İncelemeler

Saklı Kale (The Hidden Fortress) İncelemesi

Kurosawa maratonunda 1958 yılına geldim ve George Lucas’ın Star Wars evrenini kurarken (özellikle C-3PO ve R2-D2 karakterlerini) birebir kopyaladığı söylenen meşhur Saklı Kale’yi izledim. Ama dürüst olmak gerekirse, film bittiğinde içimden yükselen oisyan çığlığına engel olamadım: Akira Kurosawa bence net bir balon yönetmen.
Şu ana kadar kronolojik olarak tam 11 filmini (partları sayarsak 13-14 filmini) deliler gibi sıkılarak izledim. Sinema tarihçileri, eleştirmenler bu adamı “İmparator” diye yere göğe sığdıramıyor ama dürüst olalım, şu ana kadar beni gerçekten “İşte sinema bu, beni benden aldı” diyerek derinden etkileyen tek bir filmi bile çıkmadı. Hepsinde aynı kronik tempo sarkması, aynı bitmek bilmeyen hantal cut’lar var. Bu film de abartılmış, içi boş aksiyon-macera balonlarından biri olmaktan öteye geçemedi benim dünyamda.

İki Tane Geri Zekalı ve Bitmek Bilmeyen Bir Yol Hikayesi

Filmin kağıt üzerindeki konusu aslında bir macera oyunu gibi akıcı duruyor: Yenilmiş bir krallığın generali (yine Toshiro Mifune) ve gizlenen bir prenses, ellerindeki altınlarla birlikte düşman topraklarından kaçıp güvenli bölgeye ulaşmaya çalışıyor. Onlara da sürekli didişen, paragöz, aptal iki tane mal eşlik ediyor. Lucas bu köylüleri alıp robot yapmış işte, olay bu.
Peki film akıyor mu? Asla. Kurosawa o iki köylünün bitmek bilmeyen kavgalarını, altın peşinde koşmalarını, ağlamalarını öyle uzun ve tekrara düşen sahnelerle çekmiş ki, bir süre sonra “Yeter artık, geçin şu sahneyi” diye ekrana bağırasım geldi. Mifune’nin karizmatik general duruşu ve dönem için devrimsel sayılan geniş ekran (TohoScope) çekimleri bile filmi hantallıktan kurtarmaya yetmemiş bana göre. Macera filmi dediğin insanı heyecanlandırır, tempoyu yükseltir; Kurosawa ise her zamanki gibi sahneleri sündürerek o merak duygusunu tamamen köreltmiş bana göre.

Felsefe ve Sembolizm Notları

Film ne kadar balon gelse ve beni ekran başında ruhsal bir işkenceye maruz bırakmış olsa da, söz verdiğim gibi felsefe ve sembolizm penceremizi yine de aralamak istiyorum.

  • Altınların Saklandığı Odunlar: Generalin altınları odunların içine gizlemesi ve o iki köylünün bu odunları fark etmeden taşımaları bence trajikomik bir insan doğası sembolüydü. İnsan, aradığı o devasa zenginliğin ve değerin tam üstünde otururken bile gözündeki hırs perdesi yüzünden bazen gerçeği göremez. Kurosawa burada bence “Asıl körlük gözde değil, zihndedir” felsefesini o salak köylüler üzerinden vermeye çalışmış gibi geldi bana.
  • Ateş Festivali Sahnesi (Hayat Bir Şarkıdır): Kaçakların yakalanma tehlikesi altındayken girdikleri o devasa odun ateşi festivalinde, insanların ateşe odun fırlatıp “Bu dünya bir rüyadır, hayatını dolu dolu yaşa, kendini ateşe at” tarzında bir şarkı söyleyerek deliler gibi dans ettiği bir sahne var. Bence filmin en katlanılabilir ve felsefi anı burasıydı. Kurosawa o sahnede bize saf bir nihilizm sunuyordu sanki. Savaşlar, krallıklar, altınlar… Hepsi geçici; kalıcı olan tek şey o anın çılgınlığı ve her şeyin eninde sonunda küle döneceği gerçeğidir diye yorumladım.
  • Prensesin Erkek Kılığına Girmesi ve Maskeler: Prensesin hayatta kalmak için dilsiz bir erkek çocuğu gibi davranması, bana yine o toplum içindeki zorunlu rollerimizi ve maskelerimizi hatırlattı. Tahtından olan bir hükümdar bile yeri geldiğinde o asil kimliğini sıfırlayıp, hayatta kalmak için en alt tabakanın maskesini takmak zorunda kalıyor bence.

Son Söz

Uzun lafın kısası; Saklı Kale, sinematografik teknikleri veya geniş ekran kullanımıyla belki sektörü etkilemiş olabilir ama bir izleyici ve eleştirmen olarak benim için koskoca bir vakit kaybıydı. Kurosawa’nın bu bitmek bilmeyen, insanı delirten hantal sinema diline karşı sabrım gerçekten tükenmek üzere. Bir insan her filmde mi bu kadar sıkılır arkadaş?
Ama madem bu yola baş koydum, ne olursa olsun bu adamın tüm külliyatını bitireceğim. Bu balonu da patlatıp cebe koyduk. Şimdi sırada 1960 yapımı, yine Toshiro Mifune’nin başrolde olduğu ve modern kurumsal dünyadaki yozlaşmayı anlatan bir intikam hikayesi var: The Bad Sleep Well (Kötüler Rahat Uyur).
Beni bu Kurosawa bunalımından çıkarabilecek mi yoksa sıkıntıdan bayıltmaya devam mı edecek, bir sonraki Kurosawa günlüğünde hep beraber göreceğiz. Görüşmek üzere!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu