Son Haberler
Anasayfa » İncelemeler » Benzersiz Bir Görsel Şölen – Ghost in the Shell

Benzersiz Bir Görsel Şölen – Ghost in the Shell

Bugün vizyona giren Ghost in the Shell (Kabuktaki Hayalet) filminin ön gösterimine FRPNET ekibi olarak gittik.

İlk olarak 1989’da Masamuna Shirow tarafından yaratılan manga serisi Ghost In The Shell, şimdiye kadar medya dünyasına birbirinden değerli ve başarılı 4 film ile 3 televizyon dizisi kazandırdı. Özellikle 1995 yapımı animenin benim için bir devrim niteliğinde olduğunu belirtmek istiyorum. Gerek ele aldığı konuya yaklaşımına, felsefi alt metnine çizimlerine ve tasarımlarına filmin ilk anından itibaren hayran kalmıştım. Peki uzun süredir üstüne yazılıp çizilen bu live-action uyarlama, manganın ve animenin yanında ne kadar başarılı?


Filmin Konusu

Rupert Sanders yönetmenliğindeki filmin konusundan başlayalım, yakın gelecekte insan ve makine arasındaki fark gittikçe kapanır ve her insan geliştirilebilir hale gelir, ancak ne olursa olsun hepsinin içinde bir hayalet (ruh) bulunmaktadır. Yeni bir teknoloji ile insan-sayborg hibritler üretilebilecektir. Bu türün ilk denemesi olan “Major” (Scarlett Johansson), kendisini HANKA şirketinin Section 9’u adına adalet için savaşmaya, masum insanları korumaya adayacaktır.

Film, içerik olarak uyarlandığı manga ve animeye saygı duyan bir yapım. Eğer animeyi izlediyseniz veya mangayı okuduysanız, filmi izlerken aralarında karşılaştırma yapmak kaçınılmaz oluyor ancak filmin dersine iyi çalıştığını belirtmekte fayda var. Yapabileceğiniz tüm bu karşılaştırmalardan ustaca sıyırıyor kendini Ghost in the Shell, muazzam bir animenin ve manganın “Nasıl geliştirebiliriz, neler ekleyebiliriz?” mottosuyla yapılmış, son yıllardaki bilimkurgulardan son derece farklı ve yenilikçi bir tavır sergileyerek seyirciyi ekrana bağlayan seyir zevki ve izlenebilirliği yüksek bir uyarlama olarak karşımıza çıkıyor.

Filmin seyir zevkinin yüksek oluşundan bahsettim, peki manga veya anime yapılırken amaçlanan ilk şey seyir zevki miydi? Eminim ki herhangi bir Ghost in the Shell yazısı okuyan herkesin aklında daha ilk cümleden itibaren aynı şey olacak: “Peki ya felsefi alt metin?”

Filmin Felsefi Yapısı

Filmle ilgili en büyük hayal kırıklığımın felsefi alt metnin öldürülüşü olduğunu söylemem gerek. Evet, gerçekten de fikri yönden manganın veya animenin altında fazlasıyla ezilen bir uyarlama Ghost in the Shell, orijinal hikayeye göre yapılan oldukça radikal ve özgün değişimler seyir zevkini arttırsa da sizi herhangi bir felsefi tartışmaya sürüklemiyor. Dürüst olmak gerekirse animeyi izlemeye başladığımda kendimi daha çok bir felsefe sınıfında daha sonra üstüne tartışılacak bir video izler gibiydim. Özgür irade (free will), yaşam hakkı, bilinç gibi konular üzerine ortaya atılan fikirler ile izleyiciyi kendisine hayran bırakıyordu ancak uyarlamamızda ise bunları bulmak imkansız. Tabii şunu da belirtmekte fayda var ki Ghost in the Shell, daha çok görsel bir şölen yaratmak için çekildiğini live-action tekniğiyle de birlikte oldukça çabuk ve kolay kabul ettiriyor seyirciye. Bir süre sonra yalnızca eski yapımlar ile uyarlamamız arasındaki görseller arasında kurduğunuz bağ ile bile oldukça tatmin edici bir şekilde salondan ayrılabilirsiniz.

Ya Görüntüler?

Filmi, içerik olarak daha fazla kötülemeden biraz da “Yiğidi öldür hakkını yeme,” deyip filmin tasarımlarına, görselliğine değinmek istiyorum. Tek kelimeyle özetlemek gerekirse muazzam. Bir cyberpunk hayranıysanız, IMAX 3D’nin de yardımıyla, filmi büyük bir hayranlıkla izlemeniz mümkün. İçerik ve alt metin için verilen özgün kararlar, biçime ve görsellere gelince muazzam bir değişimle özüne son derece sadık bir uyarlama olarak karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda da yalnızca filmin açılış sekansı için bile 30 sanatçının çalıştığını belirtmekte fayda var. Yaratılan distopyanın istenildiği gibi kendi içerisinde bir rahatsız edicilik barındırması, tam dozunda yaratılmış cyberpunk atmosfer, karakter modellemeleri ve manganın ya da animenin çıktıkları yıllarda ağızları açık bırakan yenilikçi bilimkurgu anlayışına son derece sadık kalınması sayesinde film, görselleri ve tarzı açısından tam puanı hakediyor.

Filmin Karakterleri

Hazır karakter modellemelerinden bahsetmişken biraz da filmin oyuncularından, karakterlerden bahsetmekte fayda var. Genel olarak bir bilimkurgu filminin hitap ettiği kitle az çok belli olsa da Ghost in the Shell, bünyesinde barındırdığı oyuncu kadrosu ile bir bilimkurgu filminin çok daha ötesinde bir yapım olduğunu kanıtlıyor. Krzysztof Kieslowski (Bleu), Michael Haneke (Caché) ve daha pek çok dünya sinemasında çok büyük yerleri olan yönetmenlerle çalışmış olan Juliette Binoche’un (Dr. Ouelet) filmdeki varlığının bile Ghost in the Shell’i pek çok izleyici için diğer bilimkurgu filmlerinden ayıran bir etmen olarak görüyorum. Aynı şeyin Michael Pitt için de geçerli olduğunu da belirtmek istiyorum. Gerçekten Michael Pitt gibi daha çok genç yaştan itibaren kendisini kanıtlamış bir oyuncuyu böylesine cyber-punk dokularına sahip bir filmde görmek gerçekten de seyir zevkini arttırıyor. Tam bu kısımda şunu da belirtmek gerek ki Pitt’in canlandırdığı Kuze karakteri, daha önce hiçbir Ghotst In The Shell uyarlamasında bulunmayan tamamen film için yaratılmış bir karakter. Pitt’in bulunduğu her sahnede saçlarıyla, ses tonuyla ve daha sayılabilecek pek çok etmenin katkısıyla resmen bir cyber-punk filminde oynamak için yaratılmış bir oyuncu olduğunu görebiliyorsunuz ve umarız ki devamı da gelir.

Filmdeki Asya kökenli ve Avrupalı – Amerikalı oyuncular arasında oldukça başarılı bir uyum yakalandığını düşünüyorum. Asya kökenli oyuncular arasında Takeshi Kitano (Zatoichi) ve daha önce The Dark Knight, Indepence Day: Resurgence gibi filmlerde de yer almış Ng Chin Han olması filmin cast ekibi için yapılan çalışmanın ne kadar ciddiye alındığını kanıtlar nitelikte.

Filmin tüm tanıtımlarında bir assolist olarak yer alan Scarlett Johansson’ı sona bırakmak istedim çünkü söyleyecek çok şey var. Öncelikle yer alacağı filmleri seçerken son derece cesur olduğunu belirtmekte fayda var. İlk olarak 2003’te Lost In Translation ile Asya semalarında izlediğimiz Johansson, Marvel evrenine olan katısından da sonra 2013’te Under The Skin gibi cesur ve alacağı tepkilerin son derece meçhul olduğu bir filmde oldukça başarılı bir performans sergiledi. Under The Skin, bir filmden ziyade tek kişilik bir Scarlett Johansson performansı olarak karşımıza çıkmıştı. Bir yıl sonra Leon, The Fifth Element gibi filmlerden tanıdığımz Luc Besson filmi Lucy ile bir kez daha Asya’da çekilmiş bir bilimkurgu ile karşımıza çıkmış ve ne kadar iyi bir bilimkurgu filmi oyuncusu olabileceğini hepimize kanıtlamıştı. Aynı şeyler Ghost in the Shell için de geçerliliğini koruyor ve Scarlett Johansson’ın varlığı, filmin o muazzam görselliğinde, yılbaşı ağacının tepesindeki yıldız gibi beliriyor. Filmi izlerken ister istemez sanki manganın o zamanlar 5 yaşında olan Scarlett Johansson için yaratıldığını düşünüyorsunuz. (Ayrıca Juliette Binoche’un film için verdiği bir demeçte “I think she has the best ass.” Gibi bir açıklaması da bulunmakta.)

Sonuç

Yazının kapanışını ise beni filmle ilgili heyecanlandıran insanlardan birisi olan Clint Mansell ile yapmak istiyorum. Kendisini özellikle Darren Aronofsky’nin Pi, The Fountain, Noah gibi filmlere yaptığı müzikler ile tanısam da Moon (2009) ve Mass Effect 3’ün de müziklerini yapmış, ne kadar iyi bir composer olduğunu dünya medyasına kanıtlayabilmiş bir isim. Bu filmde de anime için yapılan soundtracklere sadık kalışı ve oldukça modern değişimlerde bulunuşu filmin güzelliğini bir üst seviyeye taşıyor.

Dürüst olmakta fayda var, Ghost In The Shell evreninin felsefi alt metnine tutulmuş hayranlar için uyarlama büyük bir hayal kırıklığı. Ghost In The Shell serisini bu film ile tanıyanlar ve önceki yapımların görselliğine, tasarımlarına hayran kalanlar içinse bulunmaz bir seyirlik. Ghost in the Shell, bilimkurgu dünyasının en kaliteli ve başarılı evrenlerinden birisinin özüne sadık ancak radikal bir uyarlaması.

Silmarillion Filmi Sonunda Doğrulandı!
Twin Peaks Dizisinin Klasik Bölümleri FX Ekranlarında