Son Haberler

Son Haberler

lord-of-the-rings-logo

Yıldızların Çağları

  Pek çok Karanlık Çağın ardından Gökyüzünün Efendisi Varda, Valar’ın Gümüş Ağcından aldığı çiy taneleri ile gökyüzünü katederek Orta Dünya üzerinde parlayan yıldızlara yeniden ışık verdi; böylecek yıldızlar kadife gece içinde yeniden göz alıcı bir parlaklığa kavuştular. Melkor’un yaratıkları ışığa o kadar yabancıydı ki, yıldız ışığı huzmeleri karanlık ruhlarını delip geçtiğinde acı ile bağırdılar. Korkuyla kaçıp saklandılar. Fakat her şeyden önce, Yıldızlara Yeniden Işık Verilmesi, Elflerin Uyanışını simgelemektedir. Çünkü Orta Dünya üzerinde yıldızlar parladığında Elfler, gözlerinde yıldız ışığı ile uyandılar ve bu sihirli ışığın izleri hep üstlerinde kaldı. Uyandıkları yer, Orocarni yani Kızıl Dağların eteğindeki iç deniz Helcar’ın kıyılarındaki Cuiviénen Gölü idi. Yıldızların Çağları ayrıca iki başka konuşabilen türün de uyanışına sahne oldu: Demirci Aulë tarafından yaratılan Cüceler (Dwarves) ile Aulë’nin eşi Meyva Veren Yavanna taradından yaratılan Entler. Bu arada Utumno’nun kuyularında Melkor da iki ırk daha yarattı. Bunlar Orclar ve Troller idi ve eline düşen Elf ve Entlerden işkence ile dönüşmüş hayat biçimleriydiler. Süvari Oromë, Eflerin Uyanışını keşfettiğinde ve Valar Melkor’un onlara yaptığı kötülükleri öğrendiğinde, Valar bir savaş kurulu topladı. Valar ve Maiar Orta Dünyaya gelerek, Melkor’a savaş açtılar. Bu öfke savaşında Melkor’un kötü ordularını öldürdüler, Demir Dağlarından oluşan büyük duvarı yerlebir ettiler ve Utumno’yu tamamen yok ettiler. Melkor’un Orta Dünya üzerindeki hakimiyeti sona ermiş oldu. Zincirlenerek götürüldüğü Valinor’da çağlar boyunca tutsak edildi. Arda Barışı olarak bilinen bu dönemde aynı zamanda Büyük Yolculuk yani Elflerin Ölümsüz Toprakların kıyısında bulunan Eldamar’a yaptığı kitlesel batı göçü gerçekleşmiştir. Bu dönem genel olarak hem Orta Dünyadaki hem de Ölümsüz Topraklardaki Elfler için mutluluk ve barış dolu yıllardı. Büyük Yolculuğu tamamlayarak Eldamar’a yerleşen Yüksek Elfler, Tirion, Alqualondë ve Avallónë adı verilen muhteşem şehirleri inşa ettiler. Fakat pek çok Elf de, Orta Dünya topraklarına olan sevgi ve bağlılıkları nedeniyle burada kalmayı tercih etti. Bunlar ölümlü topraklarda krallıklarını kurarak mutluluk ve barış içinde yaşadılar. Yıldızların Çağlarında, Orta Dünyanın kuzeybatısında bulunan Beleriand’da büyük bir Elf krallığı kurulmuştu. Bunlar Kral Thingol ile Kraliçe Maia Melian’ı izleyen Teleri Soyundan Elflerdi. Gri Elfler veya Sindar olarak biliniyorlardı ve krallıkları Doriath’ın uçsuz bucaksız ormanlarındaydı. Başkentleri Bin Mağaralı Menegroth idi ve kalelerinin mağara ve gelerileri, Orta Dünyanın harikalarından biriydi. Menegroth bir yeraltı kayın ağacı ormanına benzemek üzere dahiyane bir biçimde oyularak inşa edilmişti. Ağaçlar, kuşlar ve hayvanların tamamı taştan oyulmuş ve büyük odalar gümüş fıskiyeler ile doldurulmuş ve kristal lambalar ile aydınlatılmıştı. Sindar lordları, Beleriand’ın efendileri ve Yıldızların Çağlarında Orta Dünyada yaşayan Elfler içinde en güçlü olanlar idi. Müttefikleri, Falas’daki Deniz Elfleri, Ossiriand’daki Laiquendi (ya da Yeşil Elfler) ve Belegost ile Mavi Dağlardaki Norgod’da yaşayan Cüceler (Dwarves) idi. Nogrdo ve Belegost’taki Cüce (Dwarf) ülkeleri, Yıldızların Çağları boyunce Beleriand Elfleri ile yürüttükleri ticaret sayesinde kalkındı. Taş oyma ustaları Mavi Dağların altında değerli metaller bulmak için geniş galeriler açtılar ve Menegrtoth’un geniş salon ve odalaını oymak üzere Elfler tarafından görevlendirildiler. Orta Dünyanın en usta demircileri olarak kabul edilen Nogrod Cüceleri (Dwarves), en iyi çelikten kılıçlar ve mızraklar yaparken, Belegost Cüceleri (Dwarves) ise, zincirden örülmüş ve ejderhalara dayanıklı zırhlar yapımında ustalaşmışlardı. Belerian Elflerinin müttefikleri bir dereceye kadar, doğuya Eriador’un geniş ilk çağ ormanlarına kadar da uzanmaktaydı. Çünkü burada Yıldızların Çağları boyunca, Entler olarak bilinen dev Ağaç Çobanları ırkı, ve Beleriand’ın Sindar Elfleri ile Silvan Elfleri ile dostluk içinde yaşıyordu. Eriador’un ardında, Sisli (Misty) Dağlarda, Cüce (Dwarf) krallıklarının en görkemlisi Khazad-dûm bulunuyordu. Yıldızların Çağlarında bu krallık da zenginleşerek, dağların altındkai galerilerini büyüttüyse de, Beleriand tarihi ve kaderinde önemli bir rol oynamamıştır. On bin ölümlü yılı süren Yıldızların Çağları, keşif ve merak ile zafer ve sihir çağları olmuşlardır. Fakat tüm bunlar, Melkor’un Valinor’daki tutsaklığı ile birlikte sona ermiştir. Kısa süreli bir pişmanlık görüntüsünün ardından, Melkor öfke ile hareket ederek Valar Ağaçlarını yok etmiştir. Bunun ardından Orta Dünyanın kuzeyine kaçarak, Demir Dağlarındaki Angband kalesine yerleşmiştir. Çatışmalar Beleriand’a doğru yayıldığında Arda Barışı ve bununla birlikte Yıldızların Çağları sona ermiştir.   Yazan: Murat “Durin” Sönmez

Devamını Oku »
lord-of-the-rings-logo

Karanlığın Çağları

  Valinor ile Ölümsüz Topraklar Ağaçların Işığı ile yıkanırken, Orta Dünyanın tüm toprakları karanlığa gömülmüştü. Bunlar Orta Dünyada Karanlığın Çağları idi ve bu dönemde Melkor Demir Dağlarının altındaki Utumno’nun cehennemi kuyularını daha da derinleştirdi. Kötülükle dolu bir görkemle, kara taş, ateş ve buzdan, geniş kubbeli salonlar, labirentimsi tüneller ve dipsiz zindanlarla dolu cehennemi yeraltı sarayları yarattı. Burada Karanlığın Efendisi dünyanın tüm kötü güçlerini etrafına topladı. Bunların sayısı sınırsızdı ve Melkor yeni ve daha korkuç türler yaratmaktan hiç bıkmadı. Zalim ruhlar, hayaletler, canlı hayaletler ve kötü şeytanlar, Utumno’nun odalarını doldurdu. Kurtadamlar ile Vampirlerin ve sayısız kanla beslenen canavar ile uçan ve sürünen böceğin yuvası olan bu karanlık krallıkta dünyanın tüm yılanları beslendi. Utumno’da her şey Melkor’un şeytani hizmetkarlarınca idare ediliyordu; bunlar, alevden kırbaçlar ile kara gürzlere sahip Balrog adı verilen ateşten Maiar ruhları idi. Bunların en yücesi, Utumno’nun Yüksek Komutanı Balrog Gothmog idi. Utumno, Melkor’un tek krallığı değildi. Karanlığın Çağlarının başında Melkor, Valar’a karşı kazandığı zafer ile Almaren Krallığı ve Büyük Işık Lambalarını yok etmiş olduğu için çok sevindi. Bunun ardından gücünü arttırmaya uğraşarak, Demir Dağlarının batı ucunda ikinci bir krallık kurdu. Bu, Angband yani Demir Zindan olarak bilinen büyük bir cephanelik ve kale idi. Daha sonra en güçlü hizmetkarı Maia Büyücüsü Sauron’u, Angband’ın Efendisi yaptı. Rüzgarların Efendisi Manwë’nin Taniquetil adı verilen kutsal dağran izleyen gözü ile Vahşi Süvari Oromë’nin seyrek ziyaretleri dışında, Valar’dan sadece orman ve otlakların koruyucusu Yavanna o günlerde Orta Dünyaya gelip gitmekteydi. Yaratmış olduğu tüm bitki ve hayvanlara, Melkor’un hükümdarlığının karanlık ve kötülüğünde yok olmamaları için Yavanna’nın Uykusu olarak bilinen koruyucu bir büyü yaptı. Böylece genel olarak Karanlığın Çağları, Karanlığın Şeytani Efendisi Melkor’un Zafer Çağları oldu. Işık Veren Lambaları yok ederek Melkor, Orta Dünya’nın mahvolmuş ve karanlığa gömülmüş topraklarının ele geçirmiş oldu. Buradaki hükümdarlığı on bin ölümlü yılı boyunca devam etti.   Yazan: Murat “Durin” Sönmez

Devamını Oku »
lord-of-the-rings-logo

Ağaçların Çağı

  Büyük Lambalar ile Almaren Krallığı yok edildikten sonra Valar, batıdaki Aman kıtasına giderek Valinor yani Valar Ülkesi adını verdikleri yeni bir krallık kurdular. Bu topraklarda kendilerine yer seçerek, saraylar inşa ettiler, bahçeler yaptılar. Bu arada Valimar yani Vaların Evi adı verilen surlarla çevrilmiş, altın ve gümüş kubbe ve kuleler ile çan sesleriyle dolu bir şehir de inşa ettiler. Valimar’ın batıdaki altın kapıları önündeki yeşil bir tepede Valar, iki sihirli ve büyük ağaç yetiştirdiler. Bunlar dünyada yetişen en büyük iki ağaçtı ve Altın Laurelin ve Beyaz Telperion olarak adlandırılmışlardı. Vaların büyük lambaları ile neredeyse eş büyüklükte olan Valinor Ağaçları, altın ve gümüş renkli ışıkla parlamaktaydı. Herbir Ağacın çiçek açma ve çiçeklerinin bitmesi döngüsü bir günlük sürede meydana gelmekteydi ve ışık tüm canlılara hayat, mutluluk ve bilgelik vermekteydi. Tolkien’in Valinor Yıllıklarından öğrendiğimize göre, Ağaçların Çağları Arda’nın yaradılışından bin Valarian yılı sonra, yani 10. Valarian Çağında ya da Arda’nın yaradılışından on bin ölümlü yılı sonra başladı. Yien aynı belgelerden Ağaçların Çağlarının yirmi Valarian Çağı yani yirmi bin ölümlü yılı sürdüğünü öğrenmekteyiz. Fakat Tolkien’in kronolojisinde kafa karıştırıcı bir nokta bulunmaktadır çünkü Ağaçların Çağları yalnızca Ölümsüz Topraklar için geçerlidir. Anlatılıdğına göre, Valar Aman’a varır varmaz Morgoth ve emrindekileri uzak tutmak amacıyla Pelóri Dağları adı verilen bir duvar yaratmışlardır. Dünyadaki en yüksek dağlar olan bu duvar, gerçekten de Valinor’u işgalden korumuş fakat Ağaçların Işığına geçit vermeyerek Arda’nın geri kalan kısımlarını karanlıkta bırakmıştır. Bu nedenler Ağaçların Çağlarından bahsederken aslında paralel zaman sitemleri söz konusu hale gelmektedir. Ölümsüz Topraklar ağaçların ışığında mutlulukla dolarken, Orta Dünya, her biri on bin ölümlü yılı süren iki dönem geçirmiştir: Karanlık Çağlar ve Yıldızların Çağları. Ölümsüz Topraklarda Ağaçların Çağları da iki döneme ayrılmıştır. Bunlardan on Valarian Çağı ya da 10.000 ölümlü yılı süren ilki, Valinor’un mutluluk çağı olarak bilinmektedir. Bu dönemde Valar ve Maiar rahatlık içinde yaşamışlar ve sarayları ile evleri gittikçe büyümüş ve güzelleşmiştir. Manwë Kartalları, Yavanna Entleri ve Aulë Cüceleri (Dwarves) yaratmıştır. Gerçekten de Valinor da mutluk dolu olan bu dönemde, Pelóri Dağlarının oluşturduğu duvarın diğer tarafında kalan Orta Dünyada ise Melkor’un korkusu ve kötülüğünün hüküm sürdüğü Karanlık Çağlar yaşanmıştır. Bunu izleyen on Valarian Çağı için, hem Valinor hem de Orta Dünyada meydana gelen olaylarla ilgili olarak daha fazla bilgi bulunmaktadır. Kutsanmışların Öğle-üzeri olarak bilinen Ağaçların Çağlarının bu ikinci dönemi, Orta Dünyada ise Yıldızların Çağları olarak adlandırılmaktadır. Bu dönemde Gökyüzünün Kraliçesi Varda, Orta Dünyada üzerindeki yıldızlara yeniden ışık vererek Elflerin Uyanmasını sağlamıştır. Yine bu dönemde, Elflerin uyandığı ve Melkor’un Elfler arasında karışarak onları kölesi halinde getirmeye, öldürmeye veya kötülüğe çekmeye çalıştığı haberi Ölümsüz Topraklara ulaştığında, Valar bir savaş kurulu topladılar. Valar ve Maiar, şiddetle, intikam melekleri gibi Orta Dünyaya geldiler ve Melkor’un ordularını önlerine kattılar. Güçlerin Savaşı olarak bilinen olayda, pek çok çatışma ve düello yapıldı ve Valar Utumno’yu tamamen yok ederek zalim Melkor’u kuyularından çekip çıkardılar. Bu olaydan sonra Melkor, Valinor’da tutsak olarak tutuldu ve kırılmaz zincirlerle bağlandı. Arda Barışı olarak bilinen bu dönem, Valinor’da Ağaçların Çağları ile Orta Dünyada Yıldızların Çağının kalan kısmının büyük bölümü süresince devam etti. Bunlar Elf soyunun, Melkor’un kötü öfkesinde uzak geçen güzel yılları idi ve bu seçilmiş insanlar rahatlık içinde yaşayarak gittikçe güçlendiler. Güçlerin Savaşının ardından Valar, Elfleri gelerek kendi Işıklı Dünyalarında yaşamaya davet ettiler. Bu göç, Valar’ın çağrısına uyan Elfler yani Eldar’ın Büyük Yolculuğu olarak bilinir. Büyük Yolculuk pek çok Elf şarkısının ana temasını oluşturur çünkü bu yolculuğu gerçekleştirmek için büyük çaba sarfetmişler ve değişik zamanlarda Eldar pek çok farklı soy ve kabileye bölünmüştür. Ölümsüz Topraklara ulaşarak Ağaçların Işığınca kutsanan Eldar, üç değişik soydandır: Vanyar, Noldor ve Teleri. Valar, bu seçilmiş insanlara Ölümsüz Toprakların Eldamar yani Elflerin Evi olarak bilinen bölümünü ayırmışlardır; bu toprakların güzelliği anlatılagelmiştir. Pek çok konak ve kule içinde en güzelleri Vanyar’da, Noldor başkenti Tirion’da ve Teleri şehirleri Eldamar kıyısındaki Alqualondë ile Tol Eressëa Adasındaki Avallónë’deydi. Zincirlendiği Çağların ardından Melkor, Valar’ın önüne çıkarak yargılandı. Değişmiş göründü ve pişmanlığını dile getirdi; bunun üzerine Valar’ın Efendisi Manwë, zincirlerinin çözülmesini emretti. Fakat Valar kandırılmıştı. Melkor gizlice, onları yenilgiye uğratmayı amaçlıyordu. Önce Elfler arasında düşmenlık tohumları serpti ve sonra Büyük Örümcek Ungoliant ile birlikte savaş açtı. Ungoliant ile birlikte Valar’ın ağaçlarına ulaşarak onları büyük bir mızrak ile yaraladı ve Örümcek Ağaçların Işığı ve Hayatını emerek kuruyup ölmelerine neden oldu. Ungoliant’ın ışıksızlığı ile tüm Valinor korkunç bir karanlığa gömüldü ve Melkor ikinci bir kez Dünyanın büyük Işıklarını yok ettiği için kötülükle güldü. Yaptığı bu büyük kötülükle yetinmeyen Melkor, Elf kalesi Fermenos’a giderek Yüksek Noldor Kralını öldürdü ve Silmariller olarak bilinen sihirli mücevherleri çaldı. Bunlar, tüm çağların en değerli mücevherleri idi. Elf mücevherciliğinin en büyük başarısını simgeledikleri için onları yapmış olan Noldor için kutsaldılar. Valinor’un karanlığa gömülmesi ile değerleri daha da arttı çünkü bu üç mücevher Valar Ağaçlarının yaşayan ışığı ile parlamaktaydı. Fakat güzelliklerine karşın Silmariller korkunç bir lanet taşıyordu. Onlara sahip olan herkese umutsuzluk ve yıkım getirdiler. Melkor onları alarak Orta Dünyaya kaçtığında, Noldor kanları üzerine bir intikam yemini ederek Silmarilleri yaratan Fëanor’un liderliğinde Melkor’u izlediler. Bu, Güneşin İlk Çağının tamamı boyunca süren ve Tolkien’in Silmarillion’unda anlatılan Büyük Mücevherler Savaşının başlangıcıydı.   Yazan: Murat “Durin” Sönmez

Devamını Oku »
lord-of-the-rings-logo

Lambaların Çağı

  Arda’nın yaradılışı ve şekillendirilmesinin ardından, Quenta Silmarillion ile Tolkien’in yıllık ve kronolojilerinin diğer yayınları Ambarkanta ile Valinor Yıllıkları, İlk Savaşta Arda’nın zarar görmesine rağmen Valar’ın dünyayı büyük güzellik ve uyumdaki doğal harikalarla doldurdukları, Lambaların Çağları olarak bilinen idilik bir dönemdi anlatırlar. Bu çağlar isimlerini, Vaların dünyayı aydınlatmak için yarattığı iki devasa büyülü lambadan alır. Bu altın lambaları Demirci Aulë yampış ve Rüzgarların Kralı Manwë’nin eşi Yıldızların Kraliçesi Varda içlerine ışığı yerleştirmiştir. Diğer Vaların birlikte çalışması ile bu lambalar tüm dağlardan daha yüksek birer devasa sütunun üzerine yerleştirilmişlerdir. Lambalardan biri Orta Dünyanın kuzeyinde Helcar adı verilen içdenizin ortasına yerleştirilmiş ve Illuin olarak adlandırılmış, diğeri ise Orta Dünyanın güneyindeki Ringil adı verilen içdenizin ortasına yerleştirilmiş ve Ormal olarak adlandırılmıştır. Lambaların Çağlarında, Arda’nın tam ortasında yer alan Büyük Göldeki Almaren Adasında İlk Valar Krallığı kurulmuştur. Güzel Valar ve Maiar sarayları ve kuleleri ile dolan bu krallık, görülmeye değer bir harika idi ve bu dönemde dünya mutluluk ve ışıkla dolmuştu. Arda’nın İlkbaharı olarak da bilinen bu idilik dönemde Meyva Veren Yavanna, büyük ormanlar ve geniş otlaklar yaratarak bunları pek çok narin ve güzel kara ve su yaratığı ile doldurdu. Fakat bu dönemde kurulan tek krallık Almaren değildi. Kuzeyde kötü Maiar ruhları yeniden bir araya geldiler ve Melkor Arda’ya geri döndü. Melkor kuzeyde gizlice büyük bir sur gibi Demir Dağları’nı yarattı ve bunların altında kötü kalesi Utumno’yu kurdu. Bu sığınağından, Vaların yarattıklarına zarar vermeye başladı; sular ve ormanlar yavaş yavaş zehirlendi. Yavanna’nın güzel yaratıkları şekil değiştirip işkenceye maruz kalarak kan isteyen canavarlar haline geldiler. Sonunda yeterince kuvvetlendiğine inanan Melkor kötü ordusu ile Valara saldırdı. Onları hazırlıksız yakalayarak, Büyük Lambaların üzeirnde durduğu devasa sütunları yıktı; dağlar devrildi ve lambaların ateşi dünyaya yayıldı. Bu kargaşada Almaren Krallığı tamamen yokoldu. Bu korkunş kavgada, Arda’nın İlkbaharı da sona erdi ve yerin yokedici ateşleri, yer sarsıntılarının yarattığı kargaşa ve yükselen denizler hariç dünya bir kez daha karanlığa gömüldü. Dünyanın tamamen yokolmasını engellemek için bu büyük kargaşayı sona erdirmek, Vaların tümünün gücünü bir araya getirmesini gerektirdi. Bu kargaşanın ortasında Melkor’la savaşmak ve daha fazla yıkıma yol açmak yerine Valar, Almaren ile Orta Dünyayı tamamen terk ettiler. Batıya giderek daha sonra Ölümsüz Topraklar adını alacak olan büyük kıta Aman’a yerleştiler. Böylece Lambaların Çağları, Vaların batıda yeni bir krallık kurması ve Orta Dünyanın yıkılmış topraklarını Melkor’un kötü güçlerine terk etmesi ile sona erdi.   Yazan: Murat “Durin” Sönmez

Devamını Oku »
lord-of-the-rings-logo

Arda’nın Yaratılması

  Silmarillion’un ilk kitabı Ainulindalë’ye göre, her şey sadece karanlık ve büyük bir boşuktan ibaretken, bu uçsuz bucaksız boşluğun içinde yaşayan ve Tek Varlık Eru veya Elflerce daha sonra verilen adıyla Ilúvatar olarak bilinen tanrısal bir Varlık varmış. Ilúvatar’ın ilk ve basit düşünceleri, Ainur yani Kutsal Varlıklar olarak anılan tanrılar soyu haline gelmiş ve Ilúvatar yarattığı tanrılara kendi ruhu yani Sönmez Ateşi nden sonsuz hayat vermiş. Bu tanrılar soyu için Ilúvatar boşlukta, Sonsuz Odalar olarak bilinen sarayı inşa etmiş. Ainur, burada şarkı söylemeyi öğrenerek, kutsal bir koro haline gelmişler. Bu tanrısal ruhların müziğinden ise, boşlukta dönüp duran küresel bir dünyadan ibaret olan kutsal bir görüntü ortaya çıkmış. Arda, şarkılarla yaratılmış ve yaratılışında, kavga ve uyumsuzluk şarkıları söyleyen şeytani ruh Melkor dahil, tüm tanrısal varlıklar rol oynamış. Fakat Ainur’un müziği yalnızca bir Görüntü yaratmış; Eä, yani Bilinen Dünya ise Ilúvatar yani Sönmez Ateşin gücünün sözü ve emri ile yaratılmış. Böylece ilk Görüntü madde ve gerçeklik kazanmış. Sonra, bu dünyanın yaradılışında daha önemli roller oynamış olan ve şekillendirilmesinde rol almaya devam etmek isteyen Ainur, bu dünyaya inmişler. Tolkien, Aİnur’un büyük bölümünün Ilúvatar ile birlikte Sonsuz Odalarda kaldığını ve bu yeni dünyaya inmediğini anlatmakla birlikte, onlardan bir daha bahsetmez. Tolkien tarihi yalnızca dünyaya inerek fiziksel varlıklara bürünen tanrısal ruhlarla ilgilidir. Bunlar doğanın bileşenleri ve güçleri haline gelmiş ve aynı zamanda (Yunan ve Kuzey Avrupa tanrıları gibi) fiziksel biçim, kişilik, cinsiyet ve birbirleri ile akrabalık kazanmışlardır. Arda’ya inen Ainur, iki sınıfa ayrılmıştır: Valar ve Maiar – yani tanrılar ve yarı-tanrılar. Valar 15 tanedir: Rüzgarların Kralı Manwë; Yıldızların Kraliçesi Varda; Denizlerin Efendisi Ulmo; Ağlayan Nienna; Demirci Aulë; Meyva Veren Yavanna; Ormanların Efendisi Oromë; Genç Vána; Ölülerin Bekçisi Mandos; Dokumacı Vairë; Rüyaların Efendisi Lórien; İyileştirici Estë; Güreşçi Tulkas; Danscı Nessa; ve daha sonra Karanlık Düşman Morgoth olarak adlandırılacak olan Melkor Maiar daha kalabalık olmakla birlikte, tarihçelerde bu ölümsüz varlıklardan yalnızca bir kaçının adı geçmektedir:Manwë’nin Sözcüsü Eönwë; Varda’nın Nedimesi Ilmarë; Dalgaların Ossë’si; Durgun Denizlerin Uinen’i; Sindar (Elf) Kraliçesi Melian; Güneş Arien; Ay Tilion; Yüzüklerin Efendisi Sauron; Balrogların Efendisi Gothmog; Vampir Thuringwethil; Örümcek Ungoliant; KurtAdam Dragluin; Irmağın Kızı Goldberry; ve beş büyücü Olórin (Gandalf), Curunír (Saruman), Aiwendil (Radagast), Alatar, Pallando Dünya yaratıldıktan ve Ainur dünyaya indikten sonra, Arda’da zaman başlar. Arda tarihinin büyük kısmında zaman ölçümünde kullanılabilecek güneş ve ay henüz yaratılmamış bulunduğundan, Tolkien Valarian Yılları ile Valarian Çağlarını kronolojik ölçüt olarak kullanır. Her Valarian yılı 10 insan yılına ve her Valarian Çağı 100 Valarian Yılına, yani 1000 insan yılına eşittir. Tolkien’in farklı yazılarında çeşitli olaylar ve tarihleri konusunda bazı çelişkiler bulunmakla birlikte, Arda’nın Yaradılışından (Yüzük Savaşından hemen sonraya rastlayan) Güneşin Üçüncü Çağının sonuna kadar 37 Valarian Çağı yani tamıtamına 37.063 ölümlü yılı geçmiştir. Bu uzun çağlardan ilk bir kaçı, yeni gelmiş olan güçlerin Arda’yı Şekillendirmesi ile geçmiştir. Fakat Ainur’un müziğinde uyumsuzluk bulunduğu gibi, Arda’nın gerçek Şekillendirilmesi başladığında, şeytani Vala Melkor tarafından yönetilen bazı Maiar ruhları büyül bir anlaşmazlığa neden olmuştur. İlk Savaş olarak bilinen bu anlaşmazlık sonucu, Arda’nın doğal simetri ve uyumu (armonisi) bozulmuştur. Melkor sonunda sürgüne gönderilmişse de, Arda’nın denizleri ile karaları yarılmış ve yırtılmış ve Arda ilk Görüntüdeki ideal dünya haline gelme olasılığını sonsuza dek yitirmiştir.   Yazan: Murat “Durin” Sönmez

Devamını Oku »
lord-of-the-rings-logo

Orta Dünya Tarihi

  İlk Çağ Öncesi -Eä’nın (dünya, maddi evren) yaratılış. Ilúvatar’ın yarattığı meleksi varlıklar olan Valar ve Maiar, onun yarattığı görüntüyü tamamlamak için Eä’ya iniş. -İlk Savaş ve Arda’nın Bozuluş. Tulkas’ın Eä’ya giriş ve Melkor’un geri çekilişi. Arda’nın tamamlanışı. -Arda Baharı başlar. Valar, Lambaları yaratır ve Almaren’e yerleşir. Tulkas, Nessa’yla evlenir. -Bu şölen sırasında Valar’ın yorgunluğundan yararlanan Melkor, gizlice döner, Orta Dünya’nın kuzeyine geçerek güçlü kalesi Utumno’yu ve buzla kaplı Ered Engrin’i (Demir Dağar) yükseltir. -Melkor’un kini yüzünden yaşam bozulmaya başlayınca Valar onun döndüğünü anlar ve Melkor, karanlığa geri getirmek için Lambaları yok eder. Bu saldırı sonucunda, dünya geri döndürülmeyecek zararlar görür, Arda Baharı sona erer, Almaren yıkılır ve Yavanna’nın Uykusu başar. -Valar, Orta Dünya’dan ayrılarak yeni yurtları olarak dünya sınırlarının en batısındaki Aman’ı seçerler ve orasını Melkor’dan korumak için Pelóri Dağarı’nı yükseltirler. -Valar, İki Ağaç’ı yaratır ve onların ışımasıyla İlk Gün başlar. Zamanın Sayımı’nın başlayışı… -Ilúvatar’ın Çocukları’nı (Elfler ve İnsanlar) karanlıktan ve Melkor’un kötülüğünden korumak isteyen Varda, Orta Dünya’nın üzerine yeni yıldızları yerleştirir. Elfler, Ciuviénen Gölü kıyılarında uyanır. Melkor, onlara saldırılar düzenleyerek Orkların ilk tohumlarını atar. -Oromë, Elfleri keşfeder. Güçler Savaş ve ardından Melkor’un Zincirlenişi. Büyük Yolculuk’un başlayışı. Teleriler’in kralı Elwë (Thingol), Nan Elmoth ormanında gezinirken Melian adlı bir Maia ile karşılaşır ve birbirlerine âşık olurlar. -Melkor’un Zincirlenişinin birinci çağı. Elflerin Ayrılış ve bir bölüm Elfin Aman’a varışı. Valinor’un Doruk Dönemi başar. Sindar’ın Beleriand’a yerleşip gelişmesi. Bu çağın sonuna doğu Thingol ve Melian’ın kızları Lúthien doğar. -Melkor’un Zincirlenişinin ikinci çağı. Cüceler Beleriand’a girer ve Ered Luin’e (Mavi Dağar) yerleşirler. Bu çağın sonlarına doğu Thingol ve Melian, Doriath’daki gizli sarayları olan Menegroth’u inşa ederler. -Melkor’un Zincirleninin üçüncü çağı. Şeytani yaratıkların Orta Dünya’da harekete geçişi. Laiquendi’nin Beleriand’a girişi. Daeron’un Cirth’i keşfedişi. Fëanor’un, Silmarilleri yaratışı. -Melkor’un serbest bırakılış ve Noldor kralı Finwë’nin üvey oğulları arasına ikilik sokuşu. Böylece Feanor on iki yıl boyunca sürgüne gönderildi ve Melkor Valinor’dan kaçtı. -Valinor’un Kararış; Doruk Dönemi’nin bitiş. Melkor ve Ungoliant, İki Ağacı zehirleyerek öldürdüler ve Finwë’yi öldürüp Silmarilleri çaldılar. -Uzun Gece’nin başlayışı. Melkor ve Ungoliant arasında Lammoth’da geçen kavga. Melkor, yıkılan kalesi Angband’ı tekrar inşa etti. Silmarilleri yeniden ele geçirmek isteyen Noldor’un isyanı, Akraba kıyımı ve Mandos’un Hükmü. Melkor’un Beleriand’ı istilaya başlaması; Beleriand Savaşları’nın ilki gerçekleşir. Melian Kuşağı oluşturuldu. -Fëanor’un, Losgar’da gemileri yakış. Yıldızlar Altındaki Savaşın başlaması ve Fëanor’un katledilip Maedhros’un esir ediliş. Fingolfîn, Helcaraxë’yi aştı. -Ayın yükselişi. Uzun Gece’nin ve Yavanna’nın Uykusu’nun sonu. Arda’nın İkinci Baharı. Fingolfîn, Orta Dünya’ya girdi. Ay gökyüzünde yedi kez döndü. -Arda’nın İkinci Baharı: Güneş ve Ay’ın ilk yükselişiyle, bitkilerin ve ölümlülerin, İnsanlar dâhil, Yavanna’nın Uykusu’ndan uyanışı. İlk Çağ GY 1 Güneş Yılları başladı; Güneşin Batı’dan yükseliş,. İnsanların uyanışı. Fingolfîn Mithrim’e girdi ve orklar Angband’a kaçtı. Fingon, Maedhros’u kurtardı. Fingolfîn, Noldor’un Yüce Kralı unvanını aldı. Varda, güneşin yönünü değiştirdi. GY 21 Mereth Aderthad: Yeniden Birleşe ziyafeti; Fingolfin’in Ivrin gölcükleri yakınında düzenlediği şölen. GY 51 Ulmo, Finrod ve Turgon’un rüyalarına girip gelecekteki tehlikeler hakkında onları uyarır. Finrod, Narog Mağraları’nı öğenir ve Nargothrond’u inşa etmeye başar. GY 52 Ulmo, Turgon’a üzerine Gondolin kentini kuracağı Tumladen’i gösterir. GY 60 Dagor Aglareb. Angband Kuşatması başladı. GY 70 Thingol, Akraba kıyımı yüzünden kendi halkı olan Sindar’a, Noldor’un kullandığı Quenya dilini yasaklar. GY 104 Gondolin kentinin yapımı tamamlanır. GY 160 Orklar Lammoth’dan geçerek Hithlum’a saldırır. GY 260 Glaurung Ard-Galen’de yenilir. Uzun Barış başlar. GY 304 Aredhel, Gondolin’den ayrılır. GY 306 Maeglin’in doğumu. GY 310 Finrod, Ossiriand’da Edain ile karşılaşır. GY 311 Bëor, Finrod’un hizmetine girer. GY 330 Aredhel ve Maeglin, saklı kent Gondolin’e girer. Aredhel ve Eöl’ün ölümleri. GY 355 Bëor’un ölümü. GY 365 Bereg, Eriador’a geri döner. GY 370 Haleth, Haladin’i Brethil’e getirir. GY 389 Hador’un doğumu. GY 425 Hador Hanedanı Dor-lómin’e yerleşir. GY 441 Húrin’in doğumu. GY 444 Huor’un doğmu. GY 455 Kış Dagor Bragollach; Hador ve Fingolfin’in ölümü. Angband Kuşatması’nın ve Uzun Barışın bitişi. Fingon’un, Yüce Noldor Kralı oluşu. GY 457 Sauron, Beleriand’ın giriş noktalarının en önemlilerinden olan Tol Sirion’u ele geçirdi. Beleg ve Halmir, Teiglin Geçişlerini savundu. Húrin ve Huor, Gondolin’de bir yıl boyunca yaşadı. Yaklaşık olarak bu aralarda Doğudölleri Beleriand’a girdi. GY 460 Güz: Dorthonion’da yasadışı bir yaşam süren Barahir ve yoldaşlarının ölümü. Oğlu Beren Dorthonion’da kalarak savaşnı tek başna sürdürdü. GY 462 Orklar, Hithlum’a kuzeyden ve doğudan saldırdı; Galdor’un öldürülüşü. GY 464 Kış Beren’in Dorthonion’u terk ediş. GY 465 Yaz: Beren’in Thingol ve Melian’ın kızı Lúthien’i ilk kez görüş. Húrin oğlu Túrin’in doğuşu. GY 466 Bahar: Lúthien, Beren’in aşına cevap verir. GY 466 Yaz: Beren, yakalanıp Menegroth’a getirilir ve Silmaril Macerası başlar. GY 466 Güz: Beren, Nargothrond’a döner. GY 466-8 Silmaril Macerası. Beren’e yardım eden Kral Finrod ve Drauglin’in ölümü. Tol Sirion kötülükten arındırılır ve Sauron Taur-nu-Fuin’e kaçar. Beren, Morgoth’un tacından bir Silmaril keser. Kurt’un Avlanış; Beren, Huan, Carcharoth ve Lúthien’in ölümü. GY 470 Valar tarafından yeniden yaşam bahşedilen Beren ve Lúthien, Tol Galen’e (Yeşil Ada) yerleşir; oğulları Dior doğar. GY 473 Feryat Yılı. Maedhros Birliği ve Nirnaeth Arnodiad; Fingon ve Huor’un ölümü, Hurin ve Gwindor’un esir düşesi. Túrin Doriath’a gönderilir. Tuor ve Nienor doğar. Turgon, Yüce Noldor Kralı olur. GY 474 Morgoth’un orduları Falas’ı yağmalar. Círdan, Balar’a çekilir ve Sirion Limanlarını inşa eder. GY 482-5 Túrin, Beleg’le birlikte Doriath bataklıklarında savaşır. GY 485 Túrin, halkına hakaret eden Saeros’u öldürür ve Doriath’dan kaçarak bir yasadışı haline gelir. GY 486 Beleg, Túrin’i bulur. Túrin ve yasadışı yoldaşları, Ufacık Cüce Mím’in evine, Amon Rûdh’a yerleşir. GY 487 İki Reis diye anılan Beleg ve Túrin, Orklara karşı büyük başarılar kazanıp Elflerin gururu haline gelirler. Mîm’in ihaneti sonucunda Amon Rûdh düşer ve Túrin esir alınır. Beleg ve Gwindor, Túrin’i kurtarırlar; Beleg’in ölümü. Túrin, Nargothrond’a gelerek Kara Kılıç adını alır. GY 490 Huor oğlu Tuor, Doğudölleri’nin reisi Lorgan tarafından esir alınır. GY 492 Tuor’un kaçış ve Mithrim’de yasadışı bir yaşam sürüşü. GY 496 Haladin’in bozguna uğrayışı. Glaurung, Batı Beleriand’ı işgal eder; Tumhalad Savaş ve yenilen Nargothrond’un yağmalanması. Orodreth, Gwindor ve Finduilas’ın ölümü. Túrin, Glaurung tarafından tuzağa düşürülür. Tuor, Nevrast’a ve Gondolin’e ulaşır. Korkunç Kış. GY 497 Umutsuzluğa kapılan Túrin, Brethil’e sığınır. GY 500 Túrin, kim olduğunu bilmeden kardeş Nienor’la evlenir. GY 501 Túrin, Glaurung’u öldürür. Túrin’in öldüğünü düşünen Nienor uçurumdan atlayarak intihar eder. Túrin, kendisine gerçekleri anlatan Brandir’e inanmaz, onu yalancılıkla suçlar ve karısının Ölümünden sorumlu tutarak öldürür; gerçeği öğrendiğinde, dengesini kaybederek intihar eder. GY 502 Húrin, Morgoth tarafından Thangorodrim’den serbest bırakılır; karısı Morwen’in ölümüne şahit olur ve Nauglamír’i Thingol’a getirir. GY 503 Tuor ve Turgon’un kızı Idril evlenirler. Yaklaşık bu aralarda Húrin ölür. GY 504 Bahar: Tuor ve Idril’in oğulları Earendil’in doğumu. GY 505 Nauglamír’in değerini Silmaril ile arttıran Thingol, bu iş yapan Cücelerin ihanetiyle öldürülür. İntikam isteyen Cüceler, Menegroth’u yağalar. Beren, Nauglamír’i ve Silmaril’i Cücelerin elinden ani bir baskınla alır. GY 509 Beren ve Lúthien’in ikinci ölümü. Silmaril’i geri almak isteyen Feanor Oğulları, Menegroth’u yağalar; Thingol’un ölümünün ardından Doriath’a gelerek kral olan Beren oğu Dior ve karısı Nimloth’un öldürülür ve kızları Elwing, Silmaril’le birlikte Sirion Limanları’na kaçar. GY 511 Yazortası: Gondolin’in çöküş. Ecthelion, Gothmog, Turgon, Maeglin ve Glorfındel’in ölümü. Tuor, Idril ve Earendil kaçarak Sirion Limanlarına sığınırlar. Fingon oğlu Gil-galad, Yüce Noldor Kralı olur. GY 543 Tuor denize duyduğu özlemin sonucunda karısı Idrille beraber Batı’ya yelken açar ve bir daha onlardan hiçbir haber alınamaz. Earendil, halkının efendisi olur; Dior’un kızı Elwing’le evlenir ve oğulları Elrond ile Elros doğar. Earendil, Valar’ın yardımını istemek için Vingilot adlı gemisini inşa ettirerek, Batı’ya doğu yelken açar. Silmaril’e sahip olma arzusunu yenemeyen Fëanor Oğulları, bu kez de Sirion Limanları’na saldırıp yağmalarlar. Elwing ak bir kuş bedenine bürünerek Silmaril’le birlikte kaçıp Deniz’de yelken açmakta olan kocası Eärendil’e ulaşır. Birlikte Valinor’a ulaşırlar ve Valar’ın yardımını isterler. Valar, isteği kabul eder ve Öfke Savaş başar. Ulu Savaş diye de anılan savaş Valinor ordularıyla, Orklar, Balroglar, kanatlı ejderler, canavarlar ve Doğudöllerinden oluşan Morgoth güçleri arasında yapıldı. Morgoth’un güçleri neredeyse tamamen yok edildi, Thangorodrim yıkıldı ve Morgoth bozguna uğradı ama Beleriand ve Orta Dünya’nın diğer kuzeybatı bölgeleri de yok olarak Belegaer’in suları tarafından işgal edildi. Kalan iki Silmaril, Morgoth’un tacından alındı. Maedhros ve kardeş Maglor, bu iki Silmaril’i çalarak kaçtı ama çektikleri acılar yüzünden Maglor elindekini Deniz’e, Maedhros’da derin bir uçuruma attı. GY 601 Valar, Morgoth’u Dünya’nın Duvarları’nın ötesine Zamandışı Boşluğa sürgün etti. 2. Çağ GY 1 Gri Limanların kuruluş. GY 32 Edain, Númenor’a ulaşır. GY 40 Birçok Cüce Ered Luin’deki eski kentlerini terk ederek Moria’ya gider ve orada çoğalırlar. GY 442 Tar-Minyatur Elros’un ölümü. GY 500 Sauron yeniden Orta Dünya’da harekete geçmeye başladı. GY 548 Silmarien, Númenor’da doğu. GY 600 Orta Dünya kıyılarında ilk Númenorean gemileri görüldü. GY 750 Noldor halkı tarafından Eregion kuruldu. GY 1000 Sauron, Númenoreanların büyüyen gücünü fark ederek korktu ve kalesini inşa edeceği ülke olarak Mordor’u seçti. Barad-dûr’u inşa etmeye başladı. GY 1075 Tar-Ancalime, Númenor’un ilk Hükümdar Kraliçesi oldu. GY 1200 Sauron, Eldar’ı baştan çıkarmaya çalışı. Gil-galad, onunla ilişkiye girmeyi reddetti; ama Eregion demircileri onun tarafına geçti. Númenoreanlar, düzenli limanlarını inşa etmeye başladı. GY 1500 Sauron’un öğrettikleriyle Elf demircileri ustalıklarının zirvesine ulaştı. Güç Yüzükleri’ni dövmeye başladılar. GY 1590 Üç Yüzük’ün yapımı Eregion’da tamamlandı, GY 1600 Sauron, Orodruin’de Tek Yüzük’ü dövdü. Barad-dûr’u tamamladı. Celebrimbor, Sauron’un planlarının farkına vardı. GY 1693 Elfler ve Sauron Savaş başladı. Üç Yüzük gizlendi. GY 1695 Sauron’un güçleri Eriador’a saldırdı. Gil-galad, Elrond’u Eregion’a gönderdi. GY 1697 Eregion yakılıp yıkıldı. Celebrimbor’un ölümü. Moria kapılan kapandı. Elrond, Noldor halkından geriye kalanlarla birlikte geriye çekildi ve Imladris’i kurdu. GY 1699 Sauron, Eriador’u istila ederek ele geçirdi. GY 1700 Tar-Minastir, Númenor’dan Lindon’a büyük bir donanma gönderdi. Sauron bozguna uğratıldı. GY 1701 Sauron, Eriador’dan atıldı: Batı ülkelerinde uzun bir süre için barış hüküm sürdü. GY 1800 Yaklaşık olarak bu yıllarda Númenoreanlar, kıyılardaki hükümdarlıklarını oluşturmaya başladı. Sauron, gücünü doğuya doğru kaydırdı. Númenor’un üzerine gölge çöktü. GY 2251 Tar-Atanamir tahta çıktı. Númenoreanlar arasında bölünmeler ve isyan başladı. Yaklaşık bu dönemde Dokuz Yüzük’ün köleleri olan Nazgûl ya da Yüzüktayfları ilk kez görüldü. GY 2280 Umbar, Númenor’un güçlü bir kalesi haline getirildi. GY 2350 Pelargir inşa edildi. Númenor’lu Sadıkların ana limanı haline geldi. GY 2899 Ar-Adûnakhor, tahta çıktı. GY 3175 Tar-Palantir’in tövbe ediş. Númenor’da iç savaş GY 3255 Altın Ar-Pharazôn, tahtı ele geçirdi. GY 3261 Ar-Pharazôn yelken açar ve Umbar’da kara çıkar. GY 3262 Sauron, esir olarak Númenor’a getirildi; sonraki yıllar boyunca Kralı baştan çıkarır ve Númenoreanları çürütür. GY 3310 Ar-Pharazôn, Büyük Donanma’yı inşa etmeye başar. GY 3319 Ar-Pharazôn, Valinor’a saldırır. Númenor’un sulara gömülüş. Elendil ve oğulları kaçar. GY 3320 Sürgündeki Krallıklar’ın kuruluşu: Arnor ve Gondor. Taşlar paylaşılır. Sauron, Mordor’a döner. GY 3429 Sauron, Gondor’a saldırır. Minas Ithil’i ele geçirir ve Ak Ağaç’ı yakar. Isildur, Anduin boyunca kaçarak kuzeydeki Elendil’in yanına gider. Anârion, Minas Anor ve Osgiliath’ı savunur. GY 3430 İnsanlar ve Elfler arasında Son İttifak oluşturulur. GY 3431 Gil-galad ve Elendil, doğuya Imladris’e harekete geçerler. GY 3434 İttifak ordusu Puslu Dağar’ı aşar. Dagorland Savaş ve Sauron’un yenilgisi. Barad-dûr Kuşatması başar. GY 3440 Anârion katledilir. GY 3441 Sauron, Elendil ve Gil-galad tarafından ölümleri pahasına yere yıkılır. Isildur, Tek Yüzük’ü alır. Sauron kaçar ve Yüzüktayfları gölgelerin içine çekilir. İkinci Çağ sona erer. 3. Çağ GY 2 Isildur, Ak Ağaç’ın bir fidesini Minas Anor’a eker. Güney Krallığını Meneldil’e teslim eder. Ferah Çayırlar felaketi; Isildur ve üç oğlu katledilir. GY 3 Othar Narsil’in parçalarını Imladris’e getirir. GY 10 Valandil, Arnor Kralı olur. GY 109 Elrond, Celeborn’un kızı Celebrían ile evlenir. GY 130 Elrond’un oğulları Elladan ve Elrohir’in doğumu. GY 241 Elrond’un kızı Úndomiel Arwen’in doğumu. GY 420 Kral Ostoher, Minas Anor’u yeniden inşa eder. GY 490 Doğudölleri’nin ilk saldırısı. GY 500 I. Rómendacil, Doğudölleri’ni bozguna uğratır. GY 541 I. Rómendacil, savaşa öldürülür. GY 830 Falastur, Gondor’un Gemi Kralları soyunu başlatır. GY 861 Eärendur’un ölümü ve Arnor krallığının bölünüş. GY 933 Gondor Kralı I. Eärnil, Gondor’un bir kalesi haline dönüşmüş olan Umbar’ı geri alır. GY 936 Eärnil, denizde kaybolur. GY 1015 Gondor Kralı Ciryandil, Umbar kuşatması sırasında katledilir. GY 1050 Kral Hyarmendacil, Harad’ı fetheder. Gondor Krallığı gücünün zirvesine ulaşır. Yaklaşık olarak o günlerde Yeşil Orman’ın üzerine bir gölge düşer ve İnsanlar orasını Kasvetormanı diye anmaya başar. Kılayaklar’ın Eriador’a gelişiyle birlikte Periannath halkı ilk kez kayıtlara girmeye başar. GY 1100 Bilgeler (Istari ve Eldar reisleri), kötü bir gücün Dol Guldur’da yuvalandığını keşfeder. Nazgûl’lardan biri olduğu düşünülür. GY 1149 Alcarin Atanatar’ın saltanatı başar GY 1150 Samanpostlular’ın, Eriador’a giriş. Ülken’ler Kızılboynuz Geçiti’ni aşarak Egladil’e ve Dunland’a girdi. GY 1300 Şeytani varlıklar tekrar çoğalmaya başar. Orklar Puslu Dağar’da yuvalanır ve Cücelere saldırırlar. Nazgûl, yeniden görülmeye başar. Nazgûl’un reisi kuzeye giderek Angmar’a kurar. Periannath halkı batıya doğu göç ederler; çoğu Bree’ye yerleşr. GY 1356 Arthedain Kralı I. Argeleb, Angmar’ın yönetimine geçen Rhudaur Krallığıyla yapılan savaşa katledildi. Bu dönemde Ülkenler Egladil’i terk etti, bir kısmı Yabaneller’e döndü. GY 1409 Angmar’ın Büyücü-kral’ı Arnor’u istila eder. Kral I. Arvaleg katledilir. Fornost ve Tyrn Gorthad (Höyük Yaylaları) dayanır. Amon Sûl Kulesi (Fırtınabaşı) yıkılır. GY 1432 Gondor Kralı Valacar’ın ölümü; Akraba-çekişesi, iç savaş başlar. GY 1437 İç Savaş sırasında Osgiliath kenti yakılır ve palantir kaybolur. Eldacar Rhovanion’a kaçar; oğlu Ornendil öldürülür. GY 1447 Eldacar geri döner ve gasp edici Castamir’i yenilgiye uğratır. Erui Geçiş yeri Savaşı. Lebennin’de Erui nehri üzerindeki sığlıkta Eldacar, Castamir’in ordusunu bozguna uğratır, Castamir’i öldürür, asi ordusunun geri kalanı Pelargir’e kaçar. Pelargir Kuştması, Asiler burada bir yıl boyunca dayanır. GY 1448 Asiler kaçar ve Umbar’ı ele geçirirler. GY 1540 Kral Aldamir, Harad ve Umbar Korsanları’yla yaptığı bir savaşta katledildi. GY 1551 II. Hyarmendacil, Harad İnsanlarını bozguna uğratır. GY 1601 Birçok Periannath Bree’den göç eder ve II. Argeleb tarafından Baranduin’in ardındaki topraklar onlara bağışlanır, GY 1630 Dunland’dan yukarıya çıkan Dikenler de onlara katılır. GY 1634 Korsanlar, Pelargir’i yakıp yıkar ve Kral Minardil katledilir. GY 1636 Büyük Veba, Gondor’u harap eder. Kral Telemnar ve çocukları ölür. Minas Anor’daki Ak Ağaç’ın ölümü. Veba, kuzeye ve batıya doğu yayılır; Eriador’un büyük bölümü ıssızlaşır. Baranduin’in ötesindeki Periannath halkı yaşmayı başarır ama kayıpları büyüktür. GY 1640 Kral Tarondor, Kraliyet Sarayını Minas Anor’a götürür ve Ak Ağaç’ın bir fidesini diker. Osgiliath yıkıntıya dönüşmeye başar. Mordor’u gözetleme işi bırakılır. GY 1810 Kral Umbardacil Telumehtar, Umbar’ı geri alır ve Korsanları sürüp atar. GY 1851 Arabasürücüleri’nin Gondor’a saldırıları başar. GY 1856 Gondor’un doğudaki toprakları kaybedilir ve H. Narmacil savaşa ölür. GY 1899 Kral Calimehtar, Dagorlad’da Arabasürücüleri’ni bozguna uğratır. GY 1900 Calimehtar, Ak Kule’yi Minas Anor’da inşa eder. GY 1940 Gondor ve Arnor arasındaki iletişim yeniden canlandırılır ve bir ittifak oluşturulur. Arthedain Kralı Arvedui, Gondor’lu Ondoher’in kızı Fíriel ile evlenir. GY 1944 Ondoher’in, savaşa ölümü. Eärnil, Güney Ithilien’de düşmanı yenilgiye uğratır. Ardından Kamp Savaşını (Kuzey Ithilien’de Gondor’daki zaferlerini kutlayan Arabasürücüleri’nin kampına yapılan ani bir baskın) kazanır ve Arabasürücüleri’ni Ölü Bataklığa sürer. Arvedui, Gondor tacı üzerinde hak iddia eder. GY 1945 II. Eârnil, taç giyer. GY 1974 Kuzey Krallığının sonu. Büyücü-kral, Arthedain’i istila eder ve Fornost’u ele geçirir. GY 1975 Arvedui, Forechel Körfezi’nde boğulur. Annuminas ve Amon Sûl’daki Taşlar (Palantíri) kaybolur. Eärnur, Lindon’a bir filo gönderir. Büyücü-kral, Fornost savaşında yenilgiye uğratılır ve Ettenavlaklar’a dek kovalanır. Büyücü-kral, Kuzey’de ortadan yok olur.. GY 1976 Aranarth, Dünedain Reisi unvanını alır. Arnor’un aile yadigârları Elrond’un korumasına verilir. GY 1977 Frumgar, Eotheod’u (Anduin Vadisi İnsanları) kuzeye götürür ve kendi ülkelerini kurarlar. GY 1979 Batak’h Bucca, ilk Shire Reisi olur. GY 1980 Büyücü-kral, Mordor’a gelir ve orada Nazgûl’a katılır. Moria’da bir Balrog ortaya çıkar ve VI. Durin’i katleder. GY 1981 Durin Halkı’nın Kralı I. Nain, Balrog tarafından katledilir. Cüceler Moria’dan kaçar. Balrog’un varlığı yüzünden Lorien’li Orman Elflerin çoğu güneye kaçar. Birbirlerine âşık olan Amroth ve Nimrodel kaybolurlar. GY 1999 Durin Halkı’nın Kralı I. Thrâin Erebor’a gelir ve orada “Dağın dibinde” bir Cüce krallığı kurar. GY 2000 Nazgûl, Mordor’dan dışarı çıkar ve Minas Ithil kuşatılır. 2002 Minas Ithil’in düşüşü; orası artık Minas Morgul diye anılır. Palantir ele geçirilir. GY 2043 Eârnur, Gondor Kralı olur. Büyücü-kral ona meydan okur. GY 2050 Meydan okuma tekrarlanır. Eärnur, Morgul’a at sürer ve kaybolur. Mardil, ilk Vekilharç Hükümdar olur. GY 2060 Dol Guldur’un gücü artar. Bilgeler, onun yeniden şekillenmiş Sauron olabileceğinden şüphelenip korkuya kapılırlar. GY 2063 Gandalf, Dol Guldur’a gider. Sauron geri çekilir ve Doğuda gizlenir. Dikkatli Huzur dönemi başar. Nazgûl, Morgul’da sessizce bekler. GY 2210 Durin Halkı’nın Kralı I. Thorin, Erebor’u terk eder ve kuzeye, Durin Halkı’nın geride kalanlarının çoğunun toplanmaya başladığı Gri Dağar’a gider. GY 2340 I. Isumbras, on üçüncü Reis, Took soyunun ilki olur. Yaşıerler, Erdiyarı’nı işgal ederler. GY 2460 Dikkatli Huzur dönemi sona erer. Sauron’un, daha da büyümüş kudretiyle Dol Guldur’a dönüşü. GY 2463 Ak Divan kurulur. Yaklaşık bu dönemde Deagol adlı bir Ülken Tek Yüzük’ü bulur ve Smeagol tarafından öldürülür. GY 2470 Smeagol-Gollum, Puslu Dağlar’da saklanır. GY 2475 Gondor’a saldırılar yeniden başar. Osgiliath, sonunda harabeye dönüşür ve taş köprüsü yıkılır. GY 2480 Orklar gizlice Puslu Dağar’da yığınak ve kale oluşturarak Eriador’a tüm geçişleri engellediler. Sauron yaratıklarını Moria’da toplamaya başladı. GY 2509 Lorien’e gitmek için yola çıkan Celebrian, Kızılboynuz Geçit’inde pusuya düşürüldü ve zehirli bir yara aldı. GY 2510 Celebrian, Deniz’in ötesine geçti. Orklar ve Doğudölleri Calenardhon’u istila ettiler. Genç Eorl, Celebrant Çayırı Savaşını, Balchoth ve Gondor ordusu arasında yapıldı, Gondor ordusu kuşatılmışı ama Eorl’ün yetişesiyle durum değişti. Rohirrim, Calenardhon’a yerleşişi. GY 2545 Eorl, Bozkır’da yapılan bir savaşa öldürüldü. GY 2569 Eorl oğlu Brego, Altın Konak’ı tamamladı. GY 2570 Brego oğlu Baldor, Yasaklanmış Kapı’dan girip kayboldu. Bu dönemde ejderler Kuzey’in derinliklerinde yeniden ortaya çıkmaya ve Cücelerin başına bela olmaya başladı. GY 2589 Durin Halkı’nın Kralı I. Dain, bir ejder tarafından katledildi. GY 2590 Durin Halkı’nın Kralı Thror, halkını Erebor’a geri getirdi. Kardeş Gror Demir Dağar’a gitti. GY 2670 Tobold, Güney dirhem’de “pipo Otları”nı ekti. GY 2683 II. Isengrim, onuncu Reis oldu ve Büyük İyinler’in kazılması başlandı. GY 2698 I. Ecthelion, Minas Tirith’de Ak Kule’yi yeniden inşa ettirdi. GY 2740 Orklar yeniden Eriador’u istila etmeye başladılar. GY 2747 Bandobras Took, Kuzey dirhem’de bir ork grubunu bozguna uğrattı. GY 2758 Rohan, batıdan ve doğudan saldırıya uğrayıp istila edildi. Gondor, Korsan filolarının saldırısına uğradı. Rohan Kralı Miğfer, Miğfer Dibi sığınağını oluşurdu. Wulf, Rohan başkenti Edoras’ı ele geçirdi. GY 2758-9 Uzun Kış Eriador ve Rohan’da büyük acılar ve kayıplar verildi. Gandalf Shire halkının yardımına koşu. GY 2759 Miğfer’in ölümü. Frealâf Wulf’u bozguna uğratıp sürdü ve Yurt Kralları’nın ikinci soyu başladı. Saruman, Isengard’a yerleşti. GY 2770 Ejder Smaug, Erebor’a baskın yaptı. Vadi yıkıldı. Cüce Kralı Thrór, II. Thrâin ve II. Thorin’le beraber kaçtı. GY 2790 Thrór, Moria’da bir Ork tarafından katledildi. İntikam almak isteyen Cüceler toplanmaya başladı. Daha sonra Yaşı Took olarak bilinen Gerontius’un doğumu. GY 2793 Cüce ve Ork Savaşları başladı. GY 2799 Moria’nın Doğu Kapısı’nın önünde Nanduhirion (Azanulbizar) Savaşı yapıldı. Demirayak Dâin, Demir Tepeler’e döndü. II. Thrâin ve oğlu Thorin, doğada gezindiler. Shire’ın ardındaki Ered Luin’in Güneyi’ne yerleştiler. GY 2800-64 Kuzey’den gelen Orklar Rohan’a sorun olmaya başladılar. Aralarından biri Kral Walda’yı katletti. GY 2841 II. Thrâin, Erebor’a gitmek için yola çıktı ama Sauron’un hizmetkârları tarafından izlendi. GY 2845 Cüce Thrâin, Dol Goldur’da hapsedildi; Yedi Yüzük’ün sonuncusu elinden alındı. GY 2850 Gandalf, yeniden Dol Guldur’a girdi ve oranın efendisinin aslında Sauron olduğunu keşfetti. Sauron, bütün Yüzükleri bir araya getirmişi, Tek Yüzük’e ne olduğu ve Isildur’un Varisi hakkında haberler topluyordu. Gandalf, orada Thrâin’i buldu ve ondan Erebor’un anahtarını aldı. Thrâin, Dol Guldur’da öldü. GY 2851 Ak Divan toplandı. Gandalf, Dol Guldur’a saldırılması için divanı zorladı. Saruman onun isteğini reddetti. (Daha sonra Saruman’ın Tek Yüzük’e sahip olmayı arzuladığı anlaşılacaktı.) Saruman, Ferah Çayırlar civarında araştırma yapmaya başladı. GY 2852 Gondor’lu II. Belecthor öldü. Ak Ağaç öldü ve hiçbir fidesi bulunamadı. Ölü Ağaç, öylece kalakaldı. GY 2885 Sauron’un casuslarıyla harekece geçirilen Haraddim, Poros’u aşarak Gondor’a saldırdı. Gondor’un hizmetinde olan Rohan’lı Folcwine’ın oğulları katledildi. GY 2890 Bilbo, Shire’da doğu. GY 2901 Ithilien’in geride kalan sakinleri Mordor’lu Urukların saldırıları sonucunda bölgeyi boşalttı. Gizli sığınak Henneth Annûn inşa edildi. GY 2907 II. Aragorn’un annesi Gilraen’in doğşu. GY 2911 Kötü Kış Baranduin ve diğer nehirler dondu. Eriador, kuzeyden inen Beyaz Kurtlar’ın istilasına uğradı. GY 2912 Enedwaith ve Minhiriath, seller yüzünden harap oldu. Tharbad yıkıldı ve terk edildi. GY 2920 Yaşı Took’un ölümü. GY 2929 Dünedain’li Arador oğlu Arathorn, Gilraen ile evlendi. GY 2930 Arador, troll’ler tarafından katledildi. II. Ecthelion oğlu II. Denethor, Minas Tirith’de doğu. GY 2931 II. Arathorn oğu Aragorn, Mart’ın birinci günü doğu. GY 2933 II. Arathorn katledildi. Gilraen, Aragorn’u Imladris’e götürdü. Elrond onu evlatlığı olarak aldı ve Estel (Umut) adını verdi; soyu ondan gizlendi. GY 2939 Saruman, Sauron’un hizmetkârlarının Ferah Çayırlar civarında Anduin üzerinde araştırmalar yaptığını keşfetti ve böylece Isildur’un ölümünü öğrendiğini anladı. Bundan korkuya kapıldı ama Divan’a bir şey söylemedi. GY 2941 Meşekalkan Thorin ve Gandalf, Shire’da Bilbo’yu ziyarete geldiler. Bilbo, Smeagol-Gollum ile karşılaştı ve Tek Yüzük’ü buldu. Ak Divan toplandı; Saruman, Sauron’un Nehir’deki araştırmasını engellemek için Dol Guldur’a saldırıyı onayladı. Sauron, Dol Guldur’u terk etmek için planlarını çoktan hazırlamışı. Vadi’de Beş Ordular Savaş yapıldı. II. Thorin’in ölümü. Esgaroth’lu Ozan, Smaug’u öldürdü. Demir Tepeler’li Dain, Dağın Dibindeki Kral oldu (II. Dain). GY 2942 Bilbo, Yüzük’le Shire’a döndü. Sauron, gizlice Mordor’a döndü. GY 2944 Ozan, Vadi’yi yeniden inşa ettirdi ve Kral oldu. Gollüm, Puslu Dağar’ı terk etti ve Yüzük’ü “çalan”ı aramaya başladı. GY 2948 Rohan Kralı Thengel oğlu Theoden doğu. GY 2949 Gandalf ve Balin, Shire’da Bilbo’yu ziyarete geldi. GY 2950 Dol Amroth’lu Adrahil’in kızı Finduilas doğdu. GY 2951 Sauron, kendini açıkça ortaya çıkardı ve Mordor’da güçlerini bir araya getirdi. Barad-dûr’u yeniden inşa etmeye başladı. Gollum, Mordor’a yöneldi. Nazgûl’un üçünü Dol Guldur’u yeniden ele geçirmeleri için gönderdi. Elrond, “Estel”e gerçek adını ve atalarını açıkladı, ona Narsil’in parçalarını teslim etti. Lorien’den yeni dönmüş olan Arwen, Imladris’in ormanlarında Aragorn ile karşılaştı. Aragorn, Yaban’a gitti. GY 2953 Ak Divan’ın son toplantısı. Yüzük’ler üzerine tartışılar. Saruman, Tek Yüzük’ün Anduin üzerinden Deniz’e gittiğini keşfettiği yalanını söyledi. Saruman, Isengard’a çekildi ve orasını güçlendirdi. Kıskançlaşası ve korkusu yüzünden Gandalf m tüm hareketlerini izlemek için casuslar gönderdi; Shire’a ilgisini öğrendi. Kısa süre sonra Bree ve Güneydirhem e casuslarını gönderdi. GY 2954 Kıyamet Dağ’nın alevleri yeniden yükselir. Ithilien’in son sakinleri de Anduin’i aşarak kaçar. GY 2956 Aragorn, Gandalf ile karşılaşır ve dostlukları başar. GY 2957-80 Aragorn, onun yolculuklarına ve maceralarına katılır. Thorongil adıyla kimliğini gizleyerek Rohan’lı Thengel ve Gondor’lu II. Ecthelion’un hizmetine girer. GY 2968 Frodo’nun doğşu. GY 2976 Denethor, Dol Amroth’lu Finduilas ile evlenir. GY 2977 Ozan oğlu Bain, Vadi’nin Kralı olur. GY 2978 Denethor oğlu Boromir’in doğuşu. GY 2980 Aragorn Lórien’e girer ve orada Undómiel Anven ile yeniden karşılaşır. Aragorn, kıza Barahir’in yüzüğünü verdi ve Cerin Amroth üzerinde birbirlerine sadakat yeminlerini içerler. Yaklaşık olarak bu dönemde Gollum, Mordor’un sınırlarına ulaşır ve Shelob ile karşılaşır. Theoden, Rohan Kralı oldu. GY 2983 Denethor oğlu Faramir’in doğdu. Samwise’ın doğuşu. GY 2983 II. Ecthelion’un ölümü. II. Denethor, Gondor Vekilharcı olur. GY 2988 Finduilas’ın, genç yaşa ölümü. GY 2989 Balin, Erebor’u terk ederek Moria’ya yerleşir. GY 2991 Eomund’un oğlu Epmer, Rohan’da doğar. GY 2994 Balin’in öldürülmesi, Cüce kolonisi yok edilir. GY 2995 Eomer’in kız kardeş Eowyn doğu. GY 3000 Mordor’un gölgesi genişler. Saruman, Orthanc’daki Palantiri kullanmaya cesaret eder; ama Ithil Taşına sahip olan Sauron tarafından tuzağa düşer. Saruman bir hain haline gelir. Casusları, Shire’ın Kolcular tarafından korunduğunu bildirir. GY 3001 Bilbo’nun elveda şöleni. Gandalf, onun yüzüğünün Tek Yüzük olmasından şüphelenir. Shire üzerindeki koruma ikiye katlanır. Gandalf, Gollum’a ne olduğunu araştırır ve Aragorn’u yardıma çağırır. GY 3002 Bilbo, Elrond’a konuk olur ve Ayrıkvadi’ye yerleşir. GY 3004 Gandalf, Shire’de Frodo’yu ziyarete gelir ve sonraki dört yıl boyunca bunu aralıkla tekrarlar. GY 3007 Bain oğlu Brand, Vadi’nin Kralı olur. Aragorn’un annesi Gilraen’in ölümü. GY 3008 Sonbaharda Gandalf, Frodo’ya son ziyaretini yapar. GY 3009 Gandalf ve Aragorn, son sekiz yıl boyunca aralıklarla yaptıkları gibi Gollum’u yakalama işine yeniden koyulurlar. Anduin’in vadilerini, Kasvetormanı’nı ve Mordor sınırlarına dek Rhovanion’u araştırırlar. Bu dönemde Gollum, tehlikeli bir işe kalkışıp Mordor’un içlerine yönelmişi ve Sauron tarafından yakalanır. Elrond’un çağrısı üzerine Arwen Imladris’e döner; Dağar ve doğudaki tüm topraklar tehlikeli bir hale gelmiştir. GY 3017 Serbest bırakılan Gollum, Mordor’dan ayrılır. Aragorn, onu Ölü Bataklıkta yakalar ve Kasvetormanı’ndaki Thranduil’e götürür. Gandalf, Minas Tirith’e gider ve Isildur’un yazılarını okur. 4.Çağ GY 1 Shire hesabıyla Dördüncü Çağ başladı. GY 6 Kral Elessar, İnsanların Shire’e girmesini yasaklar ve orasını koruması altında olan bir Özgür Ülke ilan eder. GY 13 Peregrin Took, Reis olur. Samwise, yine Belediye Başkanı seçilir. GY 15 Gloin’in ölümü GY 30 Elanor, Irak Yaylalar’da Fastred ile evlenir. GY 31 Irak Yaylalar’dan Kule Tepeleri’ne kadar olan Batısının, Kral tarafından Shire’a verilir. Birçok hobbit o bölgeye yerleşir. GY 33 Elanor ve Fastred’in oğu Elfstan Kumralbala doğar. GY 34 Fastred, Batısının Vekilharç’ı olur ve karısıyla birlikte Kule Tepeleri’ndeki Altkuleler’e yerleşirler. Prens İmrahil’in ölümü. Öğlu Elphir yerine geçer. GY 42 Faramir Took, Samwise’ın kızı Altınbukle ile evlenir. GY 43 Eldarion’un doğumu. GY 61[Karısı Gül Hanım’ın ölümünün ardından Samwise, Çıkın Çıkmazı’ndan ayrılarak Kule Tepeleri’ne gider. Kendisini son gören Elanor olur ve ona Kırmızı Kitap’ı verir. Elanor’un anlattığına göre, Samwise Gri Limanlar’a gider ve böylece son Yüzük-taşıyıcısı da Deniz’e açılır. GY 63 Erdiyarı Efendisi Meriadoc, Rohan Kralı Eomer’den görüşe çağrısı alır. Görevlerini ve mallarını oğullarına bırakarak dostu Reis’le birlikte oraya giderler. Sonra o ve Reis Peregrin birlikte, Gondor’a giderek son yıllarını orada geçirirler, öldüklerinde Gondor ulularının yanına Rath Dinen’e gömülürler. GY 67 Prens Elphir’in ölümü. Yerine oğlu Alphros geçer. GY 82 Faramir’in ölümü. Yerine oğlu Elboron geçer. GY 91 Dwalin’in ölümü. GY 120 1 Mart günü Kral Elessar, göçüp gider. Denir ki, Meriadoc ve Peregrin’in mezarları ulu kralın mezarının yanına getirilmiş Sonra Thranduil’in oğlu Legolas, Ithilien’de gri bir gemi inşa ettirip Anduin’den aşağı Deniz’in ötesine yelken açmış ve yanında Cüce Gimli’nin de olduğu söylenir. Ve gemi gittiğinde, Orta Dünya’da Yüzük Kardeşliğinden kimse kalmamış GY 121 Arwen’in ölümü. GY 150 Khazad Dum VII Durin tarafından alınır.

Devamını Oku »

Vampire: New York by Night

  “Binbaşı, New York’un bazı bölgeleri vardır ki, işgal etmeye çalışmanızı önermem.” -Rick Blaine, Casablanca New York By Night: Kasım ayı ortasında piyasaya çıkan ve “By Night” serisinin sonuncusu olduğu düşünülen kitap. Yazarı ise White Wolf’un Vampire: the Masquerade oyun geliştiricisi ve Vampire serisi genel editörü Justin Achilli. Bir kaç senedir “Cairo By Night” ile beklenmekte olan bir kitap ve beklentileri onlarca defa aşabilen muhteşem bir şehir kaynağı. Bu yazımda sizlere bir kitap yorumu yapmaya karar verdim ve hatta sonuna da benim Karanlıklar Dünyam’da olan New York şehri ile ilgili birkaç ayrıntı ekledim. Neden böyle bir ek yapmam gerektiğini yazının ilerleyen kısımlarında anlayacaksınız. Önce kitaba şöyle bir bakalım: Kapak tasarımı: Klasik White Wolf Vampire tekstürü üzerine neon ışığını andıran bir New York By Night logosu. Kapak illüstrasyonu Mike Danza’ya ait ve bence, karanlık metro tünelleri, Nosferatu’lar ve gazete okuyan çokta masum gözükmeyen bir kurbanı resmederek NY’ un ruhunu yansıtabilmiş. Bu arada dikkatimizi çeken başka bir şey de kitabin kalınlığı: tam 132 sayfa. Sayfa sayısı Constantinople ve Montreal By Night’tan daha fazla ve içindeki materyel de bu iki kitapla eş değer güzellikte. Arka kapakta ise ilk olarak barkodun kenarına sıkışmış olan fiyata bakıyoruz: $17.95 Değer mi? Göreceğiz. Arka kapağın ortasında her zamanki gibi kitap ile ilgili yüzeysel bilgi var: “Sabbat Amerika doğu yakasındaki Camarilla karşıtı yok ediş kampanyası nedeni ile (Sabbat hemen hemen tüm doğu yakasının kontrolünü eline geçirmişti) güçlerini kontrolsüzce dağıttı ve akıllı Camarilla, Kara El’in organizasyon eksikliğinden yararlanarak New York’u tekrar ele geçirdi. Ama her yerde zaten kurulu düzene sahip olan Camarilla bu yeni ödülünü kime verecek?” Arka kapakta dikkat çeken bir başka şey ise 13 esas klanın kurucularından birinin, yani bir Antediluvian’ın, New York’taki varlığı. Klan romanlarını okuyanlar kim olduğunu bileceklerdir ve ben yazının ilerleyen kısımlarında kim olduğunu söyleyeceğim zaten. Başlangıç: Evet kitabi bir açalım şöyle. İkinci sayfa klasik WW ikinci sayfası: Kimler yazdı çizdi, kime teşekkür edildi…ama “thanks to” kısmının yerini 11 Eylül olayları ile ilgili Achilli’den bir yazı almış. 11 Eylül olaylarının ateşinin biraz dinmesinden sonra internetteki bir çok Vampire forumunda bu terörist saldırının nasıl Karanlıklar Dünyasına bağlanabileceği gibi saçma bir konu tartışılmıştı. “Sabbat Camarilla’ya saldırmak için yaptı, Setite’ler yaptı…” gibi deli saçması ve hassasiyetsizlik örnekleri sergilendi; çoğunlukla Amerikalıların kendileri tarafından. WW, ki zaten FRP gibi hassas bir konuda Vampirler ve daha birçok “potansiyel kötü” doğaüstü yaratıkları konu alan oyunlar yazan bir firma, tabii ki 11 Eylül’ü WoD’a uyarlamak gibi bir hataya düşmedi. “Games for mature minds,” yani “Olgun beyinler için oyunlar.” ilkesi kesinlikle unutulmaması gereken bir şey… Dikkati çeken başka bir şey ise yine aynı yazıdaki bir beyan: Achilli, beklenildiği gibi New York’un bir “güç-oyuncusu” cenneti olmadığını itiraf ediyor. Gerçektende kitabın NPC bölümünde de bu dikkati çekiyor, New York’taki vampirlerin çoğu genç ve fazla güçlü değiller. Düşünüldüğü gibi Birleşmiş Milletlerde veya bu gibi organizasyonlarda ipleri çeken ölümsüz efendiler yok. Onun yerine yepyeni bir Camarilla şehrinde dizginleri elinde tutmaya çalışan umutsuz bir Prens, birçok ince kanlı ve avlanan Kabilit’lerin yanında vampirlerin gece dünyasında kendilerine isim yapmaya çalışan lanetliler var. İçerik: Kitap 5 bölüm ve girişten oluşuyor: Girişte bu şehir kitabı nasıl kullanılır, hangi kitap, CD ve filmler kaynak olabilir ile genel New York ruhu anlatılıyor. Bu kaynaklardan dikkatimi çekenler, klüp atmosferini oyuna sokmak için muhteşem olan Global Underground serisi CDleri, Matrix ve The Crow (Karga) soundtrackleri. Filmlerden ise, Goodfellas (Sıkı Dostlar), Batman ve Batman Returns, Godfather ve Godfather II. Kitaplarınsa çoğu New York ansiklopedisi tarzında şeyler. İlk bölüm, NY’un Kabilit tarihi: Hollanda sömürgesi New Amsterdam’dan, Sabbat’a ve Sabbat’in düşüşünden bugüne; 11 Eylül’ün olmadığı ve Gehenna’nın, yani Son Günlerin yaklaştığı bir bugüne. İkinci bölüm ise, NY coğrafyası: NYC’nin 5 önemli bölgesi (Brooklyn, Manhattan, The Bronx, Queens ve Staten Island) bu bölümde büyük bir yer tutuyor fakat NY eyaletinin kalan diğer kısımları (Long Island ve Upstate New York) ST’nin hayalgucune bırakılmış. Kabilit canavarlarımız, içindeki iblisi bastırmaya çalışan “insani” vampirlerimiz ve bir kaç sürpriz yaratık ise üçüncü bölümdeler. Gruplar ve grupsuzlar. Kaçanlar, kovalananlar ve içerideki en güzel gizemler bu bölümdeler bence. Dördüncü bölüm, NY’ da oyun oynatmak isteyen ST’lerin başlangıç noktası. Değişik macera noktaları, fikirler, Kabilit’ler arasındaki ilişkiler…Prens, Prens olmak isteyenler, Prens’i yok etmek isteyenler, klanların birbirleri ile temasları, New York’un altında uyuyan veya uyumayan şey, asiler ve Sabbat… ST’lerin bir sonraki durakları ise beşinci bölüm: NY’a özgü karakter yaratımı ve bazı beklenmedik karakterlerin yaptıkları istenmeyen sonuçların ST’nin düzeltebilmesi için gerekenler gibi biraz değişik konular üzerinde durulmuş bu bölümde. Kısacası oyun anlatma sanatı üzerine bir bölüm… Bana sorarsanız dördüncü ve beşinci bölümlerin birleştirilmiş olması daha uygun olurdu. Bunun dışında kitapta göze çarpan genel bir eksiklik ise hazır bir maceranın olmaması. Bu, sayfa sayısını ve dolayısıyla da fiyatı dengede tutmak için yapılmış bir hareket. Her ne kadar macera fikirlerinin bol olduğu bir kitap olsa da anında kitabı açıp NY’ta bir oyun başlatmak pek mümkün değil çünkü “Open-ended” olarak adlandırılan, sadece şehri ve içinde olanları anlatan türden bir kitap bu. ST’nin NY oyunu başlatabilmesi için ‘biraz’ ön çalışma yapması gerekiyor. Bunların dışında, kitabın illüstrasyonları gerçekten çok güzel. WW’tan alıştığımız bir çok çizerin yer aldığı kitapların aksine bu kitapta sadece 3 çizere rastlıyoruz: Christopher Shy yine muhteşem portreler çizmiş. Zaten kapağı çizmiş olan Danza, her bölümün başına da birer tane şaheser yerleştirmiş. Micheal Gaydos ise kitaba serpiştirilmiş resimlerin sahibi ve onlarda bayağı iyiler. Bölümler: The City Never Sleeps “Bu şehrin çürümüşlüğü, kokuşmuşluğu, ve acı tadı bile onun için ölmeye değer.” -Nine inch Nails, Burn Yeni Dünyanın keşfinden 1600’lerin tüccarlarına, Sabbat’ın Hollandalı gemilerle gelişinden geleceğin basketine ve bugüne. Oldukça güzel düzenlenmiş ve gereksiz detay barındırmayan bir bölüm. Camarilla’nın Sabbat’a karşı olan manipülasyonları, politik hareketlerinin artışı ve, en sonunda, uzun süren 6 günde (sadecegece değil), Tanrının Dünyayı yarattığı kadar zamanda, Camarilla’nın Sabbat’a karşı silahlanmış bir şekilde çıkması. New York’un Geçici Prensi Calebros tarafından anlatılan bu kısımlar, Camarilla’nın birlik içinde hareket ettiği zaman nasıl bir süper güç olabileceğinin kanıdı olarak görülüyor. Silahlardan önce politik hamleler; Setitler’le Giovanni’lerin satın alınışı; Sabbat’ın en güçlü bireylerinin uşaklarının yok edilişi; ani bir saldırı ile Sabbat sürülerinin dağıtılması ve kanalizasyondaki şey. Bu bölümdeki önemli bir nokta Camarilla’nın Sabbat’ı şehirden sürdüğü (daha doğrusu sildiği) tarihin tam olarak verilmemiş olması. Bunun nedeni ise oyuncu grubunun bu savaşı oynamak istemesi takdirde ST’nin o günleri kendi hikayesine uydurabilmesi ve buda kitabin ST’yi ne kadar özgür bıraktığının bir kanıtıdır. Bölümün sonunda ise Calebros’un Camarilla’nın Altı Geleneği’ne ek olarak koyduğu geçici kurallar var. Şehir, 99’un yaz aylarında gerçekleşen, devasa bir savaştan yeni çıktığı için bir çeşit “olağanüstü hal” durumunda. Bu “olağanüstü hal” ve bunun getirdiği bir çok politik manevra da kitabın macera bölümünün neredeyse hepsini kapsıyor. Ayrıca bütün bu kaos içinde Maskeli Balo’nun nasıl korunduğu da çok güzel anlatılmış. The Face of the City “Sen benim canavar olduğumu mu sanıyorsun? Etrafına bak ve ‘bu şehir beni ele geçiremedi.’ de bana!” -Sven Hassel, Monte Cassino Vampirler gibi sosyal olmak zorunda olan yaratıkların en çok sevdikleri terim: Metropolitan. Eğer ki kan ile besleniyorsanız, tabii ki etrafta çok fazla insanın yani avın bulunması gerekir. Ama New York City gibi büyük bir şehrin nüfusu kadar sürprizleri de boldur. Kitabın bu bölümünde şehrin Five Boroughs olarak adlandırılan önemli 5 “ilçesi” anlatılıyor: Manhattan, Brooklyn, Queens, The Bronx ve Staten Island. Her ilçenin kendi içindeki önemli bölgeleri ile yerleri (mesela Metropolitan Museum, Wall Street ve Madison Square Garden gibi…) ve de Kabilit’ler için o bölgenin önemi anlatılıyor. Ayrıca şehirdeki beş Tremere Chantry’sinin dördü detaylı bir şekilde anlatılıyor. Beşinci Chantry ise yine ST’ye bırakılmış. Ayrıca bu bölümde her ilçenin basit ama kullanışlı haritaları da var. (Benim özellikle hoşuma giden şey ise detaylı bir metro tünelleri haritasının oluşu çünkü Nosferatu’lar, saklanmaya ihtiyacı olan asiler ve Sabbat için birebir kullanışlı.) Bence, bu bölümün kötü bir yanı Staten Island’in, unutulmuş ilçenin, gereğinden büyük bir yere sahip olmasıdır. Zaten en küçük olan bu bölgede Kabilit’leri ilgilendiren çokta bir şey yok. Onun yerine diğer bölgelere daha çok sayfa ayrılabilirdi. Ah, unutmadan Staten Island gibi yerlerde çok iyi anarşist mekanları ve sığınakları olur. Zaten kitaptaki ana görevi de bu. All the Beautiful Monsters “I can teach you wonders, if you give me your soul.” -Moonspell, Mephisto Yeni bir kitap alınca ikinci olarak baktığım yer: NPC’ler ve potansiyel PC’ler. Kitabın bu kısmındaki karakterler Camarilla, Sabbat, Bağımsızlar ve Diğerleri olarak dörde ayrılmış. Ayrıca şehrin rahatlıkla 200 vampiri barındırabilecek büyüklükte olduğundan bahsediliyor, ki bence bu rakam biraz abartılmış. Yine ST’ye iş düşürmüşler: Beş Chantry’si olan Tremere sayıca bu bolümde çok azlar, ayrıca koskoca şehirde düzgün bir anarşist grubu da yok. Karakterler: Vampire The Masquerade: Redemption’ı oynayanların tanıyacağı Katherine Wiese (Ecaterina the Wise) ilk Camarilla karakteri. “Bir dakika…” diyor oyunu hatırlayanlar, “ama Ecaterina Sabbat değil miydi?” Öyleydi, veya belki de hiç değildi. Cevabı kitapta bekliyor. Vampire’la az çok ilgilenmiş herkesin hemen tanıyacağı ünlüler ise: Theo Bell, Camarilla’nın en pis işlere yolladığı arkonu, Calebros, New York’un Nosferatu Pro Tempore Prens’i, Aisling Sturbridge, New York High Regent’i. Ayrıca bir adette Gargoyl var, ve yine tekrarlıyorum beş adet Chantry’si olan Tremere’ler sayıca çok azlar. Sabbat’ta ise ilk karakter Camarilla işgalinden önce şehri yönetmekte olan Fransisco Domingo de Polonia. Dünyanın en büyük şehrinin Archbishop’ı yani Baş Piskoposu (Sabbat’ın dini terimlere olan özel ilgisi…) Domingo. Şehrini daha yeni kaybetti ve Sabbat şehrin hakkını hala onda tutuyor…Tabii ki geri alabilirse… Polonia’yı iki tane de küçük Sabbat sürüsü izliyor. Maalesef ST birkaç tane daha sürü yaratmazsa şehirdeki Sabbat sayısı acınacak kadar az kalıyor. (Eğer ki ST ekstra Camarilla karakteri yaratmaya karar verirse.) Bağımsızlarda ise, bir Setite, bir Assamite, iki tane Giovanni var ve maalesef hiç Ravnos yok (savaş olan yerde fazla bulunmazlar zaten). Kitabın en başında Giovanni ve Setite’lerın sayıca fazla olduğundan bahsedilmesinden dolayı biraz daha yaratmak gerekecek. Diğerleri ise 3 adet ölümlü; İkisi potansiyel avcı, birisinin ise avcı olduğu ise karakter bilgilerinde belli edilmiş. Kesin konuşmak gerekirse, Bobby Pride adlı bir ölümlü willpower puanı harcayarak yakin dövüş silahını savaş esnasında tek tur için mistik bir enerji ile doldurup ağır hasar verebiliyor. Bu güç Hunter: the Reckoning adlı oyundaki Zeal adı altında yer alıyor. Bence kitap, içerdiği toplam 41 karakterin iki katı kadar daha fazla karaktere sahip olabilirdi. Tabii ki New York rahatlıkla yüz kadar vampiri kaldırabilir ama şehrin Prens’i de nüfusun bu kadar devasa bir boyuta ulaşmasına izin vermemelidir. Kulların sayısı ne kadar artarsa sorunlar da o kadar büyür ve bu vampirlerin ezelden beridir uğraştığı bir problemdir. Şehirde ayrıca bir eksiklik de kan çizgileri’nin eksikliği. Bir adet Gargoyl dışında hiçbir şey yok. Bence şehre rahatlıkla birer Samedi ve Daughter of Cacophony karakteri eklenebilirdi. Ama unutulmaması gereken bir şey var ki o da Camarilla’nın şehri yeni ele geçirmesinden dolayı henüz diğer Camarilla vampirlerinin burayı pek güvenli bulmayışı. Çünkü New York savaşında birçok Fildişi Kule vampiri Sabbat’ın dişlerine ve bazen de kendi dostlarının çıldırmış pençelerine kurban gitmişti. Lanetlilerin bu hareketi dikkatli olmak üzerindeki titizliklerinden ileri gelmektedir. Ayrıca, karakterlerin çoğunun 13 ile 10uncu Kuşak arası, standart oyuncu karakterlerinden üstün vampirler olmalarına rağmen çoğu direk oyuncu karakteri olarak kullanılabilir durumda. Conspiracies “Binlerce düşmanın kılıcı, Daha keskin değildir, En iyi dostumun kaleminden.” -Guy de Maupassant, Le frere Bu bölümün nelerle ilgili olduğu zaten adından belli. Şehrin maceraları, şehirde kim kime takmış durumda, Yeni Prens kim olmalı ve kim olmak istiyor gibi şeylerin anlatıldığı bu bölümde önemli bir kaç kısım var. Birincisi; şehirdeki vampirlerin, diğer büyük şehirlere (Londra, Viyana gibi) oranla genç olmalarından dolayı oyuncu karakterlerinin kendilerine bir isim yapma, hatta Camarilla’nın birçok makamından birine gelmeleri olasılığı. Bence kitabın bu kadar serbest ve açık uçlu olmasının en önemli nedeni de budur. Karakterlerin sahiplenebileceği ve kendi krallıklarını kurabilecekleri bir şehir. Zaten bu bölümün ilk yarısında da, her ne kadar biraz kısa olsa da, bu irdeleniyor. İkincisi ise Şehrin Altındaki Şey. Birçoğunun Tzimisce Antediluvian’ı olduğunu düşündüğü şey. Tabii ki alışılagelmiş “gizemci” White Wolf stilinden dolayı bu şeyin ne olduğu direk söylenmiyor ama daha önce de belirttiğim gibi Klan Romanlarını okumuş olanların da bildiği bu şey muhtemelen Tzimisce Antediluvian’ıdır. Pek tabii vücut gibi bir şeyden yoksun, hatta vücudundan arınmış, New York’un o ünlü kanalizasyonlarına yayılmış, ölü veya canlı olduğu bilinmeyen, insan üstü birleşik bir bilince sahip olan bir şey. Bunun ne olduğunu bilen yaratıklar muhtemelen bir veya iki tane çok eski ve haliyle güçlü vampir olabilir. Direk isimleri ve kişileri vermiyorum, kitabı alanlar okurken biraz heyecanlanmazsanız kendimi suçlu hissederim. Bu kısmın devamında bu şeyin ne olabileceği hakkında Tremere’lerin teorileri ve bir kaç tane yine bu vücutsuz oluşum ile ilgili macera fikri var. Bunları bir kaç tane daha macera fikri izliyor. İlki, daha önce bahsettiğim ölümlüleri kapsıyor. Tabii ki de bildik “ölümlü avcı – ölümsüz av” hikayesi gibi görünüyor ama vampir oyuncular için bir kaç tane ahlaki karışıklığa neden olabilecek bir hikaye. [Sistematik konuşmak gerekirse, insanlık (humanity) puanı kaybı ve bunun gibi şeyler.] Diğer maceralar ise sadece fikir olarak anlatılmış: Klasik Asiler Camarilla’ya karşı, Polonia ve Sabbat sürüleri ve bir kaç tane gotik romans fikri. Bence özellikle Antediluvian hikayelerini seven birisi için Tzimisce’nin varlığı bile güzel bir unsur. Ayrıca ilk bölümdeki, karakterlerin kendilerine isim yapabilmesi olayı bence kitaba çok iyi oturmuş. Telling the Tale “Ve bu hikayenin başlangıcı olmadığı gibi sonu da olmayacaktır.” -Clive Barker, Weaveworld Burası dördüncü bölüm ile birleştirilmiş olması gereken bir bölüm. Bunu daha önce de belirtmiştim ve bu bölümün sadece altı sayfadan ibaret olması da bunun bir göstergesi. Güzel ve mantıklı bir altı sayfa ama yine de altı sayfa! Bu bolum ST’lerin bir NY macerasını (özellikle uzun süren birini) nasıl düzenlemeleri gerektiği üzerinde duran bir bölüm. (Bir oyuncu grubu içindeki çekişmenin oyuna aktarılması, yeni karakter yaratımı gibi) Ama bölümün en çok üzerinde durduğu olay ise şu: “Karakterler, karakter kağıdındaki noktalardan çok daha fazlalardır.” Burada direk olarak rol yapmanın önemi üzerine basmış Achilli. Zaten Vampire: the Masquerade’in ana teması da “kişisel bir korku ve dehşet oyunudur” bildiğimiz gibi. Benim için buradaki en önemli laf “kişisel” lafıdır. “Dün gece yatağa insan olarak girmiştim, bu gece ise sokaklarda insan kani için avlanıyorum.” olayı, hiç bir kitabın açıklayamayacağı derecede üstün ve ahlaki açıdan delirtici bir durumdur. Savaş anları tabii ki her oyun gibi V:tM’nin de büyük bir parçasıdır, çünkü vampirler çekişmelerle dolu bir dünyada yaşamaktadırlar. Ancak V:tM oyunun bence en zor sahneleri sosyal interaksiyonun had safhada olduğu anlardır. Herkes “ben Kuvvet’imi bir arttırıp, önümdekine dalıyorum” diyebilir ama cidden çok az oyuncu rol yapma oyunlarındaki şahsi ve çevre ile olan ahlaki çekişmelerinin farkındadır. Mesela sadece Yol bile her şeyi değiştirebilir. İnsanlık Yolunu almış bir karakter için birisini soğuk kanlılıkla öldürmek (hatta kazara ölümüne sebebiyet vermek) çok zor bir tecrübe olurken, diğer bazı Yollar, vampirlerin kendilerinden güçsüzleri öldürürken duygu hissetmelerini bile günah olarak gösterir. Benim Karanlıklar Dünyam’daki New York Christof: V:tM Redemption oyununun esas karakteri Christof Romuald resmi olarak sadece bir WW Vampire kitabında yer alıyor, o da yine bir Justin Achilli kitabi olan Clanbook: Brujah Revised. Kitapta Christof’tan ölümsüz doğası ile iç hesaplaşmasını yapmış bir vampir olarak bahsediliyor. Tipik söylentisel WW tarzında, onun New York Prens’i veya Londra Baş Piskopos’u olduğu söyleniyor ama ikisi de mantıksız söylentiler. NY Prens’inin kim olduğu, en azından şu an için, biliyoruz ve Londra Prens’i ise Queen Anne. Oyunun üç adet sonu olduğu için (humanity skorunuza bağlı üç son) Christof’un ne olduğu tam olarak belli değil, ama benim New York’umda Christof ona en çok yakışacak yerde: Inconnu’ye üye olmuş bir Monitor. Vampirlerin iç savaşları Jyhad’ı arkasında bırakmış, sonsuz aşkı Anezka ile birleşmiş bir Brujah Monitor. Sabbat zamanında (benim WoD’umda 1996) New York’taki yaşlı bir Tzimisce’yi öldürüp Anezka’yı kurtardı ve aşkı Anezka ile halen New York’un kuzey bölgesi Upstate New York’ta saklanmaktalar. Daha sonra Inconnu onunla bağlantıya geçti ve Christof, onların düşünce şeklini beğendiği ve Cihad’da bir piyon olmamayı seçtiği için bu gizemli birliğe (eğer ki birbirinden bu kadar ayrı, çok güçlü ve eski olan bu yaratıklara bir birlik denebilirse) katıldı. Sabbat: En azından bir düzine Sabbat lazım bu koca şehre. Polonia çok iyi politik bir oyuncudur ve birkaç genç Camarilla vampirini Sabbat’a çevirmiş olma ihtimali yüksek. “Camarilla’nın sana vermeyi reddettiği şeyi sana burada verebilirim.” tipi bir söz, genç bir vampir için oldukça cezbedicidir. Büyücüler: Bu kadar devasa ve gelişmiş bir şehir bana sadece tek bir şeyi çağrıştırıyor: Teknokrasi. “Her şey düzenli, her şey kontrol altında.” Veya en azından onlar öyle sanıyorlar. Burunlarının ucundaki bir Vampir İç Savaşını göremediler ama biliyoruz ki Maskeli Balo çok iyi işleyen bir sistemdir (en azından kullanıldığı zamanlar). Sabbat zamanlarında bile Vampirler Maskeli Balo’nun Sabbat versiyonunu kullanarak, bu güçlü teknolojik büyücülerin gozlerinden uzakta kalmayı başarabildi. Sonuç olarak hiç bir vampir, güneş ışınlarını kullanabilen bir silahla karşılaşmak istemez. Bunun dışında (ki bunların hepsi yakında bir Büyücü: Yükseliş yazısında kafanızda daha iyi şekillenecektir) New York gibi gotik alt kültürüne hala ev sahipliği yapan bir metropolde bir kaç tane Hollow One veya Orphan olma ihtimali yüksek. Ama Teknokrasi’nin her yeri gören gözlerinden uzak durmak için sadece müziklerini dinleyip, gotik klüplerinden fazla çıkmamaktadırlar. Onlar için de en iyisi bu, sonuç olarak kim bilebilir gecenin nasıl şeyler sakladığını? Kurtadamlar: Van Cortlandt Park (Kuzey Bronx), ünlü Central Park ve Staten Island. Vampirler genelde buraları fazla ziyaret etmezler. Bazı şeyler vardır ki, kan emen, gözleri ile emredebilen ve bir şarjör Uzi kurşunu yiyip hala gülümseyebilen vampirler bile onlardan korkarlar. Lupines. Kurtlar. Zamanın başında beri vampirlerin baş düşmanları, ve binlerce yıl sonra hala aynı ilkel güdülerle onları avlamayı seven, üç metrelik savaş makineleri. Bu bölgeler, benim NY’umda Kurtadam hükmü altında. Şehirdeki üstün kabile tabii ki Glass Walker’lar fakat büyük bir şehrin pisliği ve yitikliği içinde rahatlıkla barınabilen Bone Gnawers’da şehirde yok değiller. Ayrıca Staten Island’a da bir kaç tane daha kurt adam koyulabilir. Yine de NY gibi devasa bir şehirde kurtadamların sayısının çok olması, hatta az olması bile beklenemez. Zaten o az olan kurtadamlar bile Vampirleri şehrin bazı yerlerinden uzakta tutmaya yetiyor, ama yinede böyle büyük bir şehir sadece çaresiz ve delirmiş kurtadamlara ev olabilir. Avcılar: Şu aralardaki şahsi favorim, Avcılar. Zavallı insancıklar bir anda etraftaki canavarları, kıl dolu devler olsun, yürüyen ve konuşabilen cesetler olsun, her türlü insanüstü, bu dünyada olmaması gereken yaratımları görebiliyorlar. Hunter: The Reckoning adlı oyunun kahramanları bu insanlar, bir amaç, bir intikam ve bazen de bir yardım içgüdüsü ile gecenin ve karanlığın canavarları ile yüzleşmeye kalkışıyorlar. Güçlerinin nereden geldiği bir sır ama kesin olan bir şey var onların kafasında: Bu yaratıklar ya yok edilmeli yada kurtarılmalılar. New York, avcılar için cennet sayılmaz (nede olsa bir Camarilla şehri ve Maskeli Balo’nun borusu ötüyor) ama yinede böyle büyük bir şehirde bence en azından yarım düzine avcı olabilir. Kitapta zaten bir kesin, iki tanede potansiyel avcıya yer verilmiş (her ne kadar birisi tekerlekli sandalyeye mahkum bir felçli olsa bile. Avlanmak demek sadece pompalı tüfeği alıp bir vampirin ağzına tıkmak değildir pek tabii ki). Özellikle intikam duygusu ile hareket eden avcıların çoğunlukta olması daha muhtemel gibi. Nede olsa vampirlerin kurbanları arkalarında ağlayan sevgililer ve oğullar bırakıyorlar… Diğerleri: Hayaletler, Değişkenler, hatta Mumyalar ve daha bile özel, daha gizemli yaratıklara ev sahipliği yapabilir NY. Sonuç olarak bu şehirde rahatlıkla okültle kafayı bozmuş hatta ve hatta alt boyutlardan bir şeyler çağırabilmiş deli birisi bile olabilir. Veya her zamanki favorim: İnsanlar. Her türlü kötülüğün kaynağı insanlardır. Tecavüzcüler, gaspçılar ve katiller…Her şeyin her türlüsü insanlar arasında bulunabilir. Bazen, insanlar o derece bozulmuş ve basitçe kötü olabilirler ki bir vampir bile onları anlamakta zorluk çekebilir. “Ama kim takar onları anlamayı, onlar sadece av.” mantığı da vampirler arasından özellikle Sabbat’ta yaygın bir mantıktır. Yine de bir insanin yapabilecekleri en yaşlı vampiri bile şaşırtabilir. Son Söz: -Almaya değer bir kitap. 18$ olmasından dolayı ve Türkiye’de bulma ihtimaliniz sıfıra yakın olduğu için, netten hatta amazon.com’dan bulmanızı öneririm. Bayram harçlığı, doğum günü parası veya bir şekilde edinilmiş biraz para ile bir Vampire kitabi almak istiyorsanız, ve de bir şehir kitabı almak ilginizi çekerse, öneririm. -Justin Achilli, daha önce Brujah Klan kitabında da yaptığı gibi, hem iyi bir is çıkardı hem de birçok tartışmalara neden olan bir iş çıkardı. Daha önce Brujah klan kitabi için “Muhteşem, Brujah’ı basit deri ceketli punk olmaktan çıkardı” yorumları ile “Yine hala ayni, basit, tek yönlü, stereotipik Brujah bunlar.” yorumları eşit sayıda idi. Ve ben de ikinci yorumu yapan tarafta idim, ta ki bu kitabi yazan insani roleplay yaparken görene kadar. O zaman anlamıştım Brujah’nın ne olduğunu ve nasıl bir şekilde düşündüklerini. Fakat New York By Night hiç bir tartışmaya yer vermeyecek kadar iyi bir kitap. -Kitap direk oyuna hazır değil. Daha çok, şehrin iskeletini anlatan bir kitap ve oyuna hazır olması için ST’nin biraz çalışması gerekiyor. Az sayıda NPC var ve bence biraz daha detaylı bir kitap olabilirdi. Ama yinede çok sağlam bir kitap. Hem içerik hem de görsel açıdan diğer kitapların üstünde. -Bu kadar met ediyorum ama alacağınız şey bir şaheser de değil. Aman bir Veil of Night beklemeyin. -Aklıma gelmişken biraz kitap tavsiye edeyim: Clanbooklardan Malkavian, Assamite (kesinlikle!) Salubri (Dark Ages) ve Tremere şahsi favorilerim. Constantinople (Dark Ages), Montreal, Chicago, Jerusalem (Dark Ages) ise By Night serisi favorilerim. Onun dışında Guide to Camarilla ve Sabbat’ta onlara verilen paraya değerler. Dark Ages antolojisi Dark Tyrants, Hunter antolojisi Inherit the Earth ise tavsiye edilesi kısa hikaye romanları. -Biliyorum yazı biraz fazla uzadı, ama basit bir kitap yorumu yapmaktan öteye gitmek istemiştim, ama illaki de bir not istiyorsanız, 10 üzerinden 8.75 veriyorum diyebilirim. Neden böyle bir not verdiğimi sormayın işte, 5 senedir durmadan DM olunca böyle garip oluyor insan. -Bir dahaki sefere kadar, hoşçakalın ve bağnazlara kulak asmayın. Bırakın köpekler havlasın, biz kurtlar çıkalım uluyalım asaletimizi aya karşı. Teknokrasi: (Technocracy) Teknolojiyi büyü ile birleştirebilmiş Büyücü grubu. Amaçları, klasik Büyücüleri ve doğaüstü ve doğadışı olan yaratıkları yoketmek olarak kısa ve basitçe özetlenebilir. Kara El: (Black Hand) Sabbat’ın kendine yakıştırdığı isim. Cihad: (Jyhad) Vampirler arasında yaratımdan beri perdeler arkasinda olan çekişmenin ve sürtüşmenin bir diğer adı. Ağır hasar: (Aggravated [aggro] damage) Sistematik olarak konuşmak gerekirse en bela zarar çeşidi. Acıtır ve kurtulması zordur. Mesela güneş ışığı ve ateş… Gözlemci: (Monitor) Inconnu vampirlerinden, bir şehri gözlemleyen ve kendini ile Inconnu’yu gizli tutan, şehrin vampirlerinin işine karışmayan, genelde çok güçlü ve eski vampire verilen ad. Güç oyuncusu: (Power Player) Sistematik olarak: Stat’ları çok yüksek olan, yaşça ve güçce önemli karakter. Rol olarak: Bir şehir/bölge veya Dünya’yı etkileyebilecek güce sahip vampir. İnsanlık yolu: (Path of Humanity) Standart V:tM Camarilla ve/veya yeni oyuncu yolu. Kan çizgisi: (Bloodline) Antediluvian’ı olmayan, tarihte bir şekilde kendi disiplin ve zayıflığını belirlemiş olan vampir “ailesi.” Samedi, Daughters of Cacophony, Serpents of Light vs vs vs. Bir çeşit küçük Klan denilebilir. Bir sonraki yazıda detayları ile inceleyecegiz. Yol: Vampire oyunlarında, karakterin izlediği ahlak ve mantık seçimi/yolu. Path of Paradox, Path of Humanity, Path of Power and Inner Voice… Fildişi Kule: (Ivory Tower) Camarilla’nın kendine yakıştırdığı isim. Antediluvian: Caine’in torunları, Klan yaratıcıları. 3. Kuşak Vampirler.   Yazan: Onur “Scorpion Shard” Karaağaçlı

Devamını Oku »

Vampire: İzmir by Night (Bölüm 4)

  İZMİR GECELERİ Kısım 4: Güller Kan İle Islansın Hiçbir şey uzağımızda değil. ~~~ ‘O’nun bir anda gölgelerin içersinde yer değiştirdiğini görüyorsun, ~~~ Esen meltemle beraber fısıldadığını duyuyorsun, ~~~ Her kâbusunda üzerindeki korkunç etkisini hissediyorsun. ~~~ Dünya ne kadar bize aitmiş gibi dursa da ~~~ Aslında uğursuz bir soy yaşıyor üzerinde, ~~~ Unutulmuş korkular aldatıcı suretleriyle bu uğursuz soyun üzerini örtüyor ~~~ Ve saklı olan her gerçek altında derin bir gizem besliyor. ~~~ Gölgeler şimdi seni çağırıyor. ~~~ Onlara cevap vermeyecek misin?  Brujah Erdinç, Tremere Cem ve Nosferatu Tevfik, Çilek’in köşkünün arka kısmında iki polisi etkisiz hale getirmişlerdi. Cem’in görünüşü itibariyle -burma bıyıklar, topsakal, uzun saçlar…- kendisini polis memuru olarak tanıtması abes kaçardı.  Bunun için Tevfik’in verdiği bir sivil polis kimliği ile yetindi. Erdinç ile Tevfik ise ara sokaklardan birine götürdükleri iki polisin giysilerini giyerek silahlarını ve kimliklerini aldılar. Baygın polisler ise yıkıntı halinde bir evin bodrumuna atılmıştı. Arasokakta polislerin kıyafetlerini giyinirken Tevfik ayrıca  vampirik özelliği sayesinde giysilerini aldığı polisin yüzünü adeta okuyarak o yüzü kendi yüzü ile benzeştirmişti. Bu doğaüstü güç sayesinde vampir; yüzünü görünmek istediği herhangi birinin yüzüne benzetirdi. Bu transformatik bir etki değil, aksine zihinsel etki yaratan bir durumdur. Öyle ki; vampiri görenler, onun gerçek yüzünü inkâr ederler ve vampirin yüzünü, zihinlerinde görmek istedikleri biçimi ile kabullenirlerdi. Bu biçimsel inkâr durumu, tıpta çeşitli hastalıklara tekabül ediyor olsa da vampirler bu efsanevi güçlerini ‘Binlerce Yüzün Maskesi’ olarak isimlendirmişlerdi.  ************************ Tevfik,  Erdinç ve Cem hızla köşkün kırılan kapısına doğru ilerlemekteydiler. Bu esnada etraftakilere de fazla yaklaşmıyorlardı. Fazla şüphe uyandırmamalıydı. Ta ki… Ta ki köşke on adımdan daha az mesafe kalmışken ileriden bir alman kurdu eğitmeninin elinden kurtulup onlara doğru hırlayarak koşana dek! Köpek hırıldayarak onlara yaklaşmaktaydı ki bu birdenbire Brujah Erdinç’in kenara fırlamasına, sebep olmuştu. Ölümlü olduğu zamanlardan bu yana Erdinç’in köpeklere karşı müthiş bir korkusu ve içgüdüsel atağı vardı. Vampirsi içgüdüleri ona önce buradan hızla kaçıp kurtulmasını söylese de sonradan Erdinç bu düşünceye haklim olmayı başardı. Bir anda irileşmiş köpek dişlerini etrafındakilerin gözlerinden gizlemeyi ise son anda elini yüzüne götürerek başarabilmişti. “Sakin ol yavrum. Sakin ol güzelim. Otur bakalım” Sözleri söyleyen alman kurdunun eğitmeni değil Tevfik’ti. Nosferatu’ların sahip oldukları vampir doğası onları hayvanlara karşı hissiyata ve empatiye yönlendirmişti. Şimdi ise alman kurdu hırıldamayı bırakmış, gözlerini Tevfik’in gözlerinden ayırmaksızın onu izlemekteydi. Tevfik ise boğazından kısa kısa köpek inlemesine benzer sesler çıkarmaktaydı. Bunu hayvan ile daha rahat anlaşması için yapıyordu. Etrafındakilerin şüphelenmemsi için ince bir sırıtışı da yüzünden eksik etmemişti. Sonra eğitmen koşarak alman kurdunun yanına geldi, onun kalın ipini tekrar tutarak oradan uzaklaştı. “Pardon beyler, kusura bakmayın…” Sonra kapıya gelen üçlü kapıda bekleyen polisleri gördüler. Onlar yaklaşırken yeni yeni kendisine gelebilen Erdinç, Cem ile Tevfik’e ‘bana bırakın’ anlamında hafif bir işaret çaktı. Sonra polislere doğru biraz daha hızlı ilerlemeye başladı. “Beyler, ben Konak merkez karakolundan Ahmet Saran. Arkadaşlarımda bizim karakoldanlar. Şükrü Bilgin ve Necat Vuran. Elimizde Çilek Karahan hakkında birtakım bilgiler mevcut ve köşkte olan biteni araştırmak amacıyla içeri girmemiz gerekiyor. Köşke bizden önce girenlerle beraber çalışacağız.” Erdinç bunları söylerken sıradan konuşma tavrından oldukça uzak gibiydi. Kişiliği, duruşu ve hatta sözlerindeki etkileyicilik adeta güçlenmişti. Üzerinde polis kıyafeti bulunmayan Cem elini bıyıklarında gezdirirken bunu fark etmişti. Erdinç doğaüstü etkileme gücünü kullanıyor olabilirdi. “Pekala, buyurun beyler. İçeride iki araştırma grubu daha var. Eldiven takmayı unutmayın içeride.” “Tamam, sağolasın.” diyen Erdinç, arkada bekleyen Cem ile Tevfik’e içeri doğru bir baş işareti yaptıktan sonra polislerin arasından içeri doğru geçip gitti. ************************ Üçlü, ön kapıdan hızla içeri girdiği sırada, köşkün etrafını tutan polisler, aniden yere devrilmiş meslektaşlarına doğru koşmuşlardı. Çağlar sırtüstü yatmış yumruk yaptığı elleriyle yeri döverken polisler o tarafa ulaşmış ve yerde hareketsiz ve baygın yatan polisleri ayıltmaya uğraşıyorlardı. Bu esnada iki poliste Çağlar’ın yanına yaklaşmaktaydı. O tarafa doğru hızla yaklaşırlarken aralarında konuşmaktaydılar. “Kaldıralım şunu yerden Mustafa. Hadi!” dedi ilki. “Dur Mansur abi ne yapıyosun? Adama baksana. Tutup kaldıramazsınki şimdi bunu yerden, deli gücü var adamda sanki, nasıl dövünüp duruyor görmüyor musun? Şu haliyle ikimizi de savurur öteye alimallah.” Mansur Güral, Mustafa Şen’den yaşça büyük sayılırdı. Otuzlarında bir adamdı, Mustafa ise henüz yirmilerinin ortalarındaydı. İkili Çağlar’a doğru ilerlerken Ardından Mansur Güral silahını çekti, yerde kahkahalar atan Çağlar’a doğrulttu. Çatık kaşları ile ona bakıyordu. Yüzünü karartmıştı… “Kalk lan ayağa zibidi herif! Kalk!” dedi yüksek bir sesle. Silah dosdoğru Çağlar’a bakıyordu. Çağlar başındaki polisi görünce gülmesini biraz azalttı. Ama yine de gülüyordu. Malkavian yavaşça yerden doğruldu. Çömerek onları izlemeye koyuldu, ellerini karnında birleştirmişti. “Kalk dedim sana! Dalga mı geçiyorsun lan bizimle!” Çağlar iki polise birden bakmaktaydı, ayağa kalkmıştı şimdi. “Buyurun, ne vardı?” dedi gayet sakin bir ses tonuyla. Demin yerde abartılı hareketler yaparak kahkahalar atan birinden hiç beklenmeyecek bir ses tonuna sahipti şimdi. “Bizimle merkeze geliyorsun genç. Ellerini uzat bakalım” Polis memuru sözlerini söylerken bir taraftanda elindeki silahı kullanarak Çağlar’ın ellerini uzatması için kendi önüne doğru işaret yapıyordu. Çağlar üstünü başını silkeledi. İki elini öne uzatmışken geride bekleyen polise, Mustafa’ya odaklandı. Bu odaklanmayla beraber Mustafa’nın zihni ile kendi zihni arasında bir bağlantı kurmuştu Çağlar. Polise odaklandığında açık yeşil gözleri adeta onu içine hapsetmişti. Çağlar polisi izlerken başını hafifçe sağa kaydırmaya başladı Ve senkronize olarak polisin başı da sola doğru kayıverdi! Çağlar bakışlarıyla adeta polisin zihnini avuçları içine almıştı. Deliliğin yapışkan ağına polisi saran Malkavian örümcek misali, polisin zihnine alışılagelmişin ötesinde düşünceleri deliliğin ağlarıyla dolamaya başladı.  ‘Şu köşkün duvarında yazanlara baksana. Neden orada yazanları okumuyorsunuz? Orada bir şeyler yazıyor dostum. Hatta seninle oldukça alakalı şeyler yazıyor dikkat edecek olursan. Neden gidip oraya bir bakmıyorsun? Orada yazan şeyler tanıdık biri tarafından senin için yazılmış olamaz mı?’ Mustafa birkaç gündür evinde ailesiyle sorunlar yaşayan birisiydi. Karısı ile arası birkaç gereksiz mevzu yüzünden bozulmuştu. Bir süredir konuşmuyorlar, hatta birbirlerinin yüzüne bile bakmıyorlardı. Birkaç gündür biraz depresif olduğu göze çarpmaktaydı zaten. Malkavian Çağlar Mustafa’nın zihnine girerek bunu görmüştü. Ve şimdi bununla oynuyordu. Mustafa için her şey bir anlıktı sanki. Çağlar’ın bakışları kendi bakışları ile çakışmıştı, sadece birkaç saniyeliğine. Sonra zihnine farklı, çok farklı düşünceler girivermişti. Polis memuru elini önce alnına götürdü. Dudaklarını sıkarak eliyle gözkapaklarını oğuşturdu. Ardından bakışlarını köşkün duvarına çevirdi. Evet, orada bir yazı vardı. Kimsenin değil ama Mustafa’nın gözünde görülebilen bir yazı. Bir çeşit halüsinasyon sanki; ‘Mustafa, bırak artık peşimi! Bırak da kurtulayım senden! Seninle mutlu değilim, anlamıyor musun! Duygu’ Mustafa yazıyı görünce adeta şoke olmuştu. Donakaldı ve aslında hiçbir yazının yazmadığı duvarı incelemeye başladı. Uzunca bir süre bu böyle devam etti. Bu esnada Çağlar diğer polis ile konuşmaya başlamıştı. “Polis kardeş, tamam beni tutuklayın. Ama ben suçlu değilim bunu da bilin. Size gerekli açıklamayı merkezde zaten yaparım. Benim için fark etmez.” Sonra yeni görüyormuş gibi başını arkada duvara odaklanmış polise çevirdi. “Birader. Elindeki silahı yerine sokta, bak şu polis arkadaşın durumu pek iyi değil gibi. Öylece mal mal duvara bakıyor.” Polis memuru Mustafa Şen’in aklında şimdi inanılmaz anlam karmaşaları vardı. Düşüncelerini bir türlü sabitleyemiyordu. Zihnindeki kaosa dur diyemiyordu. Saplantıları bir bir harekete geçiyordu adeta. Onun bilinçaltının derinlerinde yatan saplantılı fikirlerinin hepsi bir bir su yüzüne çıkıyordu. Bununla birlikte duvarın üzerindeki yazılarda bir bir artmaya başladı… ‘Seni sevmiyorum Mustafa! Duygu.’ ‘Seninle yıllarca birlikte olmakla hayatımın hatasını yaptım Necla’ ‘Seni aldattım Mustafa. Hem de defalarca! Çocuğumuz Serdar… O senden değildi! ’ Polis memuru, duvarın üzerinde eşi Duygu’nın yazdığı yazıları görüyordu. Bu yazılar tüm duvarı kaplıyordu neredeyse! “Hayır. Olamaz. Bunu bana yapamazsın Duygu!” Mansur, Çağlar’ı bırakarak Mustafa’nın yanına gitti. Bir Mustafa’ya birde Mustafa’nın faltaşı gibi açılmış gözleriyle bir uçtan bir uca izlediği duvara bakmaktaydı. “Mustafa neler oluyor oğlum. Kendinde misin? Nereye bakıyosun öyle?” dedi Mansur. “Abi. Bunu bana nasıl yapar! Anlamıyorum. Bu yazılarda ne böyle?” diyebildi zorlukla Mustafa. Sesi kırılgan bir tonda çıkmıştı. Mansur’un cevabı ise basit ve netti. “Ne diyorsun Mustafa. Ne yazısı. Duvara bakıyorsun. Duvarda da hiçbir şey yazmıyor.” Mustafa artan yazılara bakmayı reddediyordu artık. Boğazında bir şey düğümlenmişte konuşamıyordu sanki. “Nasıl yazmaz abi, görmüyor musun? Neler neler yazmış Duygu benim hakkımda!” diyebildi ancak. “Ne Duygu’su. Saçmalama allahını seversen Mustafa. Birde seninle uğraşmayalı gözünü seveyim.” Mansur bu durumdan sıkılmaya ve Mustafa’ya sinirlenmeye başlamıştı. Tüm bu işlerinin arasında birde eşiyle ilişkisinde sorunlar yaşayan Mustafa ile uğraşmak… Hemde gece vakti. Bu hiç oluruna gelmiyordu. Mustafa’nın sesi ise birden incelmişti. Dudakları titriyor, gözlerinden yaşlar akıyordu. Bu tip durumlarda fazla hassas biri olduğu kabul edilmeliydi. “Abi. Olamaz abi. Duygu bunu bana yapmamalıydı. Benim gibi adama yapılır mı bunlar abi? Düşündüklerimin hepsi doğruymuş işte!” “Mustafa bana baksana sen!…” Mansur tam bunu söyleyip Mustafa’yı kendine çekmişti ki, Mustafa’nın yere bakan gözleri ona döndü. Mansur’un silahına… Mansur onu kendisine çevirmişti ki Mustafa ani bir hareketle silahı Mansur’un elinden kaptı. Kolunu ondan kurtararak birkaç adım geri attı. Tek eliyle yaklaşmaması için Mansur’a işaret yaparken diğer elinde tuttuğu silahı şakağına dayayan Mustafa hırsla soluyarak, delice haykırmaya başladı. “Ben bu utançla yaşayamam abi. Benim gibi adama bunu yapmayacaktın Duygu!” Son sözünü söyler söylemez Mustafa şakağına dayadığı silahın tetiğini çekti! Bir anda bütün sokak kurusıkı kurşunun çıkardığı güçlü ses ile inledi. Mustafa’nın bedeni yere devrildi. Suratı adeta paramparça olmuştu. Kaldırımın üzeri bir anda kan gölüne döndü! “Kabul etmeliyim ki biraz fazla saplantılıydı.” dedi Çağlar. Yerden deri ceketini aldı, eliyle tek omzuna astı. Polisler bu beklenmedik olay ile kendilerini yeni bir kargaşa ortamının içinde bulmuşlardı. Çağlar ise kargaşadan faydalanarak sokaktan uzaklaştı ve gitti… Arkasından bakan bile olmadı… ************************ Köşk adeta bir saray yavrusuydu. İçerisi inanılmaz bir entelektüel zevk ile döşenmiş, her bir eşya, her bir tablo adeta birbirleri ile uyum içerisinde bulundukları yerlere yerleştirilmişti. Erdinç ve Cem daha önce köşkün içine girmişlerdi. Tevfik ise ilk kez giriyordu ve açıkçası burası pek hoşuna gitmemişti. Leş ve rutubet kokan lağımlar onun için daha idealdi. Böylesi bir yer onun içini ferahlatmaz aksine, onu kurutur yok ederdi. Tevfik hoşnutsuzluğunu belli etmek için devamlı burnundan ve boğazından hoş olmayan sesler çıkartmaktaydı. Erdinç kısık bakışlarla bir süre Tevfik’i izledikten sonra yapmakta olduğu şeyi bırakması için bir işaret yaptı. “Önce bi kamera görüntülerinin saklandığı bölüme gidelim. Bakalım oradan ne tip bilgiler elde edilmiş. Sonra da Çilek’in kaçırılışına dair başka bir iz varmı yokmu ona bakarız. Peşimize düşen bu adamlar tam olarak kimdirler neyin nesidirler açıkçası çok merak ediyorum.” Sonra köşkün ana holünden spiraller çizen merdivenlerden ikinci katın asmalı bölümüne geçti grup. Etrafta geniş sütunlar ve bir sürü giriş göze çarpıyordu. Mermer zemin üzerine kırmızı mavi halılar sıra sıra serilmiş, hollere girişte bu halıların üzerine yine geniş ve doğu usulü görünüşüyle oldukça detaylı işlenmiş kalın halılar gözükmekteydi. Üçlü öncelikle kamera kontrol odasına girdiler. Burada bir adet polis görevliydi ve görüntü arşivlerinin başında bekliyordu. Görevli polis görüntü kayıtlarını incelemeleri için gruba verdi, kendisi odadan bir süreliğine ayrıldı. Görüntü kayıtlarını izleyen grup Range Rover marka cipin ön kapıyı parçalayarak içeri girdiğini gördüler. Sonra parçalanan kapıdan üç beş kişi içeri girmişler ve cipten çıkanlarla birlikte önkapıya ilerlemişlerdi. Kapıyı önce kırmayı deneyen grup bunu beceremeyince kapının önüne bir patlayıcı yerleştirmiş ve bununla kapıyı açmıştı. Bu esnada köşkten dışarı köpekler salınmış bu köpeklerde birer birer öldürülmüştü. Ön holü gözetleyen kamera köşke giren grup içeri girerken Çilek’in korumaları ile bir çatışmaya girmiş olduklarını görüntülemişti. Çilek’in korumalarını da alt etmeyi başaran grup köşkün içersine dağılmışlar ve Toreador’u aramaya koyulmuşlardı. Bir süre sonra Çilek köşkün arka kısmından üstü başı kan revan içersinde parçalanmış giysilerle yaralı ve hareketsiz olarak çıkarılıyordu. Dikkati çeken birkaç nokta vardı. Bunlardan biri köşke giren grubun M4A1 cinsi tüfeklerle içeriye girmiş olması, oldukça taktikli bir baskın düzenlemiş olmalarıydı. Bir başka nokta ise grubun kendilerine dair neredeyse hiçbir iz bırakmamış olmasıydı. Yine de görüntü baskın yapan gruba yaklaştırıldığında birkaçının üzerinde şu mistik kara el dövmesi göze çarpıyordu. Polisler bu dövmeyi yurtdışı kaynaklı olabilecek bir örgütün sembolü olarak belgelere geçirmişti. Çilek’in yakalandığı odada ise Çilek önce onlara karşı garip bir nesne kullanmayı denemiş, bunu başaramayınca da camdan atlayarak kaçmayı denemiş fakat önce çapraz ateşe alınmış, daha sonra da onunla beraber arka bahçeye atlayan üç kişi tarafından yakalanmıştı. Son ve önemli bir noktada, baskın düzenleyen grup Çilek’in kişiler eşyalarının da yağmalandığıydı. Bu da gösteriyordu ki hedef sadece Çilek değildi. Nitekim eşyalar içersinden bir kısmı ele geçirilmişti. Bunlar arasında en ilgi çekeni ise bir hükümdar asasıydı. Eski kraliyet soylularının hükümdarlıklarını simgelediği tipten, uzunluğu bir metreyi geçen asalara benzeyen gümüş bir asaydı bu. Yanı sıra pek çok kolye, değerli eşya ve kaynak ele geçiren baskıncılar bunları da yanlarına almışlardı. Sivil Polislerden birisi ile konuşan Cem adamların kim oldukları hakkında bir bilgiye sahip olmadıklarını fakat yurtdışı kaynaklı olabileceklerini, kimliklerini araştırdıklarını söyledi.  Grup bu bilgiler ışığında köşkten ayrılırken dışarıdaki kargaşada dikkatlerini çekmemiş değildi. Bir polis memurunun, silahla kafasını patlatarak kendisini vurduğu haberi kulaktan kulağa yayılırken polis memurunun öldüğü bölge şeritlerle çevrelenmişti. Grup köşkten sessizce ayrılırken köşke gelen ambulans cesedi götürüyordu. Erdinç, Cem ve Tevfik köşkten iyice uzaklaştıktan sonra bir inşaata girerek üstlerini değiştirdiler, giysileri ve kimlikleri inşaatta yakarken silahları inşaat kenarına açılmış bir kuyunun içersine attılar. Erdinç tekrar Cenk İşler’e ulaşmayı denediyse de tekrar başaramadı. Gece onlar için bitmiş sayılırdı. Tevfik’in önerisiyle üçlü lağımlara girdiler. Dar, dolambaçlı lağımda Tevfik’in sığınak bölgesine gittiler. Burada bir süre durumu kendi aralarında tartışan üçlü bir çıkış noktası aradılarsa da bulamadılar. Üçlü için gerçektende sıkı ve endişe dolu bir gece olmuştu. Neyse ki hala hayattaydılar. Gün doğumuna yakın bir saatte üç vampir gece olanları unutarak derin uykularına daldılar. Tüm olayların merkezindelermiş gibi görünseler de aslında neredeyse hiçbir şeyden haberleri yoktu. Çünkü üçlü, uykularına gömüldüğü saatlerde Camarilla, Sabbat baskınına uğramıştı ve İzmir’deki Camarilla sığınakları, başta İzmir Elizyum’u -Ege’nin bilinen en büyük vampir sığınağı- olmak üzere saldırı altındaydı.  ************************ Kenan Yılmaz silahını Çilek’in kafasına dayamıştı. Ondan konuşmasını bekliyordu. Sonra kulağına birtakım seslerin geldiğini fark etti. Boştaki elini tek kulağına götürdü, minik kulaklıktan kendisine gelen sesleri dinlemeye başladı. —–ooo—– “Kenan Bey, Camarilla hakkında öğrenmemiz gerekenleri öğrendik. Çilek Karahan’ı serbest bırakabilirsiniz.” “Peki efendim, siz nasıl isterseniz” —–ooo—– Kenan Bey ağzının hemen yanındaki minik mikrofona konuştuktan sonra başını yana yatırarak Çilek’e baktı. Yüzü gözü morarmış Toreador’u acınası bir tavırla izlemeye başladı. “Çok yazık! Konuşmayı reddediyorsunuz demek, Çilek Hanım, o halde yok oluşunuzu kabulleniyorsunuz demektir!” Alnına doğrultulmuş silahı izliyordu Çilek. Yine de ağzından Camarilla’ya dair tek bir laf çıkmamıştı. Kenan Yılmaz neredeyse yarım saattir sorgulamaya devam ediyordu fakat Çilek’in ağzından sadece şiirler ve şarkı sözleri çıkmıştı. Bunu özellikle yapıyordu, kendi direnci kırılmadan evvel Kenan’ın direncin kırmalıydı. Çünkü öfke bir barut gibidir ve kişinin içinde tuttuğu tüm yırtıcı güçleri harekete geçirir. Ve Çilek emindi ki Kenan Yılmaz içten içe onu öldürmek, yok etmek istiyordu. Ve Çilek’te Kenan’ın bu ar damarına basmaktaydı. Geçen yarım saat içersinde bunu pek çok sefer yapmıştı. Ve şimdi silah alnındaydı. Ardından Kenan Bey şöyle söyledi; “Bana; siz yok olduktan sonra bu dünyada, geride bıraktıklarınıza neler olup bittiğinin ne önemi olduğunu açıklar mısınız Çilek Hanım?” Çilek şu anda yok oluşunu kendisi için sorun olarak görmüyordu. Kendisini yakalayan bu adamların kim olduklarını da bilmiyordu ama Kenan’ın kendisine birkaç kez önerdiği ‘kurtuluş’ sözünde de herhangi bir samimiyet göremiyordu. Bu soruya da Çilek’ten cevap gelmedi. Kenan Bey açıkçası bu durumdan oldukça huzursuzlanmıştı. Boynunu hafifçe kütleten Kenan Yılmaz, adeta avucunun içersinde tuttuğu bu kadının nasıl kendisiyle dalga geçiyor olduğunu düşünmekteydi. Bu gerçekten sinir bozucuydu. “Pekâlâ, hala konuşmamakta diretiyorsunuz demek. O halde bana başka seçenek bırakmıyorsunuz…” Kenan Yılmaz silah Çilek’in alnına dayadı. Bu esnada Çilek ağzını açtı, kanayan dudaklarından dışarı şu sözler fısıltı halinde çıktı. “Atışını bekliyorum, devam et… Devam et ki, Güller kan ile ıslansın.” Dar hücrede silahın sesi defalarca yankı yaptı. Kenan Bey silahının tüm kurşunlarını Çilek Karahan’ın yüzüne boşaltmıştı. O her ateş ettiğinde Çilek’in suratında ayrı bir oyuk açılıyordu. Toreador’un kafası geriye yatmıştı ve kurşunlar suratına her girişinde başı ileri geri savruluyordu. Hücrenin içersindeki müthiş yankı bittiğinde Kenan Yılmaz boynundaki mikrofona dokundu, hücrenin kapılarının açılmasını istediğini söyledi. Birkaç dakika sonra hücrenin kapıları açıldı, içeri elleri çantalar ve malzemelerle dolu iki kişi girdi. Kenan Yılmaz kapıdan dışarı çıkarken, iki kişi torpora girerek hareketsizleşmiş Çilek’in yanına geldiler. Birisi çantasını açıp, ince, sonda benzeri birkaç metal çubuk ve elektronik gereçler çıkardı. Diğeri de çantasından çeşitli boylarda neşterler ve medikal gereçler çıkarmıştı.  Sonra operasyon başladı…   Yazan: Hakan “Eldarin” Arslan

Devamını Oku »

Vampire: İzmir by Night (Bölüm 3)

  İZMİR GECELERİ Kısım 3: Karanlık Ve Sessizlik  Onlar öyle bir zamanda gelecekler ki ~~~ Gizli olan her şey işte o zaman ortaya çıkacak ~~~ Kapkara gölgeler yükselecek ve onlar ~~~ Bir zamanlar kendilerine ait ne varsa geri isteyecekler ~~~ Ve fırtınanın dışında, kapkara bir kıyamet kopacak ~~~ Duyduğu sonsuz öfke ile onu izleyen her şeyi yok edecek ~~~ Onlar öyle bir zamanda gelecekler ki… ************************ Karşıyaka, Çiğli’nin geri taraflarında, 2. Ana Jet Uçuş Komutanlığının beş kilometre kadar ilerisinde bulunan oldukça geniş alan üzerine kurulmuş Elizyumun dış cephesi koyu toprak rengine boyalıydı ve gece olduğunda kapkara, mistik bir siluete bürünüyordu. İzmir’in eski konaklarına benzer bir mimariye sahip olan Elizyum’un ön kısmında sıra sıra balkonlar ve sütunlar göze çarpmaktaydı. Konağın köşelerinde adeta birer gözcü kulesi gibi köşeden dışarı çıkmış uzun ve bitişik ek yapılar vardı. Aynı şekilde konağın göbeğindeki geniş girişte dışarı doğru bombeliydi ve içeri giriş esnasında sağlı sollu sütunlar girişi çevrelemişti. O sütunların ardında dört kat boyunca sıra sıra camlar vardı fakat sadece ve sadece aşırı dikkatli gözler oralarda camların olduğunu görebilirdi, çünkü camlar içeriye neredeyse hiç ışık almıyor, dışarıya da içeriden hiçbir görüntü sunmuyordu. Kurşungeçirmez kapkara camlar Elizyum’un dört bir yanını sarmaktaydı. Camarilla’nın bu muhteşem üssünün oldukça korunaklı olduğu söylenirdi. Olağanüstü bir durum meydana geldiğinde burası bir sığınak olarak kullanılabileceği gibi normal zamanlarda da pek çok vampiri de içinde barındırıyordu. Prens ve konsülü de dahil olmak üzere İzmir’deki vampir toplumunun en ciddi konumlara sahip şahsiyetleri burada kalmaktaydı ve buradan doğru da bakıldığında burası güvenli olmak zorundaydı. Burası tıpkı Grek mitolojilerinde de bahsedildiği gibi, ölülerin huzur içersinde barınabilecekleri yer olan ‘Elizyum’du. Nitekim bu gece onlar için diğer gecelerde olduğundan biraz daha endişe uyandırıcı gözüküyordu. Elizyum’un etrafında zırhlı ve silahlı kimseler bekliyor, gece karanlığında pür dikkat etrafı gözlüyorlardı. Elizyum’un çevresinde belli aralıklarla Range Rover marka cipler yerleştirilmişti ve bu ciplerin içersinde ve dışarısında bekleyen kimseler vardı. Konağın içersinde ise gene gergin bir bekleyiş sözkonusuydu. Prens Hakan ve konsülü için büyük bir hareketlilik sözkonusuydu. Prens tarafından, konsülün bir saat içersinde olağanüstü toplanması kararı alınmıştı ve bu süre zarfında Camarilla’ya yönlendirilmiş olası tehlikeye dair elde edilebilecek tüm bilgiler toplanacaktı. Bunun için bütün kontrol sistemleri İzmir’i gözlemliyorlar, kapalı devre telsizlerden Elizyum’a adeta bilgi akıyordu… Şu anda Elizyum, kilometrelerce ötesine kadar koruma altındaydı, gece gelişen olaylardan ötürü güvenlik hat safhadaydı… ************************ Cenk elindeki telefona baktı. Sonra gözlüklerinin ardındaki kızıl gözleriyle etrafı derin derin süzmeye başladı. Telefonun çekmesi için manastırdan üçyüz, beşyüz metre kadar ileriye yürümek zorunda kalmıştı. Fakat şimdi neden birdenbire telefonunun bu şekilde kapanmış olduğuna bir anlam verememişti. Telefonun önünü arkasını hızlıca kontrol etti, herhangi bir bozukluk gözüne çarpmadı. Yedi Uyurlar yakınlarında eski bir manastırı aramak için buraya gelmişti. Manastırın tam yerini bulmuştu fakat henüz tam içerisini inceleme fırsatı bulamadan önce Erdinç’ten sonra da Prens’ten aldığı telefonlarla manastırı incelemeyi bırakmıştı. Manastırın bulunduğu yer, dört bir yanı toprak arazi ile çevrili, başı sonu gelmeyen açıklık bir bölgeydi. Bölge, Selçuk dolaylarındaydı ve yerleşimlere oldukça uzak bir noktaydı. Rivayetler buranın M.S. 5 ve 6. yüzyıllar arasında yapıldığı sanılan Yedi Uyuyanlar Kilisesi’nin bulunduğu söylerken bugünkü kazılarda ortaya çıkarılan abidevi yapının 4 katı görülebilmekte ve 7 kat olduğu tahmin edilmektedir fakat bu bir tahminden öteye gidememiştir. Zira yapının 4. katından sonrasına mistik bir şekilde ulaşılamamıştır. Vampir toplumu arasında bu bölge hakkında farklı kehanetler ve tahminler söz konusudur. Keşfedilen katlarında pek çok dehlizin ardı ardına sıralandığı yapı görünüşü itibariyle eskiden bir manastır olduğu izlenimini vermektedir. Cenk bir şeylerin iyiden iyiye ters gitmeye başladığını hissetmekteydi. Bunun üzerine hızla arabasının olduğu yere dönmeyi düşündü. Şimdilik buradaki araştırmalarına ara verse fena olmazdı. Kapılarında daha ciddi bir bela varmış gibi geliyordu. Arabasının yanına varan Cenk tekrar gerisine baktı Tellerle çevrilmiş Yedi Uyurlar bölgesinin gizemini ve araştırma görevini çözememiş olması onu biraz hırslandırmıştı. Cenk tekrar başını çevirmiş, arabasına atlayacaktı ki, telefonunun ekranına gözü çarptı. Ekran üzerindeki pikseller devamlı karıncalanmaktaydı. Telefona anlık uyartılar gönderiliyordu! Cenk bu duruma karşı iyiden iyide huzursuzlanmıştı. Telefonun hattını çıkardı, kırıp attı. Telefonu da gece karanlığının içinde uzağa bir yere fırlattı, hızla arabasına bindi ve tozu dumana katarak hızla Yedi Uyurlar bölgesinden İzmir merkeze doğru arabasını sürmeye başladı… Havada uzunca bir süre süzülen telefon düştüğü yerde parçalara ayrılmıştı. Kara El’in lokasyon-kontrol merkezinden konum tespiti birkaç telefona birkaç uyartı daha gönderilebildi, daha sonra telefondan gelen sinyaller kesildi. Özel bir Kara El timi Cenk İşler’i etkisiz hale getirmek amacıyla Selçuk tarafına yönlendirilmişti! ************************ Sabbat’ın gözbebeği, ‘Caine’in Kılıçları’, ‘Caine’in Seçilmişleri’ olarak tabir edilen Kara El’in inanılmaz mobilize teknoloji ile donatılmış özel araştırma birimleri İzmir’deki Camarilla aktivitelerin neredeyse tamamı üzerine bilgi elde edebilmiş sayılırdı. Özel birimler an be an birbirlerine uyarılar, talimatlar ve harekât detayları hakkında veriliyordu. Yöneylem planları ve aşamalar neredeyse hazır gibiydi. Tüm ekipler pozisyon almış sayılırdı. Birkaç saat içersinde Sabbat harekâtı başlatılacaktı! ************************ Tepesinde sürekli belli rotalara yönelen bir uydunun bulunduğu arkası geniş ve kapalı olan cipin içersinde iki kişi bulunmaktaydı. Cip Kara El örgütünün lokasyon kontrol merkeziydi ve uydu yoluyla elde edilen verilen bir araya getirilerek ana merkeze ve spesifik merkezlere gönderiliyordu.  Cipin içersindeki iki adam kendi aralarında konuşmaya başladılar. “Uyartılar kesildi.” Diğeri eline geniş kapkara bir kâğıt almıştı. Kenara geçti, elindeki kâğıdı eğip bükmeye başladı. Önce yatay tuttuğu kâğıdın sol üst ucunu belli bir açıyla kâğıdın aşağı köşesine değecek şekilde birleştiren adam, sonra aynı hareketi tersten, sağ alt ucunu kâğıdın üst kısmıyla birleştirerek yaptı. “Durumdan şüphelenmiş olmalı. Muhtemelen oradan ayrılıyordur.” Adam döner koltuğunu çevirerek ilerisindeki adama döndü. “Kodu hemen gönderelim mi? Henüz yeni bir haber almış değiliz biliyorsun.” Bu sırada adam yatay tuttuğu kâğıdın iki yanını birbiriyle birleştirdi uçta kalan kısımları içe doğru kıvırmaya başladı. “Son söylediklerini duymadın mı? Biz hattı kestikten sonra İzmir’e döneceğinden bahsediyordu. Selçuk yolundan İzmir’e geçecek işte, besbelli.” Monitörlerin önünde duran adam tek elini omzuna götürmüştü şimdi. Taşlanmış yırtık bir kot pantolon üzerine giydiği dar siyah body göğsünün ve geniş kaslı kollarının görünmesine izin veriyordu. Ön omzu ile göğsünün birleştiği yerde kara bir el dövmesi vardı. “Sen bilirsin. Bu arada Çiğli havaüssü yakınlarında da bir hareketlilik gözlemledik ama oraya gönderdiğimiz uyartılar sürekli bloke ediliyor. Orası ile daha fazla ilgilenip dikkat çekmeyelim derim. Şimdi sistemi bir süre kullanmayalım derim, başka bir noktaya geçersek iyi olur.” Kâğıt tekrar geometrik biçimlerde büküldü. Kara kâğıt şimdi kullanılmaya hazırdı. Adam eline bir kalem aldı, farklı bir çeşit mürekkebe batırarak kâğıdın üzerine bazı kodlar yazmaya başladı. Her bir kodu yazarken bir kıvrımı yeniden açıyordu. Kâğıt eski haline dönerken üzerindeki kodları, anlamlarını ve yan yana dizilimlerini anlamak daha da zorlaşıyordu. Monitörlerin başında duran adam cipin arkasına doğru yöneldi. “Basmane tarafına yöneliyoruz.” Diyerek cipten atladı, ön tarafa geçerek cipi hareket ettirdi. Kâğıt üzerine son kod yazılıp, ilk haline ettirildiğinde adam ileri doğru yöneldi. İlerideki ışıklandırma bölümüne geçerek kâğıdı bölmenin içine koydu. Spektrumu açarak kâğıdın üzerine kapkara ışık huzmesinin düşmesini sağladı. Kodları kara kâğıdın üzerinde bu şekilde görebiliyordu. Burada yazdıklarını kontrol ettikten sonra kâğıdı aldı, ilerideki tarayıcının içersine yerleştirdi ve özel birimlere birer kopyalarını gönderdi.   Yazan: Hakan “Eldarin” Arslan

Devamını Oku »

Vampire: İzmir by Night (Bölüm 2)

  İZMİR GECELERİ Kısım 2: Organize İşler Akışına bırak ~~~ Damarlarında akan kan gibi… Kameralar, odada tek başına bırakılmış beline kadar uzanan simsiyah saçları olan genç esmer bayana odaklanmıştı. Kameraların minik, kırmızı ışıkları yanıp sönüyordu. Geniş ve yüksek koltuğun üzerindeki kızın binlerce dolarlık parlament rengi yırtmaçlı gece elbisesi parçalanmış,  kan revan içinde kalmıştı. Üzerinde kurumuş kan parlament rengi giysiyi kapkara bir kire bulamıştı. Estetikten oldukça uzak bir görüntü! Bir Toreador’un kaldıramayacağı derecede üstelik! Dört tarafı kapalı rutubetli hücrenin içersindeki Çilek baygın gözlerle önündeki tüpe bakmaktaydı. Başı yavaş yavaş sağ tarafından sol tarafına kayarken tüpün içindeki kanın kokusu Çilek’i kendisine çekiyordu. Çilek’in başı boynunun üzerinden öne doğru seğiriyordu ama daha fazlası değil. Çünkü Çilek’in o tüpe ulaşamıyordu. Çilek’in oturduğu geniş koltuktan çıkan çelik kıskaçlar onu boynundan, belinden, bacaklarından, ellerinden ve ayaklarından kavramış, kurtulma izni vermiyordu. Üstelik başının hizasına yerleştirilmiş içi kan dolu tüp bir ölümlüye ait değildi. Vampir kanıydı!… Çilek’in vampirsi içgüdüleri ona bunu fısıldıyordu. Ve bunu bilmek onun mecnun bir Toreador olmaktan sıyrılarak, yırtıcı bir hayvana dönüşme arzusunu kabartıyordu Bunu estetik ruhu ona söylemese de şu anda sözü geçen içgüdüleriydi, daima estetiğe arzu duyan ruhu değil. Çilek’in yüzünün üzerindeki saçlar geriye savruldu, ardından vampirin başı geriye yattı. Baygın gözler tavana odaklandı, dudakları açık bir şekilde kaldı. Boğazından ihtiraslı bir kadın gibi aralıklı iniltiler yükselmeye başladı. Toreador’un iradesi, parçalanan bir ayna gibi ufalanarak dökülmeye başlıyordu. Çilek şimdiye kadar konuşmayı reddetmişti. Fakat artık konuşturulmaya hazır gibiydi.  Kontrol odasına siyah takım elbiseli, siyah güneş gözlüklü orta boylu bir girdi. O geldikten sonra kontrol odası görevlisi ona rapor vermeye başladı. Bu esnada takım elbiseli adamda gözünü kameralardan alınan görüntülere dikmiş, bir taraftan da kendisine söylenenleri dinlemekteydi. “Bir buçuk saattir beklemedeyiz efendim. Onu getirdiğimizden beri işimize yarayacak tek bir şey söylemedi. İlk geldiğinde uzun uzun kameraları izliyordu, sonra önüne konan tüpe odaklanmaya başladı. Kısa bir süre bunun etkisinde kaldıktan sonra tekrar kameralara dönerek uzun uzun kendisini serbest bırakmamızı söylemeye başladı. İlk yarım saat geçtikten sonra kendi kendine şiirler okumaya, ezgiler söylemeye başladı. Sonrasında yavaş yavaş bu şiirler, ezgiler sayıklamalara dönüştü, iradesi kırılmaya başladı. Son 15 dakikadır da önündeki tüpe belli belirsiz odaklanmış durumda. İradesi beklediğimizden de çabuk kırıldı diyebilirim. Şimdiki halini görüyorsunuz. Şimdiye kadar bizim istediğimiz herhangi bir bilgiyi kendiliğinden söylemedi ama şu pozisyonda onu rahatlıkla konuşturabilirsiniz gibime geliyor Kenan Bey.” Kenan Bey kontrol odası görevlisine bakmaksızın siyah gözlüklerinin ardından Çilek’in görüntülerini izlemekteydi. Kafasında on, on beş dakika sonrasını, Çilek ile geçecek olası diyalogunu düşünüyor, ona soracaklarını, söyletmek istediklerini, bunları nasıl söyleteceğini tüm detaylarıyla düşünüyordu. Bu esnada tek elini yüzüne götürmüş, gümüş ve iri yüzüklerle bezenmiş parmaklarıyla uzun, öne doğru kıvrılmış top sakalının üzerinde gezdiriyordu. Sonra Kenan Bey’in ağzından sakin ve tok bir şekilde şu sözler çıktı; “Aşağı iniyorum. Çelik kapıları aç benim için.” Ve ardından geriye dahi bakmadan geldiği kapıdan çıktı, aşağı inen gizli girişe yöneldi. Boş koridorda kundurasının her adımı baştan sona yankı yaparken, koridorda geçtiği yerlerden sonrası adeta kararıyor, gölgelerle kaplanıyordu…  *************************  “Alo Cenk.” “Hakan Bey. Buyurun.” “Neler oluyor Cenk? Nedir tüm bu olan bitenler bu gece?” “Hakan Bey. İki haftadır şehir içersindeki dış güçlerin kaynağını ve bunların ne tip aktiviteler içinde olduğunu araştırmaya başladık. Bundan sizde haberdarsınız zaten. Son birkaç gündür birkaç gündür Eski İzmir’de meydana gelen olaylar bizim arayışlarımızla bağlantılı diye düşünerek bu konu üzerine yormaya başladık. Bugün o bölgeye gönderdiğimiz adamlarımız,  oradaki güçler her neyse harekete geçtiklerini söylediler bana. Bir süre onları takip eden grup hakkında henüz bildiğim başka bir şey yok Şu anda İzmir’in dışında, Yedi Uyurlarda, bana daha önce bahsettiğiniz yerdeyim.” “Senin bahsettiğin adamları takip edenler diyorsun. Onlar şimdi İzmir sokaklarına dadanmış durumda. Çilek’in, Çağlar’ın, Burak’ın evlerine baskınlar düzenlenmiş. Şu anda onlardan haber alabilmiş değiliz. Fakat hedefin odağında bizler varız. Ne tip bir işe bulaştığını bilmiyorum ama şu anda burayı kollamakta zorluk çekiyoruz.” “Efendim! İsterseniz tekrar oraya dönebilirim, bir buçuk, iki saatimi alır.”  Telefondan gelen ses birden kesiliverdi. Cenk elindeki telefona baktı. Telefonun ekranı bir gidip bir geldi, kısa bir süre karıncalandıktan sonra aniden kapandı! Telefon ve hat bloke edilmişti!  *************************  “Abi oraya gidip ne olmuş bitmiş öğrenmeliyiz. Oradaki polisler ajanlar bizi fark etmeden içeri girmeliyiz, olay hakkında bulabileceğimiz ne varsa bulmalıyız. Olay bizim önceden tahmin ettiğimizden de büyük görünüyor anlaşılan.” diyerek sessizliği bozdu Cem. Daima seri bir dille konuşurdu, hatta bazen sözlerini fazla düşünmeden sarf edecek olursa o sözler şiirsel bir anlam bile kazanabilirdi. “Pekki nasıl yapacağız bunu, var mı bir fikrin?” diye devam ettirdi Tevfik. Bu konuda aklına birkaç bir şey geliyordu ama aklındakileri tam toparlayamıyordu. Aynı durum üç vampir içinde geçerliydi. Belki içinde bulundukları zor durum sağlıklı düşünmelerini engelliyordu, belki de aynı anda birçok şey birden düşünüyorlardı. Her iki durumda da insan sağlıklı ve doğru karar vermekte zorlanırdı… Erdinç tekrar cep telefonunu eline aldı. Son aradığı numarayı tekrar aradı. Erdinç bekledi, fakat aradığı numaraya ulaşılamıyordu. “Beyler Cenk abinin telefonuna ulaşılamıyor.” Üçü tekrar sessizliğe gömüldüler. Ama bu sefer sessizlik kısa sürdü. Sessizliği bozan gene Cem oldu. “O arabanın polislerin elinde olması bizim için oldukça sakat, biliyosunuz. Cip Camarilla’ya ait. Şirket polislerin suç duyurusundan bir şekilde sıyrılabilir ama asıl sorun Prensin bize yapacağı muamelede. Bizden bu konuda detaylı bir rapor istemenin yanı sıra Maskeli Balo’yu tehlikeye attığımız için bizi cezalandırabilir. Ahhhhh… Daha fazlasını düşünmek istemiyorum… O köşke gidip durumu çözmeliyiz. Lanet olsun, ne zaman ihtiyacım olsa basmaz şu kafa!” “Cem bi sus parası neyse verelim! İki dakika düşünelim olm şurada. Tam aklıma bir şey geliyor, konuşmaya başlıyorsun.” dedi Erdinç. Sözler iğneleyici gözükse de aslında üçlünün birbiriyle konuşma tarzı bu sayılırdı. “Benim aklıma bir şey geldi!” dedi Tevfik aynı anda. “Bi planım var ama tutar mı bilmiyorum” “Anlat abi, nedir?” Cem ile Erdinç aynı anda söze girmişti. “Bakın şimdi. Hani bizim bi eleman vardı ya Çağlar diye. Kırığın teki hani. Şimdi onu arayacağız abi, ona diyeceğiz ki…” Tevfik planını bir bir anlatırken Cem ile Erdinç dikkatle onu dinlemeye başlamışlardı… ************************* 35 BNE 3457 Polis amiri Plakanın karşısında durmuş elindeki bloknota bir şeyler yazıyordu. Hemen ilerisinde siyah poşetlerin içine cipin içinde bulunan malzemeler yerleştirilmişti. Çeşitli bağlantı adresleri, telefon numaraları ve silahlar! Cipin içinde bir kriptoloji uzmanı arabanın içinden parmak izlerini alıyordu. K9 köpekleri dört bir yanı kontrol ederken köşkün dışı güvenlik çemberi ile çevrelenmiş, içi dışı her tarafı araştırılıyordu. Güvenlik, hat safhadaydı… Polis amiri not tutmaya devam ederken bir polis memuru ona doğru yaklaşmaktaydı. Bir metre kadar yanına geldikten sonra elini başına götürüp selamını verdi, sonra tek eli MP5 silahına gitti, konuşmaya başladı. “Efendim köşkün dışında adamın biri var. Şarkılar söyleyip dans ediyor. Polis arkadaşlarla devamlı konuşmaya çalışıyor. Güvenlik çemberini aşmayı bile söyledi. Neler söylemeye çalıştığını bir türlü anlayamıyoruz. Üstü başı pislik içinde, yolsuzun biri.” “Ulan bunca iş güç yetmiyormuş gibi birde şehir dağcılarıyla uğraşıp duruyoruz iyimi. Tövbe tövbe. Adam gitmiyormu buradan? Her yolu denediniz mi?” “Denedik amirim. Adamın ruhi dengesi bozuk yahu. Mehmet adama copla girdi. Adam garip garip sözler sarfetmeye başladı. ‘Dövüş Kulübü’mü ne öyle bir şeyler diyordu. Sonra o da Mehmet’e vurmaya başladı. Zor ayırdık adamı ondan. Kaçar gibi yaptı, demintekrar çembere yaklaştı. Beş dakika bi ilgileniverin amirim.” “İyi gidelim bakalım madem.” Dedi polis amiri. Sonra ileriden bir polis memurunu çağırarak cipi gösterdi, bloknotu kalemle beraber çimlerin üzerine bıraktı. Polis Amiri köşkün dışına çıktığında hemen ileride bahsedilen adamı görmüştü. Sarışın uzun saçlı, topsakallı bir tipti gördüğü. Orta boylu, yırtık pırtık bir kot pantolon ve kırmızı bir tişört vardı üzerinde. Tişörtün üzerinde kocaman harflerle ‘BEN DELİYİM’ yazıyordu. Polislerle kapışmadan evvel çıkarıp kenara bıraktığı birde koyu kahverengi deri ceketi vardı. Amir tam kapıdan çıkmıştı ki iki polis memuru adamın üzerine doğru koşarak üzerine atladılar. Teki adamı coplarken bir diğeri de ağzını yüzünü kapatmaya uğraşıyordu. “Yaaaa! Ne yapıyorsunuz arkadaşlar! Ben Dionysos’um inanmıyor musunuz? Koca Yunan tanrısı böyle yere yatırılıp dövülür mü? Size tek ve gerçek bilgeliği getirdim ben, eteklerinden bilgelik saçan birine böyle mi karşılık verirsiniz siz? Bakın Zeus affetmez sizi sonra söyliim.” “Durun! Kaldırın şunu, kimmiş bakalım?” dedi polis amiri sertçe. İki polis dönüp ona baktılar, sonra yerdeki adamı sıkı sıkı tutup kaldırdılar. “Dedim size ya. Zeus sizi cezalandırır diye. Geldi işte Hazretleri işte. Selamlar efendim” dedi kısa bir referans vererek. “Arkadaşlara kendimi tanıttım ama beni takmadılar. İsterseniz siz onlara benim kim olduğumu anlatın.” Polis amirinin cevabı son derece kesindi; “Kimsin sen? Ne işin var burada?” Çağlar yüzünü buruşturarak Polis Amirine baktı. Ellerini iki yana açmış soru sorarmış gibi adamı izliyordu. “Zeus abi olmuyo böyle ama. Zeus dedik bağrımıza bastık… Cık cık cık… Ayıp oluyo hakkaten. Benim kim olduğumu biliyosun. Ben Dionysos’um ya. Neden böyle yay gibi gerilmişsin anlamadım yalnız.” Sonra hışımla amirin yanındaki polis memuruna döndü Çağlar. “Şşş… Sen! Yoksa ona ‘Dövüş Kulübü’nden mi bahsettin ha? İlk kuralın bundan bahsetmemek olduğunu söylemedim mi ben size ha!” Tam bunları söylemekteyken kenarda kırılmış olan Tuborg şişesini gördü Çağlar. Bir anda elleri iki yanına indi. Tek elinde bir şişe sapı kalmıştı, sapı tutan eli kanıyordu. Çağlar ise kocaman gözlerle bir eline, birde yerdeki güzelim şişeye bakıyordu. Adeta yıkılmıştı! “Aaaaaaa!!! Olamaz! Şarap şişem! Kırılmış! Ne yaptınız siz! O şarap 10.000 yıllıktı! Bunu nasıl yaparsınız! İlk bağbozumundan elde edilmiş en tombik, en kara üzümlerden yapılmıştı! Sizin için getirmiştim o şarabı!” “Kes zırvalamayı! Kimsin sen söyle çabuk!” dedi tekrar amir. Bu sefer sözler ağzından tükürüklerle beraber çıkmıştı. Basitçe, onunla uğraşacak zamanı yoktu. Çağlar Amirin ciddiyetini hiç umursamamış gibiydi. Sözlerine seri bir şekilde devam etti, bir taraftanda geri geri, deri ceketini bırakmış olduğu kaldırım kenarına doğru yürüyordu. “Ah ne kadar zekiyim ki şaraptan bir tane daha almışım. Bu onun kadar yıllanmış olmasa da aromatik kokusu burnundan gitmez. Al iç istersen Zeus. Böylesini hayatında görmemişsindir. Bir yudum al, zevkten suratın yamulacak, bak göreceksin.” Çağlar şimdi kaldırımın kenarındaydı, ceketinin içine ellerini soktu, içerde bir şeyleri karıştırmaya başladı. Birazdan ise ceketinin içersinden aradığını bularak onu çekip çıkarttı. Çağlar’ın elinde deminki Tuborg şişesinin aynısı duruyordu. “Eheh… İşte buradaaa…” dedi Çağlar dosdoğru karşısındaki polis amirine bakarken. Ayağa kalkarak tekrar polislerin arasına doğru yürümeye başlayan Çağlar şişeyi ileri doğru uzattı. Fakat amirden bir ses ya da tepki gelmedi. Aynı anda diğer polis memurları ona doğru iyiden iyiye yaklaşmaya başladılar. Çağlar ellerini sağa sola uzatarak hayır anlamında sallamaya başlamıştı şimdi. “Hop hop hop! Hepiniz beraber olmaz. Ya da olur mu ki bilemiyorum? Kulübün buna dair herhangi bir kuralı yok. O zaman iyi tamam hadi, hepiniz beraber gelin. Ama bende sizin canınızı yakarım ona göre! Hahahahahaha!” Çağlar bir taraftan sinir bozucu uzun kahkahasını atarken diğer taraftan ellerini yumruk yapmış, öne doğru komik bir şekilde uzatmıştı. Yüzüne çarpık bir gülümseme yerleşmiş olan Çağlar olduğu yerde kavga beklermişçesine zıp zıp zıplıyordu. Bu hareketin hemen sonrasında Polis amiri öne doğru birkaç adım attı. Çağlar’ın elinde duran içi dolu şişeye doğru bir hamle yapmayı denedi. Şişeyi elinin tersiyle kenara fırlatacaktı ki Çağlar ondan daha hızı davranarak şişeyi hafif geri çekti. Başparmağının ince bir hareketiyle şişenin ucundaki tıpayı açtı. ‘Pıt’ sesiyle beraber havaya fırlayan tıpanın ardından azotla temasa geçen sıvı dışarı bembeyaz duman püskürtmeye başladı! Şişenin içersindeki sıvı, şarap değil, bir iksirdi! Çağlar ellerini tekrar iki yana gergin bir şekilde açarak burnuna gelen kokuyu içine çekmeye başladı. Vampir doğasından ötürü bu iksir ona etki edemezdi nasılsa. “Ahhhh!!! Bu kokuyu seviyorum işte! Buyurun beyler hepiniz için yeteri kadar var!” Çağlar son sözünü söylerken şişenin içinden dışarı hızla köpükler dökülmeye başladı. Çağlar şişeyi kendi etrafında hızla döndürerek içinde ne varsa etrafındaki polislerin üzerine döktü. Ardından boş şişeyi kenara bir yere fırlatırken kendisi ilerdeki bir polis memurunu ittirerek çemberin dışına çıktı. Ardından ellerini havaya kaldırarak göğe haykırmaya başladı; “Geriye çekilip yer açın ! Tanrı için! Tanrıdır çünkü isteyen! Hep birlikte yürümemizi! Kalkan, şişen! Bir uzuvla! Hahahahahahahahahaha!” Çağlar sözlerini bitirirken kendini yere atmış, bacaklarını havaya kaldırmış ileri geri sallıyordu. Bunu yaparken, elleri midesinin olduğu yeri sıkı sıkı tutuyordu, yüzü mimikten mimiğe bürünüyordu. Demin Çağlar’ın etrafına üşüşmüş polisler sıvının keskin kokusunun etkisiyle şimdi birer birer yere devrilmişler, hareketsizce yatıyorlardı. O bunları yaparken Erdinç, Cem ve Tevfik’te köşkün arkasına üç polis çekip etkisiz hale getirmiş, polis kıyafetlerini giyerek köşkün ana giriş kapısından içeri girmişlerdi. Yerde çılgınlar gibi kahkahalar patlatan Çağlar’a baktılar önce, sonra Çağlar’ın iksirinin etkisiyle yerde hareketsiz yatan polislere baktılar. Köşke girmeden önce son gördükleri Çağlar’ın tişörtünün arkasında koca harflerle yazan yazıydı. Önünde ‘BEN DELİYİM!’ yazan tişörtün arkasında ‘SENDE ÖYLESİN TABİİ!’ yazılıydı… Tevfik Çağlar’a barken Malkavian’ın da göz ucuyla onları kestiğini gördü. Çarpık bir şekilde gülümseyerek başını sallayan Tevfik, Çağlar’ın ilerisinden geçip giderken eyvallah anlamında elini göğsüne birkaç kez hafifçe vurdu.  ************************* Kenan Bey iki tarafa açılan çelik kapıdan yavaş adımlarla hücreye girdi. O girdikten sonra hücrenin kapıları iki taraftan hızla kapandı, arkadan tıslayan bir ses bıraktı sadece. Sonra yine yavaş adımlarla Çilek’e arkasından yaklaştı. Başını geri yatırmış Çilek belli belirsiz göz ucuyla onu gördü, ama buna hiç tepki vermedi. Kenan Bey bir süre hor gören bakışlarla onu başının gerisinden süzdükten sonra yavaş yavaş öne doğru yürüdü. “Çilek Karahan. Burada, benim karşımda. Sizinle yüzyüze tanışabilmek ne büyük şeref.” Çilek Kenan’ı dinliyordu, ama buna hiçbir tepki vermedi. “İsmim Kenan Yılmaz, Çilek Hanım. İtalya’da isminizden sıkça söz edilirdi. Venedik isminizle çalkalanıyor adeta.” Diyerek devam etti Kenan. Sesinde bariz bir laubalilik vardı, bunu özellikle yapıyordu. “Ama şimdi sizin sanatsal kişiliğinizle ilgilenecek durumda değilim. Şimdi, iş yapmamız gerek. Sizden bazı şeyleri açıklığa kavuşturmanızı istiyorum.” Çilek’in başı yattığı yerden hafifçe kalktı, önündeki iri adamı süzdü. Yüzünde hafif gülümser bir ifade vardı. “Sanırım geçtiğimiz saatler boyunca size hiçbir şey anlatamadım.” “Ben sizin oldukça iyi bir oyuncu olduğunuzu düşünüyorum Çilek Hanım. Geçtiğimiz saatlerde bunu bize çok iyi gösterdiniz, emin olun. Ama burada oyun oynamıyoruz. Buradan kurtulmak istiyorsanız bana cevap vermelisiniz?” Çilek’in dudakları tekrar genişledi, gülümser bir hal aldı, başını tekrar yana yatırdı; “Benden ne istiyorsunuz? Kim olduğunuzu bile bilmiyorum. Ayrıca bu gece benim için oldukça önemli bir geceydi ki siz benim bütün zevkimi alt üst ettiniz, bunu farkında olmasanız bile.”  “Sorularım oldukça basit ve net olacak, cevapları da bir o kadar basit ve net isterim Çilek Hanım. Ve tabiî ki doğru.” Son sözünün ardından cebinden ufak bir şişecik çıkaran Kenan şişeciğin minik kapağını açtı ve hızlıca Çilek’in ağzına sokmaya çalıştı. Çilek şişeciğin kendine yaklaştığını görür görmez başını çevirmeye çalıştı fakat fayda etmedi. Şişecikten ağzına birkaç damla da olsa sıvı dökülmüştü ve şişeyi kenara savurmuş olsa dahi iksir tesirini göstermeye başlamıştı. “Şimdi bana Camarilla üssünün nerede olduğunu söyler misiniz Çilek Hanım…” Çilek başını hızla kaldırdı, dosdoğru Kenan’ın yüzüne baktı. Yüzü bir anda kaskatı kesilmiş kalmıştı. Soru sorulduğundan sonra kesin ve net ‘hayır’ cevabını verecekti ki iksirin tesirini anladı. Çilek kendisini doğru söylemeye öyle ya da böyle ikna edilmiş gibi hissediyordu! Yanlış bir düşünce zihninden getiremiyor olması nefret edilesi bir şeydi! Kenan Bey ayağa kalktı, Çilek’in bu ilk tepkisinden tatmin olmuşçasına başını dikleştirdi, ellerini göğsünde kavuşturdu.  “Evet… Sizi dinliyorum Çilek Hanım…” Çilek’in soluk çimen yeşili gözleri irileşti, irileşti, irileşti…   Yazan: Hakan “Eldarin” Arslan

Devamını Oku »

Son Videolar