Kurosawa maratonunda umutla bir sonraki adıma geçiyorum ama ne yazık ki yine sinema tarihçilerinin öve öve bitiremediği bir başka “klasik” ile duvara toslamış durumdayım. 1949 yapımı Nora Inu (Kuduz Köpek), benim için tıpkı Drunken Angel gibi ne anlattığı belli olmayan, bomboş ve son derece kötü bir film deneyimi olmaktan öteye geçemedi.
Polisiye türünün ilk örneklerinden biri falan diyorlar ama bence hikaye o kadar hantal ve amaçsız ilerliyor ki, insanı filmin içine çekecek tek bir kırıntı bile bulamadım. İlk polisiye eseri diyorlar bide kolpa du rififi filmi var Sherlock Holmes romanları Agatha Christie romanları var garip yani fonlanmışlar mı 1949’da?

Bir Tabancanın Peşinde Sürüklenen Sıkıcı Bir Dünya
Açık konuşmak gerekirse filmin ana fikri bana baştan aşağı anlamsız geldi. Genç bir polisin (yine Toshiro Mifune) otobüste silahını çaldırmasıyla başlayan ve o silahı bulmak için Tokyo’nun leş gibi sıcak, sefil sokaklarında boş boş dolandığı bir hikaye izliyoruz. Adam saatler boyunca pazar yerinden bu pazar yerine koşturuyor, suçlularla konuşuyor ama ortada ne doğru düzgün bir gerilim var ne de insanı merak ettiren bir dedektiflik zekası türk filmlerinde kovalamaca sahnesi olur ya karpuz kavun elma atarla ya işte tam öyle.
Mifune’nin karakteri (Murakami) sürekli aşırı sıcak havadan bunalmış, ter içinde, çaresizce sağa sola koşturan çiğ bir adam gibi duruyor. Yanındaki yaşlı dedektif Sato ile olan ilişkisi bile o kadar klişe ve durağan işlenmiş ki, aralarındaki diyaloglar beni filmden tamamen kopardı. Kurosawa savaş sonrası Tokyo’nun yoksul, tekinsiz yeraltı dünyasını ve suç ortamını gerçekçi bir şekilde göstereceğim derken, bence filmin sinematografik ritmini tamamen öldürmüş ve seyirciyi bitmek bilmeyen bunaltıcı atmosferin içinde boğmuş. Film bittiğinde yine içimden “Ee, yani bir silah için bu kadar tantana mı koptu, buradaki asıl dert neydi?”

Benim Gözümden Felsefe ve Sembolizm Notları (Kendi Kendime Çıkardığım Zorlama Anlamlar)
Film beni ne kadar sıksa ve bana göre bomboş bir yapım olsa da, Kurosawa’nın o terli kadrajlarına gizlediği, kendi kendime anlamlandırmaya çalıştığım birkaç sembolik detayı buraya not etmek istiyorum:
- O Bitmek Bilmeyen Bunaltıcı Sıcak ve Ter: Film boyunca herkes sürekli yelpazeleniyor, mendillerle terini siliyor. Bence bu aşırı sıcaklık ve ter, sadece mevsimi göstermek için değil; savaş sonrası Japonya’sının o sıkışmış, nefes alınamaz, insanı delirmenin eşiğine getiren ahlaki buhranının bir sembolüydü. Toplum o kadar daralmış ki, herkes her an patlamaya hazır birer “kuduz köpek” gibi geziniyor sanki.
- Çalınan Silah ve İkiz Ruhlar: Dedektif Murakami ile silahı çalan katil Yusa aslında aynı geçmişten geliyor, ikisi de savaştan dönmüş ve her şeyini kaybetmiş. Bence Kurosawa o çalınan tabanca üzerinden, “Aynı acıyı çeken iki insandan biri neden polis olur da diğeri katile dönüşür?” sorusunu sormaya çalışmış gibi geldi bana. Silah burada sanki o çaresizlikten doğan şiddet potansiyelinin somut bir simgesiydi.
- Kuduz Köpek Metaforu: Filmin adında da geçen o kuduz köpek meselesi, bence katil Yusa’yı ve onun gibi topluma öfke kusan gençleri anlatıyordu. Hayatın ve savaşın hırpaladığı, köşeye sıkıştırdığı bu insanlar, önlerine gelene saldıran, zehir saçan ama aslında acınası durumda olan birer sokak köpeği gibi resmedilmiş diye yorumladım.
Son Söz
Açıkçası Drunken Angel’dan sonra Stray Dog da beni Kurosawa sinemasından acayip soğuttu. Önceki filmlerindeki o naif insan hikayeleri, ayakları yere basan felsefi duruşlar gitmiş; yerine ne anlattığı belirsiz, suç sokaklarında kaybolmuş dağınık işler gelmiş gibi hissediyorum. Benim için yine tam anlamıyla bir vakit kaybıydı.
Bu iki filmlik suç serisinde fena halde duvara toslamış olsak da, kronolojiyi bozmak yok. Bu kötü deneyimleri arkamda bırakıp, Kurosawa’nın bir sonraki filmine geçmeye hazırım. Sırada 1950 yapımı Scandal (Skandal) var. Umarım bu defa karşıma daha derli toplu bir şey çıkar.





