormanthor’un içinde ne de civarında kalabalık sayılara ulaşmamışlardı.

Kırışık suratı ve vahşi gri sakalıyla gördüğü en ilginç insan da buydu. Anders’ın gözlerinden biri eski bir savaş sırasında harap olmuştu ve bir zamanlar zengin bir yeşil renge sahip olan gözünü gri bir perde kaplamıştı. Evet, Josidiah yaşlı Anders’ı saatlerce inceleyip yara izlerinin ve kırışıklıklarının anlattığı öyküleri dinleyebilirdi. Josidiah’ın kendi halkı da dâhil olmak üzere elflerin çoğu bu yaşlı adamı çirkin olarak nitelerdi; elflerin vücutları kırışmaz ya da eskimezdi, yaşlanırken güzelleşir ve birkaç yüzyılın sonunda bile sanki yirmi ya da elli kış görmüş gibi bir fiziğe kavuşurlardı.

Josidiah, Anders’ın çirkin olduğunu düşünmüyordu, hem de hiç. Adamın ağzında kalan birkaç eğri diş bile bu yaratığın bugün geldiği noktayı özetliyordu; güneşin altında ve fırtınaların karşısında yıllanmış bu hayat abidesini, goblin ve devsoylarıyla mevsimler boyunca savaşan bu yaşlı ve bilge adamı. Bu adamdan iki kat yaşlı olduğu gerçeği Josidiah’a çok absürt geliyordu; hayattaki tecrübelerini yansıtacak birkaç kırışıklığa sahip olabilmeyi diliyordu.

“Muhafazalı olduğunu tahmin etmeliydin,” dedi Anders, kahkaha atarak. “Elbette biliyordun! Hah! Öyleyse gösteri yapıyordun. Bu yaşlı adama ölmeden önce kahkaha attırmak istedin!”

“Korkarım benden uzun yaşayacaksın ihtiyar,” dedi kılıçozanı.

“Geldiğini bildirmeden kapılarımdan geçmeye çalıştığın sürece bu bir ihtimal tabii.”

“Senin için endişelendim,” diye açıklama yaptı Josidiah, devasa büyüklükteki odayı inceleyerek. Oda o kadar büyüktü ki kulenin tüm bir katını kaplıyor olsaydı bile bu kadar büyük olamazdı. Kılıçozanı işin içinde bir tür ekdüzlemsel büyünün olduğundan şüpheleniyordu ama bunu hiçbir zaman tespit edememişti ve sinir bozucu Anders da yardımcı olmuyordu.

Anders’ın simya atölyesi ne kadar büyük olursa olsun, yığınlar halinde biriken kutularıyla, masalarıyla ve dolaplarıyla darmadağın bir kirpi yuvasını andırıyordu.

“Bir hırıltı duydum,” diye devam etti elf. “Avlanan bir kedi.”

Anders, uğraşmakta olduğu şişelerden başını kaldırmadan, üzeri battaniyeyle kaplı büyük bir kutuya işaret etti. “Fazla yaklaşmamaya dikkat et,” dedi yaşlı büyücü, çarpık bir şekilde kıkırdayarak. Yaşlı Bıyıklı seni kolundan yakalayıp içeri çeker, hiç şüphen olmasın!”

“Ve işte o zaman parlak kılıçlarından fazlasına ihtiyacın olur.” Anders kıkırdamaya devam etti.

Josidiah dinlemiyordu bile, sessizce battaniyeye doğru adımlıyordu, içerideki kediyi rahatsız etmek istemiyordu. Battaniyenin ucunu yakaladı ve güvende olmak için bir adım geri atıp battaniyeyi indirdi. Ve işte o zaman kılıçozanının ağzı gerçekten açık kaldı.

Şüphelendiği gibi bu bir kediydi, büyük siyah bir panterdi, Josidiah’ın bugüne kadar gördüğü ya da duyduğu en büyük kediden iki –hayır üç- kat daha büyüktü. Ve kedi dişiydi, dişiler genellikle erkeklerden daha küçük olurdu. Kafesin içinde yavaşça ve düzenli bir şekilde adımlıyordu, sanki kafeste bir zayıflık, bir kaçış yolu arar gibiydi. Boğum boğum kasları, eşi benzeri olmayan zarafetine eşlik edebilmek için dalgalanıyordu.

“Böyle fevkalade bir hayvana nasıl denk geldin?” diye sordu kılıçozanı. Sesi panteri ürkütmüş olacak ki adım atmayı bıraktı. Josidiah’a gözlerini öyle bir yoğunlukla dikti ki kılıçozanının ağzından çıkacak tüm sözcükleri çaldı götürdü.

“Ah, kendi yöntemlerim var elf,” dedi yaşlı büyücü. “Uzun, çok uzun zamandır doğru kediyi bulmak için bilinen dünyanın her köşesini arıyordum –ve de ben hariç kimsenin henüz keşfetmediği bazı bölgelerini.

“Ama neden?” diye sordu Josidiah, sesi bir fısıltıdan fazla çıkmamıştı. Sorusunu yaşlı büyücüye olduğu kadar bu fevkalade pantere de yöneltmişti ve gerçekten de kılıçozanının aklına böyle bir yaratığı kafese kapatabilecek herhangi bir haklı gerekçe gelmiyordu.

“Kanyonla ilgili anlattığım hikâyemi hatırlıyor musun?” diye cevapladı Anders “Ustamla benim, bin tane goblinin pençesinden bir baykuş yardımıyla kaçtığımız hikâye hani.”

Josidiah başıyla onayladı ve o eğlenceli hikâyeyi hatırlayarak gülümsedi. Ama bir an sonra Anders’ın sözlerinin ima ettiği şey kafasına dank etti ve güzel suratındaki kaşlarını çatarak yaşlı büyücüye döndü. “Heykelcik” diye mırıldandı Josidiah. Çünkü hikâyede bahsi geçen baykuş, efendisinin ihtiyacına hizmet etmek için efsunlanmış bir heykelcikti aslında. Bu tür nesnelerden dünyada bolca bulunuyordu, Cormanthor’da da vardı ve Josidiah onları üretmenin yollarına aşinaydı –gerçi büyü kudreti bu efsunu gerçekleştirebilecek düzeyde değildi- Arkasını dönüp büyük pantere tekrar baktı ve orada çok derin bir hüzün gördü. Ardından sert bir şekilde Anders’a döndü.

“Hazırlık anında kedinin öldürülmesi gerekiyor,” diye karşı çıktı kılıçozanı. “Böylece yaşam enerjisi, yaratacağın heykelciğin içine çekilecek.”

“Şu an konuşurken bile onun üstünde çalışıyorum,” dedi Anders sessizce. “Bir panter heykelciği yapması için çok yetenekli bir cüce zanaatkâr tuttum. Bölgedeki en iyi zanaatkâr. Korkma, heykelcik panterin hakkını verecek.”

“Hak mı?” diye tekrar etti kılıçozanı şüpheci bir şekilde, bir kez daha koca panterin o yoğun, zeki, sarı-yeşil gözlerine bakıyordu. “Kediyi öldürecek misin?”

“Kediye ölümsüzlük sunuyorum,” dedi Anders, kızgın bir şekilde.

“Ruhunun rızası olmadan ölüm ve bedeninin rızası olmadan kölelik sunuyorsun,” diye karşılık verdi Josidiah, Anders’a hiç olmadığı kadar kızmıştı. Kılıçozanı bu heykelciklerden daha önce görmüştü ve hayvanın kurban edilmesini gerektirmesine rağmen bu nesneleri muhteşem bulmuştu. Hatta kendisi bile sofrası için daha önce geyik ve yaban domuzu öldürmüştü. Öyleyse neden bir büyücü bir hayvandan böyle işe yarar bir nesne üretemesindi ki?

Ama bu sefer durum farklıydı, Josidiah bunu yüreğinde hissediyordu. Bu hayvan, bu harika ve özgür kedi, köle haline getirilmemeliydi.

“Panteri…” diye başladı Josidiah.

“Bıyıklı,” diye düzeltti Anders.

“Panter…” diye diretti kılıçozanı, bu hayvana bu kadar aptalca bir isim takılmasını kabul edemiyordu. “Panteri, efendisinin iradesine hizmet edecek bir araç haline getireceksin.”

“Başka ne beklentin var ki?” diye karşı çıktı yaşlı büyücü. “Başka ne isterdin?”

Josidiah omuzlarını silkti ve çaresizce iç geçirdi. “Özgürlük,” diye mırıldandı.

“Öyleyse bunun neresi benim için sorun teşkil ediyor?”

Josidiah’ın yüz ifadesi derin düşündüğünü gösteriyordu. Bağımsız, büyülü bir hayvan yoldaş tehlike anında bir maceracının pek işine yaramazdı ama kurban edilen hayvanın bakış açısına göre tercih edilebilirdi.

“Yanlış seçim yapmışsın kılıçozanı,” diye alay etti Anders. “Bir kolcu olarak eğitim görmeliydin. Düşüncelerin o yönde çünkü!”

“Bir kolcu…” dedi kılıçozanı. “Tıpkı bir zamanlar Anders Beltgarden’ın olduğu gibi mi?”

Yaşlı büyücü uzun ve çaresiz bir şekilde iç çekti.

“Çoğu zaman kişiyi yanlış yönde cezbeden büyülü gizemler için mi eski mesleğinin kaidelerinden bu kadar saptın?”

“Ah, hem de çok iyi bir kolcu olurdun,” diye cevapladı Anders, duygusuz bir şekilde.

Josidiah omuz silkti. “Benim uzmanlık alanım da çok farklı değil,” diye akıl yürüttü.

Anders sessiz kalarak ona hak verdi. Gerçekten de bu insan, Josidiah Starym’in gözlerinde kendi gençliğini ve idealistliğini görüyordu ki elf onun iki katı yaşında olmasına rağmen Anders’a yirmili yaşlarını hatırlatıyordu.

“Ne zaman başlayacaksın?” diye sordu Josidiah.

“Başlamak mı?” diye alay etti Anders. “Neredeyse üç haftadır bu hayvan üstünde çalışıyorum ve onun da öncesinde altı ayımı gerekli parşömenleri, tozları, yağları ve bitkileri toplamakla geçirdim. Kolay bir işlem değil. Ucuz olmadığını da söylemem gerekiyor! Bir gnom, kedinin mamasına güvenli bir şekilde karıştırabileceğin miktarda metal tozuna ne kadar değer biçiyor, haberin var mı?

Josidiah artık bu konuyu devam ettirmek istemediğini fark etti. Fevkalade panteri nasıl zehirlediğini –ki ona göre bunun adı zehirlemeydi- duymak istemiyordu. Tekrar kediye baktı, o yoğun gözlerinin derinliklerine. Zeki bir hayvandan beklenenden daha fazla zekâ pırıltısı vardı bu gözlerde.

“Bugün güzel bir gün,” diye mırıldandı kılıçozanı, gerçi Anders’ın işine ara verip de dışarıdaki havanın tadını çıkaracağına inanmıyordu. “Hatta Starym Hanesi’nin Koruyucu Lordu inatçı amcam Taleisin bile güneş tarafından dokunulmuş bir yüz ifadesi taşıyor.”

Anders kahkaha attı. “Öyleyse amcan, Koronal Eltargrim’i bir sağ kroşeyle yere indirdiğinde tüm gün boyunca gülümsüyor olacak, değil mi?”

Bu sözler Josidiah’ı hazırlıksız yakaladı ve Anders’ın bulaşıcı kahkahasını o da patlattı. Taleisin gerçekten de inatçı ve huysuz bir elfti ve Josidiah bugün Starym Hanesi’ne döndüğünde amcasının elf Koronalı’nı yumrukladığını öğrenirse hiç şaşırmazdı.

“Eltargrim çok ciddi bir karar verdi,” dedi Anders aniden, ciddi bir şekilde. “Ve de cesur. Diğer iyi yürekli ırkları da dâhil eden Koronalınız büyük bir kader çarkını döndürmeye başladı, kolay kolay duracağa da benzemiyor.”

“İyi yönde mi, kötü yönde mi?”

“Bunu bilmek bir kâhine düşer,” diye cevapladı Anders, omzunu silkerek. “Ama kararı doğruydu, bundan eminim ama riskleri yok değil.” Yaşlı büyücü tekrar homurdandı. “Çok yazık.” dedi. “Siz elflerin zaman mefhumunu düşünürsek, genç bir adam olsaydım bile Eltargrim’in verdiği kararın sonuçlarını görecek kadar yaşayamazdım. Starym Hanesi’nin Eltargrim’in fermanını kabul etmesi için kaç yüzyıl geçmesi gerekecek?”

Bu ifade de Josidiah’ın kıkırdamasına sebep oldu ama uzun ömürlü olmadı. Anders risklerden bahsetmişti ve gerçekten de çok fazla vardı. Sadece Starymler değil, pek çok önemli ve kibirli elf hanesi, küçük gördükleri düşük ırkların ülkelerine göç etmesinden dolayı çok öfkeliydi. Hatta elfler ve insanlar arasında birkaç evlilik de olmuştu. Ama bu birliktelikten doğanlar haneleri tarafından reddedilip sürgüne gönderilmişti.

“Halkım eninde sonunda Eltargrim’in bilge kararını kabullenecek,” dedi elf büyük bir kararlılıkla.

“Umarım haklısındır,” dedi Anders. “Çünkü Cormanthor, birkaç inatçı elfin ağız dalaşından daha büyük tehlikelerle yüzleşecek.”

Josidiah ona meraklı bir şekilde baktı.

“İnsanlar, buçukluklar, gnomlar ve en önemlisi cüceler, elflerin arasında Cormanthor’da yaşıyorlar,” diye mırıldandı Anders. “Eminim goblinsoyları, nefret ettikleri tüm düşmanlarının lezzetli bir yahni içinde toplandığını gördüklerinde çok sevineceklerdir!”

“Bir aradayken kat be kat daha güçlüyüz,” diye karşı çıktı kılıçozanı. “İnsan büyücüler çoğu zaman bizim büyücülerimizi bile aşıyor. Cüceler kudretli silahlar dövüyorlar ve gnomlar harika ve çok kullanışlı eşyalar üretiyorlar ve buçukluklar, evet buçukluklar bile hem kurnaz bir müttefik hem de tehlikeli bir düşman olabiliyorlar.”

“Sana katılmıyor değilim,” dedi Anders, elfi sakinleştirmek için güneşten yanmış ve yaşlılıktan buruşmuş üç parmaklı sağ elini sallayarak. Parmaklarını bir goblin ısırığı sonucu kaybetmişti. “Ve söylediğim gibi, Eltargrim doğru tercih yaptı. Ama umarım iç tartışmalarınız kısa sürede sonlanır yoksa Cormanthor’un sorunları dışarıdan bir etkiyle on kat artacak.”

Josidiah sakinleşti ve başıyla onayladı; yaşlı Anders’ın mantığına karşı çıkamazdı ve işin aslı aynı korkuları günlerce o da içinde yaşamıştı. Tüm iyi yürekli ırklar tek çatı altında toplanınca, kaotik goblinsoyları eskisinden de büyük sayılarda bir araya gelmeye kalkabilirdi. Cormanthor’un çeşitli halkları birlik olup farklılıklarını avantaja çevirirlerse, o goblinsoyları sayıları ne olursa olsun geri püskürtülebilirdi. Ama Cormanthor halkı böyle bir birlik beraberliğe ulaşamazsa…

Josidiah bu düşüncenin bilincinin dışında sallanmasına izin verdi ve bir başka güne bıraktı, yağmurlu ve puslu bir güne. Pantere tekrar baktı ve daha hüzünlü bir şekilde iç geçirdi, gerçekten de çaresiz hissediyordu. “Kediye iyi davran Anders Beltgarden.” dedi, bir zamanlar kolcu olan yaşlı adamın bunu zaten yapacağını biliyordu.

Josidiah kuleden ayrıldı, geldiğinden daha yavaş adımlarla döndü elf şehrine. Felicity’yi tekrar balkonda gördü, kıvrımlarını belli eden ince ipekten bir tunik giyiyordu ve yüzünde davetkâr bir gülümseme vardı ama Josidiah basitçe el sallayarak yanından geçti. Oyun oynayacak ruh halinde değildi.

Josidiah, sonraki birkaç hafta boyunca pek çok kez Anders’in kulesine döndü ve sessizce kafesin önünde oturdu, büyücü işlerine devam ederken panterle sessizce iletişim kurdu.

“İşim bittiğinde o senin olacak,” diye aniden duyurdu Anders, baharın yaza dönüştüğü günlerden birinde.

Josidiah, yaşlı adama boş boş baktı.

“Kediyi kast ediyorum,” dedi Anders. “İşim bittiğinde Bıyıklı senin olacak.”

Josidiah’ın mavi gözleri dehşetle büyüdü, gerçi Anders bu bakışı büyük bir sevince yordu.

“Bana pek faydası olmayacak,” diye açıkladı büyücü. “Bugünlerde kulenin dışına çıkmıyorum bile ve işin aslı birkaç kıştan daha uzun yaşayacağıma inanmıyorum. En değerli yaratımımı Josidiah Starym’den, dostumdan, “kolcu olması gereken” kişiden daha iyi kim taşıyabilir ki?”

“Kabul etmeyeceğim,” dedi Josidiah aniden, sert bir şekilde.

Anders’ın gözleri şaşkınlıkla büyüdü.

“Sonsuza kadar kedinin bir zamanlar olduğu halini hatırlatacak bana,” dedi elf “Ve de olması gereken halini. Köle bedenini yanıma her çağırdığımda, bu fevkalade yaratığa can verecek emri her verdiğimde, bir ölümlü olarak haddimi aştığımı ve aptalca müdahalem yüzünden bunları hak etmeyen bir varlıkla tanrıyı oynadığımı hissedeceğim.”

“Bu sadece bir hayvan!” diye karşı çıktı Anders.

Josidiah, yaşlı büyücünün yüreğine dokunabildiğine sevindi. Elf, adamın yarattığı bu hediye konusunda oldukça hassas olduğunu biliyordu.

“Hayır,” dedi elf, geri dönüp panterin o her şeyi anlayan gözlerinin derinliklerine bakarak. “O bir hayvan değil.” Sustu ve sonra Anders, itiraz içinde oflayıp puflayarak işine geri döndü ve elfi yerde oturup, panterle olan sessiz iletişimine devam etmesi için yalnız bıraktı.

* * *

Josidiah Starym için bu akşam işkence gibiydi, çünkü Anders ay yükselmeden işini bitirecek ve o harika panter basit bir büyülü araç için katledilecekti. Kılıçozanı Cormanthor’dan ayrıldı, gece vakti şehrin dışına çıkmanın tehlikeli olduğunu belirten işaretleri yok saydı; goblinsoyları ve daha tehlikeli düşmanların ormanın içinde dolaştığına dair söylentiler dolaşıyordu.

Josidiah’ın umurunda değildi, şahsi güvenliğini düşünecek hâli yoktu. Kaderi, panterinki gibi pamuk ipliğine bağlı değildi.

Anders’ın yanına gidip yaşlı insanı kararından döndürmek için son kez çaba sarf etmeyi düşündü ama kılıçozanı bu düşünceyi kafasından uzaklaştırdı. Anders’ın yaptığı şeyi büyük bir hata olarak nitelendirdiği için insanları anlamadığını ve gerçekten de bu ırka olan inancının bir kısmını kaybettiğini fark etti -doğal olarak Eltargrim’in kararına olan inancını da- Bir zamanlar kolcu olan ve elf ideallerine türünün diğer kaba üyelerinden daha çok aşina olan bu büyücü daha akıllı olmalıydı ve böyle harika ve zeki bir hayvanı, özellikle de o panteri sırf büyü uğruna kurban etmemeliydi.

Josidiah ormanın içinden geçti ve batıya doğru hareket eden dolunaya rağmen gökyüzünde parlamaya devam eden milyonlarca yıldızın altında ağaçlık alandan çıktı. Çıplak küçük bir tepeye ulaştı. Kalın çim örtüsüyle kaplı dik eğimi hiç çaba sarf etmeden tırmandı ve tepenin zirvesine ulaştı, çoğu zaman kafasındaki düşünceleri tartmak için geldiği gizli ve özel bir noktaydı burası.

Sonra öylece durdu ve gökyüzüne, yıldızlara doğru baktı ve düşüncelerinin daha büyük gizemlere, bilinmeyene, asla öğrenemeyeceği şeylere, cennet katlarına yönelmesine izin verdi. Birden kendini ölümlü hissetti, sanki yaşayacağı yüzyıllar evrenin sonsuz yaşam döngüsünde aniden gelip geçen bir an gibiydi.

Ama görünüşe göre panterin kalan ömründen daha uzun bir andı bu, tabii kedi hâlâ hayattaysa.

Tepenin ortasındaki hafif bir hışırtı sesi elfi alarma geçirdi ve onu düşüncelerinden azat etti. Anında eğilir pozisyona geçti ve sesin geldiği noktaya bakıp görüşünün kızılötesi tayfa geçmesine izin verdi.

Isı yayan figürler tepenin ortasındaki ağaçların arasında yürüyordu. Josidiah onları tanımıştı ve bu yüzden bir anda çığlıklar atıp silahlarını sallayarak çalılıklardan çıkıp üstüne hücum eden ve kolay lokma olduğunu düşünen bir grup orku gördüğünde hiç şaşırmadı.

En öndeki orklar tepenin zirvesine çok yakındı, o kadar yakınlardı ki Josidiah ateştopu büyüsünü serbest bıraktığında orkların uzun dişlerinden damlayan salyalarının parıltısını görebiliyordu. Alev patlaması ızdırap çığlıkları atan orklarla birlikte tepenin diğer yarısını kapladı. Josidiah özellikle yeşil alanlarda bu büyüyü kullanmaktan nefret ediyordu ama şu an fazla seçeneği yoktu. Öncü orklar alevlere yenik düşüp ölürken yerlerini vahşi bir hücuma kalkan ikinci bir grup almıştı ve sonra tepenin arka tarafından üçüncü bir grup çıktı.

Elfin ikiz kılıçları bir anda ellerinde belirdi. “Arındıran alevler!” diye bağırdı, kılıçlarının gücünü tetikleyecek sözcüklerdi bunlar. Kılıçların metal yüzeyi yeşilimsi alevlerle kaplandı ve kılıcın jilet kadar keskin kenarlarını bulanıklaştırdı.

Ateştopundan kurtulan ve dolayısıyla elfe çok yakın olan iki ork, aniden beliren alevli iki kılıcı görünce bir anlığına duraksadılar ve gardlarını indirdiler.

Fazla oyalandılar; Josidiah’ın sol kılıcı birinci orkun boğazını boylu boyunca keserken sağ kılıcı da ikinci orkun göğsüne derince saplandı.

Elf aniden arkasını döndü ve fırlatılan bir mızrağı kılıcıyla savurdu, ikinciden kaçındı ve üçüncüyü de yukarıdan aşağı bir darbeyle parçaladı. Bir takla atıp hızlı bir şekilde tepenin arka tarafına doğru koştu ve onlar daha bir savunma koordine edemeden üç tane orkla vahşice yüzleşti.

Bir tanesi ölümcül bir yara alarak düştü, bir diğeri elfin ölümcül alevli kılıcının savrulmasıyla kolunun yarısını kaybetti.  Ama çok geçmeden Josidiah’ın etrafı sarılmıştı; orklar uzun mızraklarını ona saplıyor ya da derme çatma kısa kılıçlarıyla onu kesmeye çalışıyorlardı.

Bu kadar silahla baş edemezdi, bu yüzden kılıçlarını savunma pozisyonuna getirdi ve bir başka büyünün sözlerini okumaya başladı.

Yan tarafından bir mızrak darbesi aldı ve neredeyse konsantrasyonunu ve dolayısıyla büyüsünü kaybediyordu. Ama ince işlenmiş elf zincir zırhı darbeyi savuşturdu ve elf kılıçlarının kabzasını birleştirip avuç içlerini orklara doğru açarak geniş bir alev dalgasının önünü süpürmesine izin verdi.

Büyüsünün sonucunu görmeyi beklemeden döndü ve silahları dans etmeye başladı. Kılıçozanı hücuma kalktı, öyle ani bir öfkeyle saldırmıştı ki ork hattı kırılmıştı ve Josidiah’a pek çok savunma açığı vermişlerdi.

Ani bir adrenalin dalgasıyla kılıçozanı harekete geçti, dans etti ve orkları büyük öfkeyle parçaladı. Panteri ve hak etmediği kaderini düşündü ve tüm suçu bu orkların üzerine attı.

Bir başkası daha öldü, onun üstüne bir başkası daha, pek çoğu yaralı bir biçimde tepeden aşağı kaçtı, bu kudretli savaşçıyla daha fazla uğraşmak istemiyorlardı.

Kısa süre sonra Josidiah sessizce durdu, savaşmaya hazırdı, bir avuç ork saldırı menzilinin dışında bekliyordu. Ama elf başka bir şeyler olduğunu seziyordu, daha şeytani, daha güçlü bir şey. “O” şey bu orkları sakinleştiriyordu ve onlara güven veriyordu, hem de yirmiden fazla soydaşının yerde ölü yattığını gördükleri halde.

En yeni düşmanı ağaçsız açıklığa girince elfin nefesi kesildi. Josidiah işte o zaman hatasını anladı. Yirmi tane, hatta büyülerini önceden kullanabilirse kırk tane orku mağlup edebilirdi ama bunlar ork değildi.

Bunlar devdi.

* * *

Kedi huzursuzdu, sürekli adımlıyor ve hırlıyordu; Anders acaba akıbetini, ölümlü bir yaratık olarak son gecesi olduğunu anladı mı, diye merak etti. Gerçekten de bunu anlamış olabileceği düşüncesi yaşlı büyücüyü oldukça sarstı ve Josidiah’ın bu büyülü dönüşümle ilgili öne sürdüğü tüm savlar zihninde tekrar yankılandı.

Panter kükredi ve kendisini kafesin kapısına fırlattı, geri sekip yere düştü. Adımlamaya ve hırlamaya devam etti.

“Neyin peşindesin?” diye sordu yaşlı büyücü ama kedi tekrar kükredi, hem öfkeli hem çaresiz bir kükremeydi. Anders etrafına baktı; kedi ne biliyordu? Neler oluyordu?

Panter tekrar kafes kapısına attı kendini, sert bir şekilde çarpıp geri sekti. Anders kafası karışmış bir şekilde başını salladı çünkü panterin daha önce böyle bir şey yaptığına hiç şahit olmamıştı.

“Dokuz Cehennem’e kadar yolun var elf!” diye gümbürdedi büyücü, Bıyıklı’yı dönüşümü bitmeden Josidiah’a gösterdiği için kendine kızıyordu. Derin bir nefes aldı ve kediye sakinleşmesi için bağırdı, sonra ince bir değnek çıkardı.

“Canın yanmayacak,” diye söz verdi Anders, özür dilercesine. Bir emir sözcüğü söyledi ve değnekten çıkan yeşilimsi bir ışın pantere çarptı. Kedi adımlamayı bıraktı, her şeyi bıraktı, mükemmel bir şekilde kıpırtısız durdu, değneğin büyüsüyle felç olmuştu.

Anders heykelciği ve özel olarak hazırlanmış bıçağını aldı ve kafes kapısını açtı. En başından bunun kolay olmayacağını biliyordu.

Kedinin yanındaydı, bir elinde heykelcik, diğerinde hançeriyle yavaşça yaratığın boğazına yaklaşıyordu.

Anders tereddüt etti. “Bir tanrının rolünü oynamaya mı çalışıyorum?” diye sesli bir şekilde sordu. O muhteşem, zeki gözlere baktı; gerçekten de bir kolcu gibi yaşayan Josidiah’ı düşündü, tıpkı Anders’ın kendini büyünün yoluna adamasından önceki hâli gibiydi.

Sonra bir elindeki hançere ve diğer elindeki “kolcuya” baktı, hançeri bu muhteşem yaratığın boynuna saplamak üzereydi.

“Lanet olsun sana elf!” diye bağırdı büyücü ve bıçağını kafesin içine fırlattı. Sonra bir büyüye başladı, bilinçaltından çıkagelen bir büyüydü. Bu büyüyü aylardır kullanmamıştı ve nasıl oldu da hâlâ hatırlıyordu, hiçbir fikri yoktu. Büyüyü tamamladı ve atölyesindeki tüm dolap kapakları, koridora açılan kapısı ve kulenin alt katındaki tüm kapılar güçlü bir şekilde açıldı.

Büyücü kafese doğru yürüdü ve bağdaş kurdu. Büyük kedi şimdiden kıpırdanmaya başlamıştı, değneğindeki güçlü büyü bile böyle bir yaratığı uzun süre tutamazdı. Anders o değneği avuçladı ve savunma amaçlı ona ihtiyacı olup olmayacağını merak etti.

Kedi dinç bir şekilde başını salladı ve yavaşça bir adım attı, sonunda bacak hisleri geri dönüyordu. Anders’a yan yan baktı.

Yaşlı büyücü değneği bir kenara bıraktı. “Seninle tanrıyı oynadım Bıyıklı,” dedi yumuşakça. “Şimdi sıra sende.”

Ama panterin aklı başka bir yerdeydi ve kafesinden fırlayıp kendini koridora atarken büyücüyü neredeyse hiç düşünmemişti. Anders kulenin kapısına ulaştığında panter çoktan gitmişti, büyücü gece vakti kapıda durdu, haftalarca verdiği emeğe yanmayı bırak, boşa giden onca altınını hiç düşünmüyordu bile!

“Boşa gitmedi,” dedi Anders içten bir şekilde, az önce aldığı dersi düşünüyordu. Zoraki bir şekilde gülümsedi ve kulesine girmek için arkasını döndü, tam da o an bir ateştopundan kaynaklanan alevlerin kuzeydeki küçük bir tepenin zirvesinden yükseldiğini gördü, Anders’ın çok iyi bildiği tepeden.

“Josidiah!” diye nefesi kesildi, mantıklı bir tahmindi. O tepelik Josidiah’ın favori mekânıydı, elfin böyle bir akşamda gideceğini tahmin ettiği yerdi.

Çok az savaş büyüsü hazırladığı için kendine küfreden yaşlı adam kulesine yollandı ve birkaç eşya topladı.

* * *

Tek şansı hızlı olmaktı, düşmanlarının yaklaşmasına izin veremezdi. Ama bu taktik bile kaçınılmaz olanı geciktiriyordu.

Sola doğru depara kalktı ama durup dönmek zorunda kaldı, hemen arkasından birinin yaklaştığını hissetmişti. Kılıçlarını savurarak onları geri çekilmeye zorlayan Josidiah döndü ve tekrar sola koştu ve yine durdu. Ama bu sefer elf sadece durmadı, geri koştu ve kılıçlarından birini arkasından yaklaşan en yakın orkun karnına derince sapladı.

Bu usta manevranın sunduğu tatmin hissi uzun soluklu olmadı, çok ölü yaratık kılıcından aşağı kayarken ve kalan birkaç ork da tökezleyerek tepeden aşağı kaçarken, Josidiah üç devin yaklaştığını fark etti. Her biri beş metre boyundaki bu devasa yaratıklar, elfin boyu uzunluğundaki çivili sopalarını sakince sallıyorlardı.

Josidiah kalan büyülerini aklından geçirdi, onları avantajına çevirebilecek bir yol aradı.

Bulamadı; bu savaşı yalnızca kılıçlarıyla vermeliydi. Ve koordineli bir şekilde üstüne yürüyen üç devi görünce kazanma ihtimali hoşuna gitmedi.

Kendisine doğru savrulan bir sopanın menzilinden çıkmak için sağa sıçradı, üzerine gelen ikinci devden kurtulmak için geri takla attı ve ilk dev yeni bir saldırı için ağır silahını tekrar kaldırmadan önce koşarak devin menziline girdi. İlk deve saldırma fırsatı vardı ama üçüncü dev önünü kesti ve devasa yumruğundan kaçabilmek için elfi yerde yuvarlanmaya zorladı.

Onları birbirlerine düşürmem gerekiyor, diye düşündü elf. Uzun bacaklarını ve kollarını birbirlerine dolamalıyım.

Kılıcını kaldırdı ve savaş çığlığı attı, en yakın deve hücum etti, sonra savrulan sopanın altında eğildi ve ileri doğru takla attı. Ayağa kalktı ve devin genişçe açılmış bacak arasından geçti. İlk kılıcını yukarı, ikinci kılıcını da yan tarafa savurdu. Koşarak yoluna devam etti ve kendisine saldıran ikinci devin sopasını, kılıçlarını çapraz birleştirerek yakaladı ve bir kenara itti.

Josidiah’ın kolları saldırının safi ağırlığı karşısında uyuştu ve karşı saldırıda bulunabilmek için kollarını kaldıramadı. Göz ucuyla üçüncü devin ani hücumunu fark etti ve az önceki saldırısının onu çok tehlikeli bir konuma soktuğunu fark etti. Devin devasa sopası tepesinde yükseldiğinde kendini tekrar yere atıp uzaklaşmaya çalıştı.

Ama bu dev zekiydi ve iyice yaklaşana kadar havaya kaldırdığı sopasını indirmedi. Josidiah ikinci ve üçüncü kez yuvarlandı ama silahın menzilinden kaçamamıştı.

Dev kükredi. Silahını başının üstüne kaldırdı, Josidiah yan tarafına doğru sürünmeye başladı ama devasa kara bir mızrağın başının üstünden uçtuğunu görünce olduğu yerde donakaldı.

Hayır, bu bir mızrak değildi, diye fark etti kılıçozanı, bir panterdi, yaşlı büyücünün kedisi! Sert bir şekilde devin göğsüne indi ve pençeleriyle kendini sabitledi, çenesi ise sersemlemiş canavarın suratını parçalıyordu. Dev geriye doğru tökezledi, dengesi bozuldu ve yere düştü, panter de tüm yol boyunca ona eşlik etti.

Kedi, devin sopayla saldıramayacağı kadar yakındaydı, o yüzden sopasını bıraktı ve hayvanı elleriyle yakalamaya çalıştı. Panterin ön pençeleri saplandıkları yerden kımıldamadı ama arka pençeleri önce devin giydiği ayı postunu ve sonra da devin derisini parçalamaya başladı.

Josidiah’ın durup herhangi bir şeyi sorgulayacak vakti yoktu. Tekrar ayağa kalkmıştı, bir başka dev hızla yaklaşıyordu. Hasar verdiği dev de savaşa katılmıştı. Kılıçozanı hızla depara kalktı, devlerden birini diğerinin önünde tutarak aynı anda tek bir tanesiyle savaşmaya çalışıyordu.

Savrulan bir sopanın altında eğildi, sopa sert bir şekilde ikinci kez döndüğünde tekrar eğildi ve dev sopasını üçüncü kez, bu sefer alçaktan savurmayı akıl ettiğinde elf bacaklarını karnına çekerek zıpladı. Sopasını bu kadar alçaktan savurduğu için dev yere çok yaklaşmıştı, Josidiah yere iner inmez koştu ve dev kendini toparlayamadan iki kez suratından yaraladı.

Dev acıyla uluyup geri düştü ve arkasında, bir eliyle sopasını diğer eliyle de parçalanmış belini tutan diğer deve çarptı.

Tepenin diğer tarafında gürültülü bir şekilde patlayan bir yıldırım mızrağı hem elfi hem de devi geçici olarak kör etti ama Josidiah’ın savaşması için gözlerine ihtiyacı yoktu. Sağına doğru kaydı ve sert bir şekilde saldırdı.

* * *

Devin eli kedinin üstüne kapandı ama çevik panter birden kıvrıldı, sert bir şekilde ısırdı ve devin üç parmağını kopardı, dev artık düşmanını yakalamak gibi bir düşünceye kapılmayacaktı. Diğer eliyle basitçe tokat attı ve kediyi göğsünden itti. Dev yuvarlandı, sopasını yerden aldı, kedi geri dönmeden önce ayağa kalkmak zorunda olduğunu biliyordu.

Ama hiç şansı yoktu; panter yere kaskatı indi, dört pençesi de yere sıkı sıkı saplanmıştı, vücudundaki tüm kaslar yere düşerken ki oluşan momentumu tersine çevirmek için kasılmıştı. Panter dönüp sıçrarken çimler etrafa saçıldı, ayağa kalkan devin kafasına çarptı ve pençeleriyle boynundan yakalayıp ısırmaya ve parçalamaya başladı.

Dev ızdırap içinde haykırdı ve sopasını yine düşürdü. İki yumruğuyla kediye vurmaya çalıştı ve birkaç ağır darbe indirdi. Ama panter bırakmıyordu, uzun dişleri devin etinde derin yaralar açıyor, kudretli pençeleri devin yüz hatlarını parçalıyordu.

* * *

Josidiah önündeki tek düşmanıyla yüzleşmek üzere hazırlandı, devin birkaç yarası kanıyordu ama işi henüz bitmemişti. Diğer dev de dostunun yanına geldi, omuz omuza vermişlerdi.

Sonra tepede yeni bir figür belirdi, kamburu çıkmış bir insana benziyordu, ikinci dev bu yeni düşmanla yüzleşmek üzere döndü.

“Gelmen çok vakit aldı,” diye iğneledi elf.

“Ormanda orklara denk geldim,” diye açılama yaptı Anders. “Lanet olası küçük sıçanlar.”

İnsanın görünürde hiçbir savunması yoktu, bu yüzden dev sağa doğru kaydı ve sopasını iki eliyle tuttu. Anders buna pek dikkat etmedi ve yeni bir büyünün sözlerini okumaya başladı.

Sopa savruldu ve Josidiah, Anders’ın bir kilometre kadar uzağa fırlatılacağını düşünerek neredeyse çığlık atıyordu.

Dev, bir dağın yüzeyine vursaydı aynı şeyi hissederdi. Sopa Anders’ın omzuna sertçe çarptı ve anında geri sekti. Anders gözünü bile kırpmadı ve büyü sözlerini okumaya hiç ara vermedi.

“Ah, bu büyüyü gerçekten seviyorum,” diye açıklama yaptı yaşlı büyücü, hali hazırda okumakta olduğu büyü sözlerinin arasında.

“Taşten büyüsü,” dedi Josidiah ilgisiz bir şekilde. “Bir ara bana da öğret.”

“Ve bunu da çok seviyorum.” diye ekledi Anders, kahkahalarla. Mevcut büyüsünü bitirdi ve ellerini devin ayaklarının altındaki zemine yöneltti. Toprak anında dalgalanmaya başladı, sanki bir düzine dev, büyük küreklerle işaret ettiği noktayı vahşice kazıyordu. Büyü sonlandığında dev, zemindeki bir delikte duruyordu ve gözleri büyücünün gözleriyle aynı hizaya gelmişti.

“İşte şimdi şartlar adil oldu,” dedi Anders.

Dev haykırdı ve sopasını kaldırmaya çalıştı ama deliğin buna müsaade etmeyecek kadar dar olduğunu fark etti. Büyücü yeni bir büyüye başladı, işaret parmağını devin gözlerinin arasına yöneltmişti; aynı anda parmak eklemini büküp devin parmağındaki mücevherli yüzüğü görmesini sağladı.

Silahını dar alan yüzünden kaldırmayan canavar doğaçlama yaptı ve başını öne atıp büyücünün uzatmış olduğu elini sertçe ısırdı.

Anders yine hiç umursamadan büyüsüne devam etti. Dev yüksek sesle inledi, bir dişi kırılmıştı.

Anders elini ileri uzattı, yüzüğünü canavarın açık ağzının bir santim yakınına getirdi ve yüzüğündeki büyüyü serbest bıraktı. Yıldırım topları canavarın açık ağzına doluştu ve devin kafası kızarmaya başladı.

“Ta da!” dedi yaşlı büyücü, bacaklarını bükerek seyircilerini selamladı ve sonra kollarını genişçe açıp ellerini havaya kaldırdı. Dev, deliğin içine yığıldı.

“Mezarı bile önceden hazırlandı,” diye kendini övdü Anders.

İkinci dev yeterince görmüştü ve tepeden aşağı inmeye hazırlandı ama Josidiah onu kolay kolay bırakacak değildi. Devin arkasından koştu, bir kılıcını kınına soktu. Devin tepeden aşağı bir miktar inmesine izin verdi böylece atladığında canavarın şişkin burnuyla aynı hizaya gelecekti. Boştaki eliyle devin omzunu yakaladı ve diğer elindeki kılıcıyla canavarın boğazını boylu boyunca yardı. Dev elfi yakalamaya çalıştı ama aniden kesik kesin nefes alıp tökezlemeye başladı, dizlerinin üstüne düştü ve tepeden aşağı yuvarlandı.

Josidiah’ın kılıç tutan kolu vahşice çalışıyordu, yarayı genişletip devin hayati damarlarını ve soluk borusunu parçaladı. Dev yüzüstü yere düşerken kendini geri itti ve canavarın sırtında ayakta durdu. Hâlâ hayattaydı, hâlâ nefes alıyordu ama Josidiah yarasının ölümcül olduğunu biliyordu, bu yüzden tepeye çıkmak üzere döndü.

Anders’ın kendini tebrik eden gülümsemesi yaralanmış panteri görünce soldu gitti. Kedi üstüne düşeni fazlasıyla yapmıştı –dev yerde ölü yatıyordu- ama çok fazla darbe almıştı, yerde imkânsız bir açıyla yatıyordu ve kesik kesik nefes alıyordu, omurgasının kırıldığı belliydi.

Anders panterin yanına koştu, Josidiah da bir an sonra ona katıldı.

“Bir şey yap!” diye yalvardı elf.

“Yapabileceğim bir şey yok,” diye karşı çıktı Anders.

“Kediyi heykelciğe geri gönder,” dedi Josidiah. “Geri çağrıldığında iyileşmiş olur.”

Anders elfe döndü ve onu gömleğinin yakasından yakalayıp kendine çekti. “Büyüyü tamamlamadım!” diye bağırdı ve işte o zaman büyücünün aklına dank etti. Panteri buraya getiren şey neydi? Neden bir panter, vahşi bir panter, bir elfin yardımına koşardı ki?

“İşi bitirmeye yaklaşmadım bile,” dedi büyücü, daha sakin bir şekilde, elfi bıraktı. “Onu serbest bıraktım.”

Josidiah şaşkın bakışlarını Anders’tan pantere çevirdi. Akıllarından geçen sorular belliydi ama ne elf ne de büyücü onları yüksek sesle sormaya zahmet etmedi.

“Onu kuleme götürmeliyiz,” dedi Anders.

Josidiah, inanamayan yüz ifadesini korudu. Üç yüz kiloluk bu sakat kediyi kuleye kadar nasıl taşıyacaklardı?

Ama Anders’ın bu soruya bir cevabı vardı. Keselerinin birinden, katlanmış siyah bir kumaş parçası çıkardı ve bir metre genişliğe ulaşana kadar açtı. Büyücü, kumaşın bir ucundan tutup nazikçe panterin arka ayaklarının altından geçirdi.

Josidiah gözlerini kırptı, kedinin kuyruğunun kumaşın içinde kaybolduğunu fark etmişti!

“Ben altından geçirirken onu kaldır,” dedi Anders. Josidiah aynen öyle yaptı, büyücü kumaşı geçirirken kediyi yavaş yavaş kaldırdı. Panter kumaşın karanlığında yok olmuştu.

“Ekdüzlemsel delik,” diye açıklama yaptı büyücü, son olarak kedinin başını da kumaşa sokarken. Sonra kumaşı kaldırdı ve kesesine sığacak boyuta ulaşana kadar dikkatlice katladı. “Oldukça güvende,” dedi. “Tabii devin yaralarını saymazsak.”

“Büyüleyici oyuncakların var büyücü,” diye tebrik etti Josidiah.

“Maceracı olmanın getirileri,” diye cevapladı Anders, göz kırparak. “Daha fazla dışarı çıkmalısın.”

İkili Beltgarden Evi’ne koşmaya başladığında gülümsemeleri silindi. Kedinin huzur içinde ölmesini sağlamak dışında ne yapabilirlerdi ki?

“Belki heykelcik efsununu tamamlayabilirim,” diye mantık yürüttü Anders. Josidiah’a anlayışlı bir şekilde baktı. “Şimdi git,” dedi “çünkü kediyi hızlı ve merhametli bir şekilde öldürmek zorundayım.”

Josidiah başını sağa sola salladı, bu dönüşüme, bu harika kedinin, kendi iradesiyle yardımına koşan bu zeki panterin sonuna şahit olmaya kararlıydı. Elf, kendisiyle panter arasında oluşan bu bağı nasıl açıklayabilirdi? Anders’ın büyülü hazırlıkları pantere bir sadakat hissi mi vermişti? Belki de büyülü bir nesnenin akılsız bir kölesi olmanın ilk aşamasıydı bu.

Josidiah bir kez daha kedinin gözlerine baktı ve durumun bunla ilgisinin olmadığını fark etti. Burada başka bir şey vuku bulmuştu, semavi bir şey ama belki Anders’ın hazırlık büyülerinin de bunda rolü vardı.

Anders heykelciği almak için acele etti ve ölmekte olan panterin yanına yerleştirdi. “Heykelciği sen alacaksın,” dedi Josidiah’a.

“Alamam,” diye cevapladı kılıçozanı, çünkü panterin alçalmış formunu görmeye, bu kediyi kölesi olarak almaya katlanamazdı.

Anders tartışmadı, buna zaman yoktu. Kedinin başına bir miktar efsunlanmış yağ döktü, büyüsünü örmeye başladı ve elini panterin gözlerinin üzerine yerleştirdi.

“Senin adını Bıyıklı koyuyorum,” diye bağladı, hançerini hayvanın boğazına dayayarak.

“Hayır!” diye bağırdı Josidiah, büyücünün yanına koşup adamın elini yakaladı ve hançeri uzaklaştırdı. “Bıyıklı asla olmaz!”

Josidiah kediye baktı, hâlâ büyük bir dikkatle parlayan o muazzam sarı-yeşil gözlere, gerçi kedinin ölüm anı gelmek üzereydi. Hayvanı, bu güzelliği, bu sessiz dostunu inceledi. “Gölge,” diye karar verdi.

“Hayır, gölge değil,” dedi Josidiah bir an sonra ve hançeri yine uzaklaştırdı. “Yüksek Elfçede gölgeye karşılık gelen sözcük.” Kedinin gözlerinin içine baktı, onun onayını bekliyordu. Bir anda bu ismi aslında kendisinin seçmediğini fark etti; panterin ismi en başından beri buydu.

“Guenhwyvar.”

İsmini söyler söylemez kara bir şimşek çaktı, Anders’ın yıldırım mızraklarından birinin yarattığı negatif görüntüye benziyordu. Odayı gri sisler kapladı; kumaş parçası büzüldü ve tamamıyla kayboldu, ardından panter de buharlaşarak hiçliğe karıştı.

Anders ve Josidiah geriye düştüler, yan yana oturuyorlardı. Sanki odada onlardan daha engin bir boşluk vardı, evrende bir gedik açılmıştı, varoluş düzlemlerinin dokusu parçalanmış gibiydi. Ama bir an sonra her şey; panter, kumaş ve gedik yok olmuştu, geriye bir tek heykelcik kalmıştı.

“Sen ne yaptın?” diye sordu Josidiah.

“Ben mi?” diye kekeledi Anders. “Asıl sen ne yaptın?”

Josidiah dikkatle yaklaşıp heykelciği aldı. Anders’a baktı, büyücü başıyla sessizce onayladı.

“Guenhwyvar,” diye çağırdı elf, gergin bir şekilde.

Bir an sonra elfin yanındaki alan gri sislerle kaplandı, sisler dönmeye başladı ve sonunda panterin şeklini aldı. Panter daha rahat nefes alıyordu, yaraları hızla iyileşiyor gibiydi. Başını kaldırıp Josidiah’a baktı ve o bakışlardaki zekâ ve yoğunluğun içinde kaybolarak nefesinin kesilmesine sebep oldu.

O bir köle değildi, büyülü bir araç değildi; bu “o” panterdi, aynı fevkalade panter!

“Bunu nasıl yaptın?” diye sordu elf.

“Bilmiyorum,” diye cevapladı Anders. “Ve benim, hayır bizim, heykelciğe ne yaptığımızı bile bilmiyorum. Normalde heykelciğin canlı bir hayvana dönüşmesi gerekiyordu ama hem kedi hem heykelcik burada!” Yaşlı büyücü kıkırdadı, gözlerini elfinkine kilitledi. “İyileşmesi için onu gönder,” dedi.

Josidiah kediye baktı. “Git Guenhwyvar, ama seni tekrar çağıracağım. Söz veriyorum.”

Panter hırladı ama öfkeli bir ses değildi bu ve yavaş, aksak bir yürüyüşe başlayarak gri bir sis kümesine dönüştü ve eriyip kayboldu.

“Büyünün getirdiği neşe bu işte,” dedi Anders. “Gizem. En yüce büyücüler bile bunu açıklayamazdı. Belki büyülü hazırlıklarım yüzündendi, belki kumaşın büyüsü yüzündendi –ah, evet, kıymetli kayıp kumaşım!- belki de hepsinin kombinasyonu sonucu olmuştur.

“Gizemin getirdiği neşe,” diye bitirdi Anders. “Pekâlâ, öyleyse onu bana ver.” Heykelciği almak üzere elini uzattı ama Josidiah onu daha sıkı kavradı.

“Asla,” dedi elf bir gülümsemeyle, Anders da gülümsedi.

“Elbette,” dedi büyücü, pek şaşırmayarak. “Ama kayıp kumaşımın, zamanımın ve emeğimin bedelini ödemek zorunda kalacaksın.”

“Seve seve,” dedi elf ve heykelciği, bu fevkalade siyah panteri, hayatının geri kalan günleri boyunca sadık dostu ve yoldaşı olacağını bildiği Guenhwyvar’ı elinde tutarken, bunun bugüne kadar harcadığı en kıymetli altın olduğunu düşündü.

 

* Kılıçozanı = Bladesinger: Bladesingerlar büyük bir zerafetle dans eder gibi dövüşen ve büyü ile kılıcı birleştiren ölümcül elf savaşçılarıdır.

Yazan: R.A. Salvatore

Çeviren: Sencer Coşkun

Editör: Kayra Keri Küpçü

Kitap: The Collected Stories: The Legend of Drizzt

Marvel Comics, Fantastik Dörtlü'yü Geri Getiriyor
Base 42 Ekibinden FRP Anıları