Son Haberler
Anasayfa » AYBABTU » Yönetmen Alper Çağlar ile FRP ve Filmler Üzerine Fantastik Röportaj

Yönetmen Alper Çağlar ile FRP ve Filmler Üzerine Fantastik Röportaj

Filmleri hayranlarının fanatik sadakatini kazanmış, projeleri hep en çok beklenenler listesinde olan auteur yönetmen Alper Çağlar ile oturduk. Yazıp yönettiği DAĞ serisi milyonlar tarafından izlenerek 2016 senesinin en yüksek hasılatlı filmini bize verip, IMDB’de gelmiş geçmiş en yüksek skorlu Türk filmi olmuştu. Yapımcı olarak BÖRÜ projesi ile Netflix tarafından fark edilen ve yurtdışına açılmaya başlayan Çağlar, bu serinin hüzünlü ve macera dolu üçüncü bölümü ile koca koca adamları ağlatmıştı.

CLICK HERE FOR THE INTERVIEW IN ENGLISH

2020 senesinde çekmek istediği tutku projesi İlk Göktürk çalışmalarına hız verdiği şu sıralarda bu göz önünde olmayı sevmeyen işkolikle röportajımıza başladık. Projelerinde kreatif kontrolü mutlak bir otoriteyle elinde tutan Alper Çağlar, inatçı ve girişken bir yönetmen olarak biliniyor. Normalde fazla röportaj vermemesine rağmen, FRP oyunlarına çocukluk tutkusu yüzünden bize ayrıcalık tanıdı ve renkli bir muhabbete daldık.

Alper öncelikle hoşgeldin! FRP oyunları oynatan bir Dungeon Master’dan, Türkiye’nin girişken auteur yönetmeni olmaya giden yol zor muydu?

Sadece zor da değil, şans ve sallantılı tesadüflere bağlı ilerleyen “kısmetmiş” dedirten garip bir mücadeleydi. Hala da sürüyor.

Alper Çağlar, İsviçre’de Altay dağları benzeri ararken

Seni takip eden, kendine örnek alan yaratıcı beyinlere ne tavsiye verirsin?

Kendim tavsiye vermek yerine, en sevdiğim özdeyişlerden birini aktarayım. Teddy Roosevelt’in 1910’da Paris’teki konuşmasından bir paragraf:

Eleştiren adam değil, güçlü adamın yıkılışına işaret eden değil, ben daha iyi yaparım diyen değil; vasıf onlarda değil; arenada savaşan adamdadır. Yüzü toz, ter ve kan ile kaplı, cesurca mücadele eden, hata yapan, tökezleyen adamdadır. Hatasız ve tökezlemesiz azim olamaz; ama o kim ki büyük işlere cüret eden, büyük hevesleri tadan, büyük ve haklı davalara kendini harcayan o adam; o bilir ki belki sonunda en iyi ihtimalle zirvede muzaffer olur, en kötü ihtimalle başarısız olur ama en azından başarısızlığı bile büyük cesaretten filizlenmiştir. O’nun yeri ASLA korkaklarla, ve ruhu soğuk temkinlilerle değil; çünkü diğerleri ne zafer ne mağlubiyet bilir.

Çok eski bir FRPci ve bilgisayar oyuncusu olduğunu biliyoruz. Peki senin hayatında bir oyuncu ve yönetmen olmanın farkı ne?

Fark tamamen otorite ile alakalı. Bir oyun oynarken, masaüstü FRP olsun, bilgisayar oyunu olsun, size sunulan kurallara, size dayatılan dinamiklere bağlısınız. Kilit motivasyon, eğlence. Ama yönetmen olarak bu sefer ve kreatif sorumluluk sizde. Sette otoritenin temeli bir öykü yaratmak. Oyun oynayan bir insanın motivasyonu keyiflenmek, belki öğrenmek, belki de paylaşılan öyküyü özümsemek. Film yöneten bir insanın motivasyonu ise keyiflendirmek ve öykünün güzel anlatılması. Bir yönetmenin gerçek görevi eğlenmek değil.

“DAĞ II’de en sevdiğim anlardan bir tanesi, filmin özünü aktaran son telsiz konuşması. Kurosawa’nın Yedi Samuray’ındaki gibi, ana karakterlerin yalnızca görevlerini yapan askerlerden, kahramana dönüştükleri leziz bir an.”

Ne peki?

Paylaşmak. Öyküyü paylaşmak, ve bu sayede eğlendirmek, hissettirmek, seyircisi ile ortak bir paydada kısacık bir an yalnızlıklarından kurtulmak. Diğer yandan, zaten masaüstü bir oyunda Dungeon Master olmakla yönetmenlik arasında büyük benzerlikler var.

Artık yurtdışına açılmaya başladın. Kariyerin açısından dünyada ve Türkiye’de sinema ve dizilerde fantastik literatür veya oyun tasarımın etkisini görüyor musun?

Saygı duyduğum işlerde görüyorum.  En büyük firmalar, Netflix olsun, Amazon olsun, artık fikir hakları olarak bilgisayar oyunlarından ve özellikle fantastik içerikli kitaplardan ediniyor. Game of Thrones, Witcher, Handmaiden’s Tale, The Boys– bütün bu A-kalite işler nereden filizlendi sanıyorsunuz? Bu güzel bir şey, çünkü kendi açımdan; bir yönetmen beni olarak oluşturan üç en önemli olgudan biri bilim kurgu ve fantastik literatür ve tabii ki FRP oyunları. Ama eski toprak şeylerden bahsediyorum. Öyle yeni neslin RPG sandığı vasat şeyler değil.

Mesela?

Ben muhteşem bir çağın son senelerine yetiştim, ne mutlu bana. Masaüstünde Dark Sun, klasik Forgotten Realms ve World of Darkness ile büyüdüm. Baldur’s Gate serisi, kendime örnek aldığım yaratıcı zihinler dostlarım Brian Fargo, Tim Cain ve Leonard Boyarsky gibi duayenlerin büyük şaheserleri Fallout (isometrik olan), Arcanum, Bloodlines, ne klasikler vardı bizim zamanımızda. Sürekli projelerime dahil etme çabalarımla hayattan bezdirdiğim konsept çizim ve edebiyat dahisi Gerald Brom vardı. Daha onunla tanışmadan 15 sene önce, onun çizdiği resimlere bakıp farklı öyküler yazardım kafamda. O dönemler onlar benim şu an olduğum yaşlardaydı. 1985-2005 arası çağ gibisi asla gelmeyecek.

“Her filmimde FRP içeriği olan karakter kağıtları tasarlarım. En az on senedir bu huyum devam ediyor. Ait oldukları sistem SAGA diye kendi icat ettiğim 10’luk zarlara dayanan bir oyun sistemi. Henüz kimseyle oynamadım ama kim bilir belki bir gün yayarım.”

Kaç yıl oldu FRP’ye başlayalı? Sana öğreten kişilerden hatırladığın var mı?

11 yaşında babam yaşında adamlara Forgotten Realms oynattığımı hatırlıyorum. Tanıdığım en genç Dungeon Master bendim. Bu aslında komik, çünkü 23 yaşımda yönetmen olarak sete çıkmaya başlayınca da aynı dinamikleri setlerde yaşadım. Yaşça küçük yönetmene ekibin inançsızlığı görerek piştim. Ama masaüstü döneminden dolayı bu tarz çakallıklara hazırlıklıydım. Bana en çok şey öğreten DM Türk FRP camiasının öncülerinden Muhammed “Nierdre” Dabiri’ydi. Adam yerine koyduğu çocuklardık. Doğru oyun oynatmayı, iyi ve nezaket sahibi bir DM olmayı o Yoda gibi adam bize öğretti.

Hâlâ oynuyor musun?

Kendimi tamamen sinemaya vermeden, en son ciddi masaüstü oyununu, yakın dostum Boğaç Soydemir (sosyal medya fenomeni educatedear) ve onun arkadaş grubuna oynattım. Dark Sun oynadık tabii ki. Gelmiş geçmiş en iyi öykü dünyası.

Neden?

Çaresizlik ve kahramanlık dengesinin, imkansız maceraların o enfes hissini veren muhteşem bir dünya çünkü. Troy Denning’in Prism Pentad kitapları yalnızca Dark Sun dünyasına ve Gerald Brom’un eşsiz görsellerine hayat vermemiştir, aynı zamanda senaryo yazımında dövüş sahnesi yazma konusunda bana rehber olmuştur. Hele hele Crimson Legion. Çok konuşturmayın beni;  röportaj bir anda Troy Denning’i ve yol arkadaşlarını övme yazısına dönüşür.

“Mitolojik ve çok ama ÇOK hafif folklorik fantastik öğeler Göktürk Üçlemesinin bir parçası olacak. Yabancıların low-fantasy dediği türden de az, ama bir şeyler ima edildiğinde seyircileri mest edeceğim.”

Başka kim var? Okunası, sevilesi, ilham alınası 9 yazar daha söyler misin? Börü’deki Foundation sahnelerinden sonra Türk gençliğine bilimkurgu okutmayı da becerdin; bari 10  usta ve kitabını paylaş.

Arthur C. Clarke (Childhood’s End’i tavsiye ederim), Robert Heinlein (Starship Troopers olmasa Warhammer 40K olmazdı), Isaac Asimov (Foundation serisi), Glen Cook (Black Company), Robert E. Howard (Conan), H.P. Lovecraft (At the Mountains of Madness), Gerald Brom (Child Thief),  ve tabii ki Michael Moorcock (Elric of Melnibone).

Ya Tolkien?

O da onuncu olsun işte.

Biraz isteksizlik sezdim.

Tolkien dahiyane bir öncüdür; kurguladığı Orta Dünya’nın her detayını hayranlıkla bilirim. Ama Tolkien akademik ve filolojik olarak tutarlı bir dünya tasarımı uğruna bazen öykü akışını yavaşlatabilen bir inada sahipti. Filmler vizyona girmeden önce kitapları okumuş olanlar bunu iyi bilir. Peter Jackson’un filmleri bu açıdan Tolkien’in eserini kollamış, yüceltmiştir. Filmlerin başyapıt olmalarının sebebi, kaynağına sadık kalırken, gerektiğinde kitaptaki temposuz kısımlara çözüm bulmasıydı.

Film demişken; DAĞ serisi 3. filme kadar ara verdi, Börü tamamen bitti. Biz çok sevdik ama size dönüşler nasıldı? Sizin kafanızdaki gibi mi oldu işler?

DAĞ serisi askerliğe, ve içerdiği fedakarlığa bir aşk mektubu olarak başladı. Ülke veya kültür çok farketmez çünkü askerlik mesleği kadim bir tarihe sahip ve hep aynı mutlak fedakarlığı alır. Bu yüzden büyük Türkiye ve uluslararası başarısı beni inanılmaz mutlu etti çünkü süreci çok zordu. Börü ise ülkemizin yaşadığı karmaşa dolu son senelere ayna tutan, tarafsız ve dobra bir şekilde Özel Harekat’ın cesur polislerine ithaf edilmiş bir öykü. Hala dünya çapında Netflix Original olarak yayınlanıyor. Tabi ürün olarak farkları var. DAĞ serisi benim tutku projem ve yönetmen olarak film serim. BÖRÜ’de ise yapımcı ve seri yaratıcısıydım. Bambaşka tecrübeler. Başka insanların yaratıcı özgürlüklerine fırsat verip, arkasında durmak, kontrol manyağı gibi yönetmekten çok farklı. İkisi de gurur kaynağım.

“Bu herhalde bir setimde çekilen en güzel, ama en telaşlı fotoğraf. Bir taraftan dekupajdaki planları çekmek, bir taraftan askeri helikopterin yakıt oranını telsizden zar zor komutandan duymak, bir taraftan beğenmediğim take’i yeniden rica etmek, bir taraftan oyuncular ve figurasyon dahil 50 kişiyi idare etmek. Vay be.”

Herkesin merak ettiği şey; DAĞ III ne zaman geliyor?

Hep cevaplıyorum ama herkes merak etmeye devam ediyor. DAĞ III 2023’te gelecek. 29 Ekim 2023 vizyon olarak baştan beri planlıyoruz.

Yakında başlayacağınız Göktürk Üçlemesi projeniz ve birinci film İlk Göktürk fikri nasıl ortaya çıktı?

Göktürk devletinin kuruluşu ve destansı ömrü ile ilgili hep bir film yapmak istiyordum. 18 yaşımdan beri ailevi bir mesele bu. Göktürklerin temsil ettiği cinsiyet eşitliği bulunduran, liyakat odaklı ve çoğulcu bozkır medeniyetini yemek masasında çok överiz.

Tarihsel temele dayalı epik bir seri yaratıyorsunuz. Ama içeriği devlet sırrı gibi gizliyorsunuz. Sektörde gizlilik ve bu gizliliğe takıntı konusunda ünlenmiş birisiniz. Neden?

Çünkü akbabalar her yerde. Kan emici fikir hırsızları, ve başkalarının meziyetleri üzerinden tanınmaya çalışan kişiler dünyada her yerde olduğu gibi buralarda da var. Belki bu konuda biraz fazla katıyım. Senaryolarımda öyle paranoyak, öyle gizli çalışırım ki, beraber proje yaptığım tüm oyunculara, yapımcılara ve ekibe sorabilirsiniz, size anlatırlar. Dosyaları SHA256 güvenliği ile şifreler, gönderirken gizlilik sözleşmeleri imzalatırım. Hatta basılan her senaryo zimmet ile verilir. O yüzden senaryonun içeriğini benden başka; bırakın menajer veya akademisyenleri– kendi babam dahil kimse bilemez. Göktürk Üçlemesi ile bambaşka bir hassasiyet gerektiriyor.

Neden?

Ülkede dev bir kitle bizi bekliyor. Halkımızın Göktürk çağını sahiplenmesi, büyük bir özlemle filmi beklemesi, onlara karşı sorumlu olmamı gerektiriyor. Şunu anlamanızı istiyorum; benim için en önemli şey; filmimi izleyen, öyküye gönül veren seyircilerim ve onlara yaşattıklarım. Benim kendi yönettiğim bir filmde, kötü, özensiz ve tutkusuz bir ürünle onları hayal kırıklığına uğratmak beni kahreder, öyle bir sevgi bu.

“Ahbap oyuncum Çağlar Ertuğrul ve ben 3200 metrede geyik yaparken. Çok az insan bilir ama ilk DAĞ filmi sette oyuncular hariç 5 kişi ile çekilmiştir.”

Türk film tarihinin en destansı projesini yapmak için yola çıktığınızı söylüyorsunuz. Ekibinizin hazır mı? Başrol olarak kimlerle çalışacaksınız?

Ekibim inanılmaz bir hevesle hazır. Ama oyuncu açısından, bu filmde ünlü bir yüze ihtiyaç duymuyorum. Öykü ve o çağ, yarattığı his ve atmosfer filmin süperstarı olmalı. Kariyerim boyunca Alain de Botton’un dediği gibi “status endişeli” şişirilmiş oyunculara prim vermedim.

Kim bu balonlar?

Çok var. Şimdi isim vermem ayıp olur ama Türk sektöründeki oyuncuların %90’ı eğitimsiz ve kendilerini geliştirmeyi önemsemeyen kişiler. Bu durumu ilk sete çıktığımda 15 sene önce gördüm. İbretlik kezbanlıkları görünce kendi kendime söz verdim. Hep yetenekli, tutkulu, canavar gibi hevesli oyuncularla çalışacaktım. Çağlar Ertuğrul’dan Murat Arkın’a, Ufuk Bayraktar’dan Emir Benderlioğlu’na, bu adamlar idealist niteliklere sahip, benimle ilk kez çalışırken şöhreti ikinci plana koyan ama profesyonelliğe de yatkın kişiler. Tabii ki sorunları da olabiliyor ama ne olursa olsun, “bu projede çile çektim çünkü farklı birşey deniyoruz” diyebilen öncü ruhları var. Bana çocukken ayna karşısında Oskar alış anını hayal eden, kaybetmekten korkmayan atılgan kişiler lazım.

Netlix’in ve benzer kurumların Türkiye’ye gelip yatırım yapması ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Beni umutlandırıyor ama endişelerim de var. Bu tarz firmaların yerli yaratıcı zihinlere verdiği önem, bir süt sağma düzeni dışında, samimi olmalı. Almanya’da veya İspanya’da Netflix orjinallerine verdikleri bütçelerin dengini Türkiye’deki güzel projelere vermeleri gerekmez mi? Reklam ve sinema sektörümüz İspanya’nın iki katı boyutunda, peki neden dijital kanalların verdiği yapım bütçemiz üçte biri? Biz taşeron bir fabrika değil, marka bir ülke olacaksak, SVOD (aboneli dijital kanal) şirketlerinin Türkiye’yi doğru ele alması lazım. Buradaki potansiyeli görmesi lazım. Ama şunu altını çizeyim, BluTV bu endişeme dahil değil. Yerli sermaye olarak devlerle dansediyorlar, bunu her zaman alkışlarım!

Peki ülkemizdeki sinema ve sektörü nasıl güçlenebilir?

Sektör olarak hem emekçilerin hakkını verip, hem de aykırı gençlere fırsat tanıyarak. Sinema televizyon bir zanaat evet ama sanatçılara özgü o iştah bulunmuyorsa bilinen formüllerle çalışan vasat bir lokal sektörden ileriye gidemez.  Türkiye’den bir Casa del Papel çıkmasını istiyorum, 10,000 km öteden birinin çıkıp “Türkler bunu mu yapmış oha” dedirtmek istiyorum. Bu bölgenin dinamiklerini aşabilecek teknik kabiliyetimiz var. Doğru hamlelerle on sene içinde dünyanın üçüncü büyük film ve televizyon ihracatçısı olmamız mümkün.

Sorularımıza verdiğin yanıtlar için teşekkür ediyor, yeni projenizde başarılar diliyoruz. Yolun açık olsun.