Anasayfa » AYBABTU » Ehvenişer – The Witcher Dizisi İncelemesi

Ehvenişer – The Witcher Dizisi İncelemesi

The Witcher’ın izleyicilerle buluşacağı duyurulduğundan beri durup durup hakkında konuşuyoruz: Geralt kaç kılıç taşıyor, Yennefer’in gözünün moru doğru tonda mı, Roach hangi bölümde konuşacak? Nihayet kimimizin endişe, kimimizin heyecanla beklediği gün geldi çattı. Peki, nasıl olmuş Netflix’in The Witcher uyarlaması? Beklediğimize değdi mi? Sizlerle naçizane fikirlerimi paylaşacağım bu incelemede, bu soruları da birlikte cevaplayalım.

Açıkçası ben, diziye tereddüt ile yaklaşan taraftım. Dizinin, son zamanlarda alıp başını giden The Witcher coşkunluğunun altından kalkamayacağından, uyarlandığı kitapların edebi yetkinliği karşısında da sönük kalacağından korkuyordum. Uyarlama olarak kendi kimliğini bulamayacağından şüpheleniyordum yani. Neyse ki The Witcher, bu korkularımı büyük ölçüde giderdi.

Genel Akış, Hikaye

Dizi, başlangıç olarak kendine The Witcher serisinin en curcunalı zaman aralıklarından birini seçmiş: Geralt’ın, Blaviken Kasabı lakabını alışı, Cintra’nın Nilfgaard tarafından işgali derken kendimizi ilk dakikalardan aksiyonun, koşuşturmanın içinde buluyoruz. Dizinin ortalarına kadar da aksiyon parçaları üzerimize atılmaya devam ediyor. Bu hareketlilik, üç koldan ilerliyor: Geralt, Yennefer ve Ciri. Üçlünün yolları kesişene kadar başlarından geçenlere ayrı ayrı tanık oluyoruz ki yeri geldiğinde bu çok seslilik, takibi zorlaştırdığı gibi tempoyu da düşürebiliyor. Buluşması gerekenlerin bir türlü buluşamaması izleyicide yer yer hikayenin belli bir yönü yokmuş hissiyatını uyandırsa da kanımca sezonun ortasından itibaren toparlanan, canlanan hikaye akışı ile bu hissiyat kayboluyor ve o ana kadar bir ucundan yakalayıp bir türlü dizinin tam içine girememiş izleyiciler de hikayeye çekiliyor.

The Witcher’ın Kahramanı Geralt Kaç Kılıç Taşıyor?

Bu noktada aynı zamanda dizi, kendi sesini buluyor. Kişisel olarak, hikayenin ilerleyişindeki ağırlık hissiyatı izleyiş zevkimi etkilemedi. Siz de benim gibi kısık ateşte, ağır ağır pişen hikayeleri seviyorsanız sizinkini de etkilemeyecektir. Ama, hikayeyle birlikte koşmayı seven izleyicilerdenseniz biraz dişinizi sıkmanız gerekebilir. Burada değinmek istediğim bir nokta da ağır hikayenin, aksiyon eksikliği ile karıştırılmaması gerektiği. Zira ilk dakikalarından itibaren The Witcher, fantastik aksiyon açlığı çeken izleyicinin imdadına yetişiyor. Sadece bazen, bu kadar koşuşturmanın içinde ana yönü kestirmeye çalışmak zorlayabiliyor.

Hikayenin işlenişinde değinmek istediğim bir nokta da geri plan detaylarının, bilgilerinin, olay örgüsüne yedirilişi. The Witcher’ın, oyunlar dışında kalan dünya bilgisine aşina olmayan izleyiciler için yer yer, gereğinden fazla yoğun gelebilecek bir dünya inşası olması. Kitapları okumamış ya da diziyi izlemeden önce oyunlar dışında kalan detayları araştırmamış izleyicilerin “E bu kim,” “E bu neden oldu şimdi” gibi sorularla kafası dolabilir, işin içinden çıkamayacaklarını hissedebilirler. Witcher hakkında çok az fikir sahibi olmayan izleyiciler, izleme heveslerini kaybedebilirler. Eğer siz de böyle hissetmekten çekiniyorsanız, gözünüz korkmasın. Yukarıda da dediğim gibi dizinin ortasından itibaren temponun hızlanması ile birlikte bu sorular da cevaplarını bulmaya, taşlar yerlerine oturmaya başlıyor. Dolayısıyla, bir kez daha dizinin ortasında kadar sabretmek söz konusu oluyor.

Bunun karşısında, bu detay seviyesi kitabı okumuş izleyicilere de büyük keyif sunacak cinsten. Hikayelerin en çarpıcı detaylarını ekranda, karşımızda kanlı canlı görmek gerçekten izleniş keyfini arttırıyor. Ek olarak, sadece belli başlı ana olaylar alınıp ekrana taşınmamış. Hikayelerin içlerinden, kıyıda köşede kalmış gibi görünen fakat Witcher öykülerine, dünyasının havasını sindiren ayrıntıların da olay örgüsü üstüne serpiştirilmesiyle kitapları tanıyan izleyicileri bir kez daha o sevdikleri dünyanın içine çekecek bir atmosfer yaratılmış. Burada yapımcıları takdir edeceğim nokta, genele hitap etme kaygısı ile hikayenin sulandırılmamış, kimliğinden sıyrılmamış. Belki detayların yoğunluk seviyesinde denge az biraz kaçmış ama bana kalırsa bu kişiliksiz, diğerlerinin kopyası bir diğer fantazya evreni ile karşılaşmaktan iyidir.

Söz konusu hikaye olduğunda değineceğim son nokta da uyarlamaların kaçınılmaz yorumlama ayağının The Witcher’da nasıl ele alındığı. Genel çerçevenin zaman çizelgesinde birkaç değişiklik yapılmış, ana karakterlerin hikayelerinde bir takım eklemeler ve çıkarmalar gerçekleşmiş – ki zaten bunların olacağını, hikayeye aşina izleyiciler fragmanları gördüğümüzden beri biliyordu. Bu yorumlamaların ucunun kaçacağından endişe duymuş olsam da ilk bölümlerden itibaren The Witcher’ın kendine has parçaları, anlattığı hikaye ve oluşturduğu dünya içerisinde tutarlı yerlere sahip. Bu hikayelerin yazılışları hakkındaki fikirler, tamamen kişisel zevklere dayalı. İçeriklerini beğenip beğenmemek, tamamen izleyicinin inisiyatifinde olsa da şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki eklemeler de eksiltmeler de Witcher dünyasını okumuş, öğrenmiş kişiler tarafından yapılmış.

İlginizi Çekebilir  Netflix, Sokağa Çıkanları Eve Sokmak İçin Sokaklarda Sürpriz Bozuyor

Oyunculuklar Nasıl?

Oyunculuklar, elbette ki medya tarihini değiştirecek performanslar değil. Televizyonlarda ve çevirimiçi serilerde izlemeye alıştığımız dizi oyunculuğunun iyi diyebileceğimiz örneklerini görüyoruz. Fakat bu standartlaşmış tekniğin içinden, üç başrol oyuncumuz başarıyla sıyrılmayı başarıyor.

Fan Yapımı Witcher Filmi Alzur’s Legacy Yayınlandı

Açık konuşmak gerekirse dizi başlamadan önce Henry Cavill konusunda şüphelerim vardı. Kendisinin, beyaz saçlı Süpermen’i oynayacağından endişeliydim. Ama, dizinin çıkışından önce de serinin bir hayranı olduğunu sık sık dile getiren Cavill, dersine sıkı çalışmış. Geralt’ın alaycı, ketum, içine kapanık ve soğuk kişiliğini ekrana başarıyla taşıyor. Ayrıca, bunu söylemeden geçemeyeceğim, Geralt’ın hödüklüğünü de benimsediği her halinden belli.

Geralt’ın karakter özellikleri nedeniyle izleyicide yer yer koskoca ana karakter geri planda kalıyormuş izlenimi uyanabilir ama bana kalırsa bu, tam da olması gereken durum. Geralt, kendisinin de sık sık belirttiği gibi, spot ışıklarının insanı değil. O, ne hem yeteneği hem de güzelliği ile baş döndüren Yennefer, ne de dünyanın kaderini elinde tutan Ciri. Geralt, “sıradan” bir Witcher ve Cavill’in Geralt’ı da bu sıradanlığı nedeniyle yer yer bir adım geriye çekilebiliyor. Geralt’ı özel yapan, başına gelen olaylar ve karşılaştığı insanlar ki bu olaylar ve insanlar hayatına girdikçe karakterin ön saflarda yer almaya başladığını görüyoruz.

Cavill’in yanı sıra, Yennefer rolünde izlediğimiz Anya Chalotra ve Ciri’yi ekranlara taşıyan Freya Allan’ın de performansları, takdire değer. Özellikle Chalotra, tiyatro kökenli bir oyuncu olmasının getirdiklerini ekranda da gösterebiliyor. Yennefer karakterinin yaşadığı değişimleri, bu değişimlerin etkilerini izleyiciye organik bir şekilde aktarabiliyor. Dürüst olmak gerekirse Chalotra’ya önyargı ile yaklaşmıştım fakat kendisi performansı ile bu önyargılarımı yıkmayı başardı. Üç başrol, karakterlerini benimseyerek dünyalarının geri kalanlarından sıyrılıyorlar. Ne yazık ki fantastik yapımlarda sık sık gördüğümüz, ana karakterlerin diğerlerinden tek farkının biraz daha süslü zırhlar giymiş olmaları durumu neyse ki The Witcher’da karşımıza çıkmıyor.

The Witcher Dizisinin 7 Sezon Olması Planlanıyor

Özellikle fantastik dizilerin başına bir veba gibi dolanmış bir diğer durum olan kasıntı, tek tip oyunculuk tekniğinin The Witcher izlerken karşıma çıkma azlığı da beni mutlu eden bir sürpriz oldu. Elbette ki fantazya türünün getirdiği tiplemeleri gözlemlemek mümkün fakat özellikle ana karakterler, son zamanlarda izlemeye pek alıştığımız eğreti, herkesin aynı konuştuğu, herkesin aynı davrandığı oyunculuk gösterilerinden uzak tutulmuş. Bu da “kimlik kazanmaya” katkı sağlayan bir başka faktör olmuş.

Bu başlığa son olarak şunu da eklemeliyim ki benim için oyuncu kadrosunun sürpriz bombası, Jaskier rolünde izlediğimiz Joey Batey oldu. Tavırları ve karakterlerine bürünüşü ile izleyicilere gerçek bir ozan izleten Batey sayesinde Jaskier da en az başroller kadar ilgi çeken ve sevilen bir karaktere dönüşmüş – tıpkı Jaskier’dan bekleyeceğimiz gibi.

Teknik Konuşalım

Peki The Witcher dünyasını oluşturmakta büyük önem taşıyan özel efektler, makyajlar nasıl? Bana kalırsa, özel efektler dizinin zayıf halkası. Özellikle Geralt’ın Witcher güçlerini kullanırken gördüğümüz özel efektlerin yapaylığı, göze çarpabiliyor. Peki, bu yapaylık izleyiciyi diziden kopartıyor mu? Hayır. Bunun dışında, daha sabit, Geralt’ın güçleri gibi aktif hareket halinde olması gerekmeyen efektler, bir Netflix yapımı için hiç de fena değil.

İlginizi Çekebilir  Daha Çok Çalışmalıyız - Pazartesi Cumartesiden Başlar İncelemesi

Efektlerin karşısında makyajlar ise çok daha başarılı. Yennefer’in “değişiminden” önceki halinden tutun, özellikle insan olmayan ve insansı da görünmeyen ırkların makyajlarını ben pek beğendim. Bu makyajlara yapılan özel efekt dokunuşları da gerçekten efekt departmanının parladığı yer olmuş. Fakat anlamadığım, 10 dakikadan fazla görmediğimiz insan dışı karakterlerin makyajlı, efektli görüntüsü böyle başarı ile yaratılmışken Geralt’ın gözlerinde neden “ilk cosplay maceram” lensleri kullanılmış? Gerçekten, karakterin yüzüne yapılan yakın çekimlerde lenslerin ikinci sınıf görüntüsü beni bir hayli rahatsız etti. Bu detaylar geri plan mevzuları gibi görünebilir fakat fantastik bir dünyanın inşasında, görsel bir medyumdaysanız, hikaye anlatıcılığı kadar plastik faktörler de önem taşıyor.

The Witcher, bu kısma biraz daha ağırlık vererek kişiler bazında daha tutarlı bir görünüm elde edebilirmiş fakat görsel departmandaki aksaklıklar, izleme deneyiminizi baltalamıyor kesinlikle. Kişilerden bir adım ileriye geçip mekanlara baktığımızda zaten ekibin başarılı işi göz dolduruyor. The Witcher’ın gri, tekinsiz ve belirsiz dünyasının kiri, köylerin yoksulluğu, şölenlerin görkemi, tezatlıkları içinde bir bütün oluşturmayı başarıyor. Ayrıca manzaralar da en az Witcher 3’tekiler kadar izlenesi.

Teknik başlığı altında bahsedeceğim bir faktör de savaş kareografileri. Açıkçası bu konuların tekniğinden çok anlamam; kılıç nasıl tutulmalıdır, kalkan nasıl kaldırılmalıdır bilmem. Ama bir izleyici olarak gerek Geralt’ın düşmanları ile kapışmalarından, gerekse büyük savaş sahnelerini izlemekten büyük keyif aldım. Akıcı ve dinamik sahneler oluşturmayı başarmış çekim ekibi. Ayrıca büyük savaşlarda göstermelik kılıç vuruşturmalar yerine, dolu savaş sahneleri görmek de beni gerçek anlamda tatmin etti.

Hissiyattan Bahsedelim

The Witcher’ı, benim için ön plana taşıyan en büyük özelliği ne hikayesi, ne de güzel manzaraları oldu. Bana kalırsa bu dizi uzun zamandan sonra nihayet, duygusu olan bir fantastik yapım sundu bizlere. Dizi, serinin insanlık, kötülük, sevginin doğası, ehvenişer, savaş ve barış gibi temalarını alıp kendine poz kesme malzemesi haline getirmemiş. Hikaye, bu temaların üstünde gerçekten duruyor ve izleyiciyi düşündüyor, üstünde kafa yorabileceği fikirler sunuyor. Zaten, The Witcher, hiçbir zaman sadece “vur-kır kılıç salla” üzerine değildi. Dizinin yapım ekibinin de bunu fark etmiş ve serinin ağır temalarını, ağır sorularını ekrana taşımış olması mutluluk verici. Bunun yanı sıra, kan ve vahşet, izleyiciyi dehşete düşürmek adına içi boşaltılmış, ucuz araçlar haline getirilmemiş. Özellikle ilk bölümde, itiraf ediyorum ki gözlerimin dolduğu birden çok an yaşandı. Fantastik kurgu seven biri olarak nihayet zekamızla ve beğenilerimizle alay etmeyen, onları ciddiye alan bir uyarlama izlediğimiz için gerçekten mutluyum.

Toparlayalım

Bizim de incelememiz biraz uzadı, şimdi tempoyu arttıralım. The Witcher, Netflix’in yakın zamanda ortaya koyduğu en başarılı işlerden diyebilirim. Bunun yanında, çağımızın sanatı uyarlamanın da iyi örneklerinden. Başlarda yaşanan sürüncemeye sabır göstermeye değer. İster sadece kitapları okumuş olun, ister oyunları oynamış, The Witcher, karanlık fantazya sevenlere sekiz bölümlük tatmin edici bir deneyim sunuyor. Ne kitapların birebir ekrana taşınması, ne de bilgisayar oyunlarına öykünerek popülerliklerinin ekmeğini yemeye çalışan bir yapım. Kitapların Orta Avrupa esintilerinin, Netflix’in genel popülarite estetiği ile birleştirilmesinden neyse ki ortaya bir ucube değil de kendi sesini bulmuş, köklerinin de farkında bir yapım çıkmış. İncelemeyi noktalarken, benden size iki tavsiye: The Witcher’ı izleyin, we witcherlarınıza altınlarını vermeyi unutmayın.