Island of Lost Souls ilk bakışta çok güçlü bir fikirle geliyor. Zaten çıkış noktası da sağlam: The Island of Doctor Moreau gibi karanlık ve rahatsız edici bir metin. H. G. Wells burada insan olmanın sınırlarını parçalamaya çalışıyordı galiba. Film ise bu fikri alıp daha görsel, daha doğrudan bir korkuya çeviriyor. Ama tam da bu noktada bir şeyler eksiliyor.

Rahatsız Edici Fikir, Etik Tartışma
Filmin merkezinde Dr. Moreau var. Bilimi kullanarak hayvanları insana dönüştürmeye çalışan bir figür. Kağıt üzerinde bu karakter sınırsız bir etik tartışma alanı açıyor: Tanrı kompleksine giren bilim insanı, doğaya müdahale, kimlik krizi, bilinç ve acı meselesi.Ama film bu potansiyelin tamamını kullanmıyor. Daha çok yüzeyde dolaşıyor. Moreau’nun deliliğini görüyoruz ama derinliğini çok hissetmiyoruz. Onun zihnine giremiyoruz. Karakter bir fikir olmaktan çıkıp bir insana dönüşemiyor.
Atmosfer Var, Akış Yok
Filmin en güçlü tarafı atmosferi. Ada fikri, izole bir alan, garip yaratıklar… Bunlar hâlâ çalışıyor. Özellikle yaratık tasarımlarında bir huzursuzluk hissi var. İnsan ama değil. Tanıdık ama yabancı. Fakat bu atmosferi taşıyacak bir anlatı ritmi yok. Film ilerledikçe bir kopukluk hissi oluşuyor. Sahneler arasında güçlü bir bağ kurulamadığı için izleyici sürekli dışarı düşüyor. O yüzden sıkıcı film. Kötü fikir değil, kötü tempo.

Korku mu, Alegori mi?
Film iki şey arasında kararsız kalıyor: Saf korku mu olacak, yoksa felsefi bir alegori mi? Korku tarafına yaslandığında yaratıkların tehdidi öne çıkıyor. Ama bu tehdit derinleşmiyor. Alegori tarafına geçtiğinde ise insan nedir? sorusu ortaya atılıyor ama işlenmiyor. Bu kararsızlık filmi ortada bırakıyor. Ne tam korku ne de tam düşünsel bir iş.
FRP Perspektifi
FRP gözüyle baktığında aslında mükemmel bir setup var. İzole ada, gizli deneyler, mutant benzeri varlıklar, karizmatik ama tehlikeli bir NPC (Moreau). Bu, tek oturumluk değil direkt campaign’lik bir fikir.Ama film bunu oynayamıyor. Dünya kuruluyor ama derinleşmiyor. Oyuncular (karakterler) pasif kalıyor. Seçim yok, gerilim tırmanmıyor. Yani GM çok iyi bir harita çizmiş ama oyunu akıtmıyor gibi.
Dönemi İçin Cesur
Adil olmak lazım. 1932 için bu film cesur. Özellikle beden korkusu ve etik sınır ihlali gibi konular o dönem için riskli. Hatta bazı sahnelerin rahatsız ediciliği bugün bile hissediliyor.Ama bugünden baktığında yetmiyor. Çünkü biz artık bu fikirlerin çok daha derin işlendiği örnekleri gördük. Film bir başlangıç gibi kalıyor, tamamlanmış bir deneyim gibi değil.

Sonuç: Büyük Fikir
Island of Lost Souls kötü bir film değil ama potansiyelinin gerisinde. İçinde çok güçlü bir çekirdek var ama bu çekirdek tam açılmıyor. Rahatsız edici bir fikir sunuyor ama o fikri derinleştiremiyor. Atmosfer kuruyor ama sürdüremiyor. Yine de önemli bir halka. Çünkü bilimkurgu ve korkunun kesiştiği bu karanlık alanın erken örneklerinden biri. Ama keyifli bir izleme deneyiminden çok, tarihsel bir durak.





