Son Haberler
Anasayfa » İncelemeler » Fantastik Soslu Bir Drama: Leftovers

Fantastik Soslu Bir Drama: Leftovers

Bir zamanlar yeni Lost olması beklenirken ilk sezonun sonunda reytinglere kurban giden Flashforward‘ın bir hayranıysanız güzel bir haberimiz var.

Onun daha ağır işlenen, duygusal ve felsefi bir benzeriyle tanışmak üzeresiniz. HBO için Tom Perotta‘nın aynı isimli romanından uyarlanan projenin başında Lost’tan hatırlayabileceğiniz Damon Lindelof var. Lost deyince hemen yüzünüzü ekşitmeyin. Diziden nefret edilmesinin sebebinin Abrams, sevilmesinin sebebinin ise Lindelof olduğu internet ahalisinde yaygın bir görüş.

Dilimize Siren Yayınları tarafından kazandırılan Kalanlar, aslında ortalama bir kitap. Daha doğrusu, iyi fikirlerin vasat işlenmesine güzel bir örnek. Dizi ise bu kaynak materyali alıp hikayeyi bambaşka noktalara götürüyor. Çoğu izleyici ilk sezonun, özellikle de başlarının, dizinin kalanı kadar etkileyici olmadığı konusunda hemfikir. Bunun sebebi anlatılmak istenenden önce romanın hikayesini bitirmelerinin gerekmesi. Hatta bunun farkında olan ve elindeki işe çok güvenen HBO, izleyiciler en başlarda kaçmasın diye eleştirmenlere ilk beş bölümü birlikte göndermişti. Kısaca birkaç bölüm dayanabilirseniz mükemmel bir felsefe, psikoloji ve dramaya kavuşacaksınız.

Dizi aslında insanların açıklayamadığı olaylar sonucunda tutundukları inançları anlatıyor. “Sudden Departure” yani “Ani Kayboluş” adı verilen bir olay sonucunda insanların yüzde ikisi birdenbire hiçbir iz bırakmadan yok oluyor. Herkesin bazı yakınlarını kaybetmesinin yanında o gün gerçekleşen felaketler pek çoklarının ölümüne sebep oluyor. Bilim insanları bu kişilerin nereye ve nasıl gittiğini çözemiyor. Biz olaydan birkaç yıl sonrasını izliyoruz. Olayın etkilerine sıradan insanların gözünden şahit oluyoruz. Ana karakterimiz Kevin Garvey Jr., Mapleton kasabasının depresif polis şefi. Psikolojik olarak çökmüş Kevin’ın bu halde olmasının sebebi etrafındaki çoğu insanın aksine ailesinden birilerinin yok olması değil. O sevdiklerini daha farklı bir şekilde kaybetmiş. Kayboluş‘tan sonra insanlar yaşananları anlamlandırmaya çalışıyor ve pek çok farklı görüş ortaya çıkıyor. Kimilerine göre Kayboluş, henüz açıklanamamış bilimsel bir fenomen. Başkalarına göre İncil’de Rapture olarak geçen ve kıyametten yedi sene önce gerçekleşecek olan bir olay.

Kevin’ın eşi Laurie, Guilty Remnant isimli nihilist Kayboluş topluluğuna katılıyor. Kayboluş’un hiçbir anlamı olmadığını savunan ve kendilerini yaşananların canlı hatırlatıcıları olarak gören bu topluluğun üyeleri her zaman beyaz giyiyor, hiç konuşmuyor ve (sağlıklarının da bir önemi olmadığını savundukları için) her an sigara içiyor.

Oğulları, Kutsal Wayne isimli İsa olduğunu anlatan bir adamın müridi oluyor. Wayne yasa dışı işlere bulaştığı için oğulları Tommy‘nin durumu daha da vahim ve bir kanun adamı olan babası için oldukça üzücü. Kızları Jill ise henüz lisede okuyor ve yaşananlardan dolayı problemli bir ergenlik geçiriyor.

Her karakterin hikayesi ayrı ayrı büyük başarıyla işlenmiş. Bunda kusursuz oyunculukların da katkısı büyük. Kevin rolünde “Girl in the Train” filminden hatırlayacağınız Justin Theroux, Laurie rolünde Amy Brenneman, Tommy rolünde Chris Zylka ve Jill rolünde Margaret Qualley hem rollerine çok iyi uymuş hem de harika iş çıkarmış. Ama burada en büyük övgüyü Matt rolünde eski Doctor’umuz Christopher Ecclestone‘a vermeliyiz. Çoğu insana göre kendisi dizideki en başarılı performansı ve en sempatik karakteri ortaya koymuş. Her sezonda Matt’e ayrılan birer bölüm dizinin en güzel yanlarından. Tüm ailesini Sudden Departure’da kaybeden Nora’nın (Carrie Coon) kardeşi Matt kasabanın iyi yürekli din adamı.

Geçen yılın Oscar adayı Three Billboards Outside Ebbing Misouri gibi kasaba hikayelerinden hoşlanıyorsanız bu diziyi çok seveceksiniz. O kasaba ortamı, her detayla çok iyi yansıtılmış. Max Richter‘ın bestelediği müzikler sizi atmosferin içine çekiyor, karakterlerin duygularını hissediyorsunuz. Diziyi bitirdikten sonra her sahneyi tekrar tekrar izlemek isteyebilirsiniz.

Leftovers, kısaca özetlemek gerekirse inançla ilgili bir dizi. Daha doğrusu sizin neye inanmak istediğiz, neye inanmayı tercih ettiğinizle. Birtakım tesadüflerin bir araya gelerek büyük bir bütün oluşturduğuna, en saçma açıklamaların mantıklı görünmeye başladığına şahit oluyoruz. Dizi bazen izleyicinin beyniyle oynuyor, bizi bir şeye inandırıp tam tersini gösteriyor; bazen de izleyiciye olanları nasıl okuyacağını seçme şansı veriyor. Kült bilimkurgu K-Pax’i hatırlamamak elde değil. Kimi zaman da bir seçim yaptığımız illüzyonu yaratıyor. Bu açıdan Bandersnatch’de çıkarım yapmayı sevdiyseniz, Leftovers üzerine düşünmek çok hoşunuza gidecektir. Şimdi bunu yapacağız, o yüzden yazının geri kalanı bolca sürprizbozan içerecek.

Departure‘un bilimsel bir fenomen olduğunu ve finalde Nora’nın yaşadıklarını açıkladığını kabul edebilirsiniz. Ama Nora’nın söylediklerinin bir kanıtı yok, ayrıca yalan söylüyor olması da olası. Kevin’dan uzaklaşmak istediğini ve kaçtığını da düşünebilirsiniz. Tabii bu her şeyin bilimsel açıklaması olmasına engel değil. Nora’yı ailesine kavuşturmayı vadeden bilim insanlarının sahtekar olması muhtemel. Olmamaları da öyle…
Rapture olmadığını biliyoruz ama her şey Tanrı’nın planı olabilir. Olmayabilir de… David Burton gerçekten Tanrı olabilir ve Kayboluş’u sırf “gerçekleştirebildiği” için gerçekleştirmiş olabilir. Her ana karakter gibi Kevin’in birçok tesadüf sonucu ölümden kurtulduğunu gördük. Belki de Matt haklıydı ve Kevin yeniden doğmuş İsa’ydı. Psikolojisi yavaş yavaş çöken Kevin’ın sanrıları çok gözümüze sokuldu ve ölülerle konuşabildiğini destekleyen şeyler oldu. Ama elbette kesin bir kanıt göremedik. Gerçek olma olasılığı en yüksek olan doğaüstü olay buydu. İsa olmasa bile Kevin’ın ölmemesinin ve ölülerle görüşebilmesinin sebebi babasının hikayesindeki yeri olabilir. Ama akıl hastanesinden çıkan yaşlı bir adamın kendisinin çok önemli olduğunu ve tufanı durduracağını düşünmesi pek güvenilir değil.
Dizinin bu şekilde oynadığı en başarılı oyun Matt’in yıllardır felçli olan eşinin uyanmasıyla ilgiliydi. İzleyicilerin büyük bölümü karakteri çok sevmelerine rağmen papazın yavaş yavaş delirdiğine ikna olmuştu. Boyunduruğa girmeyi kabul ettiği sahne dizinin en etkileyici sahnelerinden biriydi. Kendisinin bir sezon sonra da bir sahnesi vardı ki televizyon tarihinin en başarılı diyalogları arasına girebilecek potansiyele sahipti. Burada Tanrı olduğunu iddia eden bir adamla konuşurken nasıl tüm yaşamını sorguladığını hissediyorduk. Yalnızca birkaç dakika içerisinde onlarca duyguyu yaşatan bu diyalog başlı başına bir yazıyı hak eder. Burada izleyici de en azından dizinin kurgusal dünyasında doğru bildiği her şeyi sorguluyor.

Diziyi üçüncü bir şekilde okumak da mümkün ki bu öznel bir yorum olabilir. Leftovers “umut” kavramını çağrıştıran bir dizi. Üç sezonun da bitişi, aileye katılan/kurtulan bir bebek teması hatta müzikte her karamsar sesten sonra gelen hüzünlü ama daha mutluluk verici bir nota… Nora’nın ailesine kavuşma umuduyla yaptıkları, Kevin’ın babasının tufanı önleme umuduyla Avusturalya’yı boydan boya kat etmesi, Matt’in üç bilge(!) adamla elinde ipucu olmadan Kevin’ı aramaya çıkması… Dizide her zaman umudu hatırlatan bir şeyler var.

Son olarak üzerimizde büyük etki bırakan bu dizi arkasındaki ismin gelecek projeleri ile ilgili merak uyandırıyor. Damon Lindelof‘un HBO ile bağını koparmadığı ve kült çizgi roman Watchmen ‘i kendine has bir şekilde diziye uyarladığı duyuruldu. İlginç bir şekilde Watchmen de bir çeşit kasaba hikâyesi olarak karşımıza gelecek. Dramasını Departure yerine Ozymandias’ın New York’u yok etmesinden alan süper kahramanlı Leftovers bir ucube de olabilir, televizyon tarihinin en iyi işlerinden biri haline de gelebilir. Merakla bekliyoruz.