Anasayfa » Makaleler » Köşe Koltuğu #10 – Hayali Şehirler

Köşe Koltuğu #10 – Hayali Şehirler

kose-koltugu-10-banner

Bu hafta evden çıkmaya karar verdik. Tembelleri kimse sevmez. Ama koltuğumuzu da Fantastik diyarların, bilimkurgu dünyalarının en güzel köşelerine taşımayı unutmadık. Köşe Koltuğu, 10. bölümü Hayali Şehirler ile karşınızda!

Bu hafta Ece Yılmaz, Aykan Balkan, Gürkan Öz, Kayra Keri Küpçü ve Özay Şen yazdı.

Ece Yılmaz

Val Royeaux

Val Royeaux, Dragon Age dünyasının Fransa’sı olarak akıllara kazının Orlais’in başkenti. Çoğu kurguda şehirler içindeki insanları anlatmak ya da sadece kahramanımızın bir yere gitmesi gerektiği için bir araç olarak kullanılır. Val Royeaux’ya baktığımızda ise, o başlı başına bir karakter haline gelmiş bir şehirdir. Kendine ait bir ruhu vardır ve içindeki insanlar, heykellerden ya da binalardan farksız birer süsten ibarettir.

Yaşamın hiç durmadığı bir şehirdir Val Royeaux. Bir kere her daim müzik vardır. İster bir villadan gelen keman sesleri, isterse Büyük Katedral’den gelen ilahiler olsun, Val Royeaux hiçbir zaman susmaz! Şehir, kendine ait bir kültür ve bakış açısına sahiptir. Val Royeaux’da maskeli balosuz geçen bir gün yoktur. Bir asilin kızının nişan kutlaması, İmparatoriçe’nin bahar partileri, hatta yas günlerinde bile balolar düzenlenir. Çünkü Val Royeaux demek ihtişam demektir ve ihtişamınızı göstermek için altın varaklı villalarınızda düzenlediğiniz balolardan daha iyi bir yol olabilir mi?

val-royeaux-gorsel-001

Şehirde nereye baksanız bir sanat eseriyle karşılaşmak mümkün. Binaların duvarlarının bile ünlü ressamların elinden çıkma tablolarla süslendiği bu şehirde, sanattan kaçmak imkânsızdır. Zaten sanat sevmiyorsanız, Val Royeaux halkı, yani Royanlar, sizi pek aralarında barındırmazlar. En soylu asilinden en aşağı tabakadaki elf kölesine kadar, Val Royeaux’da sanata ilgisiz biri yoktur. Çünkü böyle bir şehirde yaşayıp da sanatla ilgilenmemek için kör ya da fazlasıyla aptal olmak gerekir. Şehrin girişi bile heykellerle donatılmıştır. Hatta balolarda kullandıkları maskeler bile öyle görkemlidir ki, hepsi için başlı başına birer sanat eseri diyebiliriz.

Bu şehirde sanatı körükleyen en büyük etken ise şüphesiz tarihtir. Orlais tarihi, Thedas tarihidir genellemesini yaparsak, hiç de abartmış olmayız çünkü Dragon Age evreninin tek imparatorluğu olan Orlais’in tarihte bizzat ya da gizli kapaklı dahil olmadığı bir olay yoktur. Dolayısıyla böyle muazzam bir tarihe sahip bir imparatorluğun başkenti olan Val Royeaux’nun bundan nasibini almaması da pek söz konusu olamaz. Bunun yanında, Val Royeaux Chantry’nin yani Dragon Age’deki en yaygın dini de ev sahipliğini yapmaktadır.

Chantry, Thedas tarihinde birçok savaşa, işgale, isyana ve soykırıma neden olmuş bir din. Örneğin bir zamanlar tüm Thedas’ta hüküm süren elflerin bugün köle olarak kullanılmasının nedeni, Chantry’yi kabul etmemeleridir. Tüm yaptıklarına rağmen, dediğim gibi Chantry’nin en yaygın din olması, Val Royeaux’a inanılmaz bir politik güç de veriyor. Öyle bir güç ki, Chantry ile bağları kuvvetli olan asiller, gerektiği yerde İmparatoriçeye bile karşı çıkmaktan çekinmez. Tüm zarafetinin yanında, Vol Royeaux aynı zamanda korkulması gereken bir düşmandır. Elindeki güçle milyonları harekete geçirmesi sadece bir lafına bakar.

val-royeaux-gorsel-002

Chantry’nin getirdiği gücün yanı sıra, Orlais’in başkenti olmak, Val Royeaux’yu Thedas politikasının da kalbine yerleştiriyor. En önemsiz gözüken olaydan bile Val Royeaux’nun haberi vardır ve mutlaka gözleri üzerindedir. En iyi bardların ve suikastçıların Val Royeaux’dan çıkması bir tesadüf mü dersiniz? Tabii ki hayır. Val Royeaux, izler ve dinler. Ama bunlarla kalmaz. Elleri kanlıdır. Çok konuşan bir asilzade bir anda ortadan mı kayboldu? Ticaret yolları konusunda anlaşmazlık yaşadıkları ülkenin kralı yatağında ölü mü bulundu? Politika hakkında hiçbir bilgisi olmayan biri bile nereye bakacağını bilir. Şaşalı maskesinin altında, Val Royeaux bir katildir.

Val Royeaux tüm güzelliğinin ve ihtişamının yanında, her adımın düşünülerek atılmasının gerektiği bir mayın tarlasıdır. Güç dengelerinin bir dakika öncesiyle bile aynı olmadığı bu şehir, tüm tehlikelerine rağmen yine de fantastik evrenler içerisinde en ziyaret edilesi olanlardan biri. Dikkatli olmakta fayda var, şehir meydanındaki heykeli hayran hayran incelerken ne olduğunu anlamadan sırtınızda bir hançer bulabilirsiniz.

Los Angeles – 2019 (Blade Runner)

Benim için gelmiş geçmiş en iyi bilimkurgu filmlerinden biridir Blade Runner. Philip K. Dick’in Do Androids Dream of Electric Sheep? romanından uyarlanan yapım, atmosferi ve distopya – ileri teknolojinin hâkim olduğu dünya arasındaki çizginin inceliğini izleyenlere, ki bu gruba kendimi de katıyorum, en iyi hissettiren filmlerden biridir. Filmin bu kadar iyi olmasının arkasında Ridley Scott’ın yönetmenliği, film müzikleri, Harrison Ford’un başarılı oyunculuğu gibi birçok madde listelenebilir. Ben bunların hepsini bir kenara koyup, daha filmin başında bizi içine hapseden 2019 Los Angeles’ından bahsetmek istiyorum.

blade-runner

Dediğim gibi, filmin açılış sahnesinde Los Angeles ile ve etrafındaki devasa patlamalarla karşılaşıyoruz. Bu görüntü, daha ilk saniyelerde filmin karanlık havasını izleyenlerin içine işliyor. Şehir gökdelenlerle ve beton yığınlarıyla doldurulmuş vaziyette. Devasa reklam panoları, LED ışıklarla çevrelenmiş reklam panoları adeta insanın gözlerini yakıyor. Bunları çoğu distopya ya da uzak gelecek filminde görebileceğimiz ögeler olarak sıradan bulabilirsiniz. Blade Runner’ın Los Angeles’ını ayrı kılan şey, bu ögelerin işlenişi.

2019’un Los Angeles’ı, benim gözümde mükemmel bir metropol taşlaması, aynı zamanda başarılı bir öngörünün meyvesidir. Şehir, “Yaşadığınız yerin neye dönüşmemesini istersiniz?” anketinin görsel sonucu gibi. İnsanı deliye çeviren bir trafik, yüzlerce sokak çetesi, zengin ve yoksul arasında artık kapanması imkânsız hale gelmiş bir uçurum, hastalıkların ve madde bağımlılığının tavan yapmış olması. Ayrıca genetiğiyle oynanmış ve insanlardan ayırt edilemeyen klonların da şehirde kol gezmesi cabası.

Tüm film boyunca, ilk sahnede hissettiğiniz o rahatsızlığı ensenizde hissediyorsunuz. Gün doğumunda bile şehri tam olarak aydınlık göremiyoruz. Şehir hiçbir zaman üzerindeki karanlıktan kurtulamıyor. Her şeye, gökyüzüne bile, binaların ve anlamsız neon ışıkların arasından bakıyoruz. Daha doğrusu bakmaya çalışıyoruz. Rick Deckard her sokağa çıktığında biraz daha içimiz kararıyor.

blade-runner-002

Los Angeles gerçekçi bir öngörü. Kötüye gitmiş her şeyin yanında “ama bakın böyle güzellikler de var” diye bahaneler üretilmemiş bir şehir. İzleyiciyi tüm gerçekliğiyle distopyasının içine alan ve sosyal buhranını yaşatan bir şehir. Özellikle yazarın hayal ürünü değil de gerçek bir şehrin üzerinden gidilmiş olması, olaya daha da derinlik katıyor. Binaların ve reklam panolarının arasında dolaşırken kendimizi “ya böyle olursa?” diye düşünürken buluyoruz. İşte şehrin derinliği burada başlıyor. Los Angeles film için kullanılan set olmanın ötesine geçiyor, başlı başına bir soru haline geliyor. Neye ulaşmak için neleri gözden çıkardığımızı gösteriyor.

Her distopya korkutucudur ama Los Angeles’in gerçekliği bir başka. Burada ne kadar tarif etsem de az. Eğer hala Blade Runner izlemediyseniz, filmi izlenecekler listenizin başlarına eklemenizi ve dört yıl sonra bizi nelerin beklediğine kendiniz şahit olmanızı öneririm.

Aykan Balkan

Menzoberranzan

Tüm fantastik ve bilimkurgu evrenlerinde harika şehirler olduğunu inkar edemem. Fakat Menzoberranzan yaşam tarzı ve kendine has tabularıyla çok farklı bir şehir. Tanrıça Lolth’un, Drow müritlerine bahşettiği yer altı bölgesinde kurulan bu şehirde, hayatta kalmak gerçekten çok zor.

Menzoberranzan’da yaşamak istiyorsanız çok güçlü ve dirayetli olmak zorundasınız. Dişilerin hükmettiği çok zorlu bir hayat var. Eğer bir erkekseniz ve herhangi bir dişi görürseniz önünden çekilip başınızı önünüze eğmeniz gerekecektir. Aksi taktirde sabahlara kadar kırbaçlanabilirsiniz. Erkek olmak büyük bir zayıflık örneği olmasına rağmen çok yetenekli erkek savaşçıları da yetiştirmiş bir şehirdir. Drizzt’ten bahsetmeye gerek yok sanırım. Menzoberranzan ve savaşçı kelimeleri bir arada kullanıldığında ismi anılması gereken tek bir kişi var. Bu kişi tabi ki Zaknafein Do’Urden’den başkası değil. Sadece onun ismi için bile sevilebilir bu şehir.

menzoberranzan

Bu şehirde ne bir dilenci, ne de sokakta yatan birini göremezsiniz. Çünkü sakatların, güçsüzlerin ve zayıfların yaşamaya izni yoktur. Tamamıyla kötülükle dolmuş taşmış bir şehirdir Menzoberranzan ve yaşayan herkes bir nevi Brütüs’tür.

Biraz da şehrin görüntüsünden bahsedeyim. Hassas Drow gözlerine zarar verebileceği şehirde neredeyse hiç ateş yakılmaz. Aydınlatma için mor peri ateşi kullanılır bu zayıf ışık Drowlar için yeterlidir. Dikit şekline yakın uzun yapılar şehrin her yerinde yükselir. Şehri aileler yönettiği için bir ailenin gücü ne kadar yerindeyse yaşadığı yerde o kadar heybetli olur. Şehirde çok sayıda aile olmasına rağmen ilk 25 ailenin sözü önemlidir ve yalnızca ilk 8 aile konseyi oluşturur. Bu ailelerden en büyüğü Baenre ailesidir. Baenre’ler şehrin en önemli mevkilerinde en önemli isimlerle temsil edilirler. Örnek olarak Gromph Baenre ve Triel Baenre’yi gösterebiliriz. Triel Baenre bu en büyük evin lideridir ve dolaylı yoldan Menzoberranzan’ın en tepesindeki isimdir.

Menzoberranzan’da sadece Drowlar yaşamaz. Her ne kadar özgür nüfusun %98’ini oluştursalarda yine özgür olarak şehir de yaşayabilen %1’lik kısmı oluşturan insanlar ve diğer %1’lik kısmı oluşturan Orklar vardır. Şehirde yaşayan kişi sayısı 11.439’dur. Tabi bunlar köle olmayanlar. Kölelerin nüfusu ise 20.460’tır.

menzoberranzan-scene

Bu kölelerin büyük çoğunluğunu Goblin, Grimlock ve Kobold gibi Goblinoid türleri oluşturur. Fakat bu sizi yanıltmasın. Drowlar yanlızca güçsüz yaratıkları köleleri yapmamışlardır. Minotaur, Troll ve Ogre gibi köleleştirilmesi çok zor olan ırklarında köle hayatı yaşaması sağlanmıştır.

Şehrin ticaretinde ilk sırayı zehirin alması sanırım çok şaşılacak bir durum değil. Hani zehir tacirleri derler ya, işte gerçek anlamda zehir tacirleridir Menzoberranzanlılar. Mantar ve büyü parşomenleri gibi ticari kaynaklarda edinmişlerdir. Tabi birde Karanlıkaltın’da bulunması çok kolay olmadığından temiz su kıymetlidir. Her şeyiyle çok farklı ve çok tehlikeli bir şehir Menzoberranzan. Yaşamayacağımız ama gidip bir hafta gezebileceğimiz ilginç bir yer.

Gürkan Öz

Fantastik evrenlerin güzel yanlarından biri de göremeyeceğimiz şehirleri yaratıp bize sunmasıdır. Bedenen burada olsak da hayallerimizde dolaşmışızdır hep o şehirlerde. Fantastik şehirler farklı amaçlarla bir bütün olarak tasarlandığı için yıkılana kadar gözlerimizi kamaştırırlar.

Bu şehirler arasından benim en beğendiklerim, hem görünüşüyle hem de birbirleriyle ilgili tarihi olduğu için Orta-Dünya’dan Minas Tirith ve Minas Morgul ikilisidir.

minas-tirith

Minas Tirith, ilk yapıldığında ismi Güneş Kulesi anlamına gelen Minas Anor’du. Bu kale şehir, Mordor’dan gelen saldırıları engellemek için Gondor krallığı tarafından yaptırıldı. Aynı zamanlarda Minas Anor’u yöneten Dunedain prensinin kardeşi tarafından Ay Kulesi anlamına gelen Minas İthil kale şehri yapıldı. Bu iki şehir uzun zaman boyunca Mordor’un karanlık gücüne karşı başarıyla savaştı. Bu iki kentin arasında da Gondor ve Arnor’un yani birleşik krallığın başkenti Osgiliath (Yıldızların Sarayı) bulunuyordu.

Angmar’ın Büyücü Kralı’nın Minas İthil’i almasından sonra bu şehrin ismi Kara Büyü Kulesi anlamına gelen Minas Morgul olarak değiştirilmiştir. Minas İthil’in kaybı ve devamında Osgiliath’ın yıpranmasıyla Gondor’un başkenti Minas Anor olmuştur ve ismi Minas Tirith (Kolcu Kulesi) olarak değiştirilmiştir.

minas-morgul

Şehirlerin muhteşem olan özellikleri ve görünüşleri dışında sevmemi sağlayan en önemli etmen hikayeleri. Başlangıçta aynı amaç için yapılan iki şehir ama sonradan birbirinin zıttı olan güçleri temsil etmeye başlıyor. Herkesin aklına mantıklı olarak kötü denince Sauron, iyi denince Gandalf geliyordur. Bana bunlardan ziyade her iki taraf için savaşan askerleri barındıran şehirler geliyor.

Minas Tirith ve Minas Morgul, Anduin Nehrinin iki tarafındaki düşman şehirler. Birbirlerini saygıyla selamlıyorlar ve mücadelelerine başlıyorlar.

Özay Şen

Şehir mimarisi gerçek hayatta da beni büyülemiştir. Gecenin bir vakti, hafif yüksek bir tepeden şehrin karanlık ama yıldızlar gibi parlayan siluetine bakarken, sanki insanoğlunun gerçekten de yıldızlarla yarıştığı hissine kapılmışımdır. Bazen de sadece ufak bir yarımada üzerine konuşlandırılmış, ufak bir kasaba beni büyüler. Böylesine gerçek bir dünyada, gerçek şehirler, kasabalar köyler beni etkilerken, aslında var olmayan yerlerin etkisini de her zaman hissetmişimdir.

Fallout 3 – Megaton

Megaton belki de, Fallout evrenini özetleyen en güzel örneklerden biridir. Fallout 1 ve 2’nin haritasını boydan boya kat etmeme rağmen Megaton’u ilk gördüğümde aklım çıkmıştı. Belki Fallout serisinin ilk defa 3D dünyaya merhaba dediği oyun olmasından, belki de bu oyunda karşımıza çıkan ilk şehir olmasından kaynaklanıyor. Sebepleri üzerinde durmamıza pek gerek yok diye düşünüyorum. Ama Megaton, gelmiş geçmiş en enteresan ve en ironik şehirlerden biridir.

Megaton, Washington’ın çorak topraklarında merkezden çok uzakta bulunan bir şehir. Aslında şehir demeye dilim varmıyor. Ama içinde yaşayan halkın, Megaton’u artık bir şehir gibi görmesi benim de gözlerimi kör etmişti sanırım. Bu şehrin tarihi çok eskilere dayanmıyor. Sadece gidecek yeri kalmayan bir avuç tüccar tarafından kurulmuş. Nedendir bilinmez, kurulma alanı olarak da patlamamış bir nükleer bombanın açtığı krater seçilmiş.

megaton-fallout-gorsel-001

Şehrin inşası sırasında, halka Children of Atom adı verilen dini bir grup yardım ediyor. Bu grup nükleer bombaya saplantılı bir halde tapmaya başlıyorlar. Haliyle şehrin korunması için de yardımlarını esirgemiyorlar. Megaton yıllar içerisinde birçok baskına uğruyor. Çevrede dolaşan haydutların, çapulcuların bini bin para! Korunmak için kendi aralarında örgütleşen Megaton halkı, eski Western filmlerinden anımsayacağımız bir topluluk haline geliyor.

Ufak bir hanı, şerifi, ürkek halkı bulunan Megaton dünyanın merkezi değil. Ama şehrin merkezinde bulunan nükleer bomba onları hayatta tutuyor. Bombanın her an patlama tehlikesinin bulunması, çevredeki yağmacıları ilk başlarda korkutmasa da, zamanla şüpheye düşmelerine sebebiyet veriyor. Ayrıca şehrin Vault 101’e olan yakınlığı onlara ticari bir kazanç sağlıyor. Yıllar içerisinde Vault 101’den çıkan keşif partilerinin ilk durağı da Megaton oluyor.

megaton-fallout-gorsel-002

TNT’nin eş değer terimi olarak karşımıza çıkan Megaton, post-apocalyptic dünyayı çok güzel özetliyor. Hayatta kalmaya çalışan, dışarıdaki yaratıklardan, insanlardan ve akla hayale gelebilecek her türlü saldırgan şeyden korkan insanlar ortak bir konuda birleşmişler. Şehrin ortasındaki nükleer bomba hem onları koruyor, hem de onları yavaşça öldürüyor. Tüm dünyayı yıkıma uğratan Büyük Savaş da, zaten nükleer bombalar tarafından çıkmamış mıydı? Ama sen feleğin şu işine bak. Megaton, göbeğinin tam ortasında bulunan devasa bombasıyla, hem kendisine hem de çevresine hayat veren önemli bir nokta haline geliyor.

Eğer imkanım olsa, Moriarty’nin Salonun’da iki tek atmak için mutlaka uğrardım. Tabii radyasyon seviyesini de göze alarak.

Sigil – Planescape

Sigil’i belki de sadece Planescape: Torment bilgisayar oyunundan biliyor olabilirsiniz. Ama Sigil’in kendisi, Dungeons and Dragons tarihi için çok önemli bir konumdadır. Sigil, tüm kapıların birleştiği yerdir. Bu yüzden ona sıklıkla Kapıların Şehri de denir. Neden mi?

Bilindiği üzere Dungeons and Dragons sistemi içerisinde onlarca, yüzlerce dünya bulunuyor. Bunlardan birçoğunu belli kural kitaplarına bağlı kalarak oynatabiliyoruz. Dragonlance, Forgotten Realms, Darksun, Birthright, Space Jammer ve dahası Dungeons and Dragons evrenindeki farklı dünyalar, ya da diğer bir tabirle gezegenler.

sigil

Pek çılgın DnD editörleri bu dünyaları birbirine bağlayacak bir sistem oluşturmaya karar vermişler. Buna da Planescape denmiş. Böylece Dragonlance oynayan oyuncular, yaptıkları kötü kararlar neticesinde, Ravenloft’a çekildiklerinde tekrar kendi dünyalarına ulaşmak için Planescape’i kullanabilirler. Belki de sadece farklı dünyaları gezip, kadim eşyaları toplamaya çalışan bir Planar grubunu canlandırmak istiyorsunuzdur. Ya da Forgotten Realms’den çok sıkılmışsınızdır ve kendinizi Eberron’a atmak istiyorsunuzdur. Planescape bunların hepsinin cevabını içeriyor. Yani tam anlamıyla olmasa da, oyun yöneticisine çok yardımı dokunuyor.

Haliyle Planescape’in bir merkezi olmak zorunda. Buraya da Sigil deniliyor. Aman tanrım! O ne güzel bir şehirdir. O ne güzel kurgulanmış bir yerdir. Evrenin bir kölesinde Outlands adı verilen düzlemin en uzun kulesinin tepesindedir Sigil. Yana yatmış bir yüzük gibidir. Evet, bildiğiniz yüzük şeklindedir ve havada süzülmektedir. Şehre adımını ilk defa atan birinin önce başı dönmeye başlar, sonra midesi ters yüz olur. Çünkü gökyüzüne bakmaya çalıştığınızda göreceğiniz tek şey, karşı taraftaki sokakta bulunan evlerin çatılarıdır. Yan taraflardaki uzun duvarların ötesinde ise tamamen boşluk vardır.

Sigil, yaşayan bir ticaret şehridir. Aradığınız her şeyi bulma fırsatı yakalayabilirsiniz. Ayrıca çok şaşırtıcı olaylarla da karşılaşabilirsiniz. Yüzyıllardır devam eden Blood War’da birbirleriyle amansız kavgaya tutuşmuş bir Tanarr’i ve bir Baatezu, rastgele bir hanın köşesinde karşılıklı bira içiyor olabilirler. Bunun en büyük sebeplerinden biri Sigil’in yöneticisinin Lady of Pain olması.

lady-of-pain

Lady of Pain, bambaşka bir yazının konusu olabilir. Kendisi tanrılardan da üstün olarak kabul edilen bir varlıktır. Kendisi de ne olduğunu tam olarak açıklayamaz. Dungeons and Dragons tarihinde, karakter kağıdı açıklanmayan tek varlık olması da onu oldukça üstün bir noktaya koymaktadır. Lady of Pain, şehrin yöneticiliğini yapmanın yanı sıra koruyuculuğunu da üstlenmiştir. Bu yüzden çeşitli politik, dini ya da ırk kavgalarına yol açmamak amacıyla şehrin tarafsız olduğunu ilan etmiştir. Bu yüzden hiçbir tanrı Sigil’e ayak basamaz. Basanlar ise artık müritleri tarafından unutulmuştur. Çünkü ölmüşlerdir.

Lady of Pain’in Sigil üzerindeki bu politikası sayesinde, şehirde birçok yeni fırsat ile karşılaşabilirsiniz. Sigil’in kapılar şehri olduğundan bahsetmiştim. Bir lağım kapağı, eski bir evin arka kapısı, bir ayna ya da bir evin yıkılmamasını sağlamak için desteklenmiş tahta kiriş sizi bambaşka bir yere götürebilir. Ama bu kapılar sürekli olarak karşınıza çıkmaz. Dikkatli olmanız gerekir. Ticaret şehri olmasının birçok avantajı, olduğu gibi dezavantajları da vardır. Sizi kandırmaya çalışan Planar dostlarımıza da ev sahipliği yapmaktadır.

Bir gün eğer fırsatınız bulursa Sigil’e mutlaka uğrayın derim. Ben en kısa sürede bir tilki kovuğu bulup içerisinde geçerek buraya ulaşmayı planlıyorum. Gittiğinizde ise öyle her yerde Lady of Pain’in adını ağzınıza almayın. Sonra tepenizden bir gölge geçer, ölürsünüz falan…

Kayra Keri Küpçü

Palanthas

Ejderha Mızrağı serisini okumuş olanların mutlaka ziyaret ettiği, sokaklarında dolaşırken etraftaki güzellere bakmaktan kendisini alamadığı, devasa kütüphanesi ve şehrin ortasında yanmış bir sütun gibi yükselen simsiyah Büyücülük Kulesi ile herkesin zihinlerine kazınan Palanthas şehrinden bahsediyorum.

palanthas-raistlin-crysania-caramon

Branchala Körfezi sayesinde denizcilerin de ticaret için uğrak yeri olan Palanthas, Ansalon kıtasının en önemli ve en kalabalık şehirlerinden birisidir. Alimler için bilim, tüccarlar için ticaret, zenginler için alışveriş, halk için ise tam bir yaşam merkezidir.

Şehir, içeriden dış kısma doğru büyüyen bir halka şeklinde inşa edilmiştir. Tam ortada Palanthas’ın yönetiminin yürütüldüğü Yönetim Binası, Palanthas Lordu Sarayı ve şehir hapishanesi yer alırken bir dış halkada ise zengin tüccarlar ve soylular bulunur. Ayrıca Raistlin Majere tarafından ele geçirilen, yıllar öncesinde kara cübbeli büyücü tarafından lanetlenen Palanthas Büyücülük Kulesi de bu halkada yer alır. Bunca ihtişam ve güzelliğin ortasında yer alan lanetli kule ve Shoikan Korusu, şehrin güzel yapısı ile bir tezat oluşturur. Halktan pek az kimse Palanthas Kulesi’ni çevreleyen Shoikan Korusu’nun önünden geçmeye cesaret eder.

palanthas-harita

Şehrin en dış halkasında ise gelir düzeyi düşük halk, liman işçileri yaşarken Hırsızlar Loncası gibi yerler de burada yer alır. Ancak Palanthas’ın Büyük Kütüphanesi ve tanrılar için yapılmış tapınaklar da bu dış halkada yer alır. Bu Büyük Kütüphane’de aestheticler gün boyu çalışıp Krynn’in tarihini düzenlerler. Kütüphanenin başındaki Astinus ise bir saniye bile durmadan Krynn’in tarihini kayıtlara geçirmekle meşguldür. Bir gün kütüphaneye giderseniz Astinus’u rahatsız etmenizi önermem, kendisi ziyaretçilerden pek hoşlanmaz.

Marslı Filminden İlk Video
Drizzt Efsanesi, Homecoming Serisi ile Yola Devam Ediyor - İlk Kitap: Archmage