Son Haberler
Anasayfa » Haberler » Son Haberler » Vault TR Projesi!

Vault TR Projesi!

vault-tr-logo

Kavimler göçünden günümüze, geçirilen süreçte iyice sıkışık bir tarihe sahip olan Türkiye yavaş yavaş geleceğe entegre oluyordu. Yıllarboyu beklenen savaş, bir türlü büyük çatışmalara dönemeyen küçük sürtüşmelerin eşiğinde hunharca patlayan Büyük Savaş bütün Ortadoğu’yu ve beraberinde Türkiye’yi de acımasızca etkiledi.

Anlamsızca artan sorunlara rağmen devletin çabaları takdire şayandı. Arttırılan metrobüs seferleri, ücretsizleştirilen köprü ve otoyollar (ki bu hamleden sadece 4 gün sonra Boğaziçi Köprüsü bir akşamüstü yıllara yenik düşerek üzerinde yaşayan evsizlerle birlikte yıkıldı) ve bu noktada halka yapılan diğer pozitif yaklaşımlar… Hiçbiri kurtaramadı savaşın değişmezliği kuralını…

Genç adam boğazı seyredalmışken, ağzında ki sigaranın külü sonsuzluğa uzanıyordu. Elinde tuttuğu ince belli çay bardağı az da olsa bu soğuk günleri unutmasına yardımcı oluyordu. 23 Ekim her şey için son günüydü. Son sigarası, son 1 lirası, ödemelerinin son tarihi, son sevgilisinin onu bıraktığı gün. Kadıköy’ün üstünü kırmızı bir bulut örttü. Avrupa yakasındaki dev mantar bulutu, mavi gökyüzünü kızıla çevirmiş, ortaya çıkardığı toz ve duman ile kocaman bir resim yapmıştı. Yüzünü kavuran ısı, elinde tuttuğu bardaktan çok daha sıcaktı. Bir anda her şey yeniden son bulmuştu.

Nuclear-symbol“Ben Metin Kurukavak.. 27 yaşında, Şebinkarahisar doğumluyum.. İlk ve orta okulu en yakın ilçede okuduktan sonra imece usuluyle köyümün medar-ı iftiharı olarak Orta Doğu Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği’ne gönderildim.. 2 yılın sonunda SUNY programıyla New York’un yolunu tuttum ve burada yeni tutkumu keşfettim: Sığınaklar. 2 yıl varımı yoğumu sığınak inşaatı ve teknolojilerini öğrenmeye adadıktan sonra kendimi Vault-Tec Industries bünyesinde asistan mühendis olarak buldum. Bunları neden mi anlatıyorum? Çünkü artık benim güzel yurdumun insanı da her türlü felakete karşı korunaklı olacak. Evet, ben Metin Kurukavak, Tubi-Tec Sığınak Endüstrileri Kurumu Başkanı olarak siz sayın halkımız, devlet büyüklerimiz ve saygıdeğer basın mensupları arkadaşlarımızın huzunda Türkiye’nin ilk nükleer sığınağı Vault 34-00’ın açılış töreninde burada olmanın haklı gururunu yaşıyorum. Memleketimize hayırlı uğurlu olsun!”

“İsmim Pelin Hüseynov. Annesi Türk, babası Azeri olan 41 yaşında bir kadınım. M.I.T. ‘deki (Massachusetts Institute of Technology) Fizik eğitimimi tamamladıktan sonra İran’da Nükleer Fizik projelerinde çalıştım. 9 sene önce USTAK (Ulusal Stratejik ve Taktiksel Araştırma Kurumu) isimli güvenlik kurumunun başına geçmek için hükümet tarafından ülkeme çağırıldım ve Türkiye’ye döndüm. İran’da öğrendiğim tüm nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar hakkındaki bilgimi USTAK ve ülkemin güvenliği için kullanmaya karar verdim. Tubi-Tec tarafından yürütülen Vault-TR projesi için stratejik ve teknolojik danışmanlık görevinde bulundum. Halen, hükümetin gizlice yürüttüğü USTAK projesinin başındayım ve Vault-TR projesindeki görevime de devam ediyorum. Ülkemin ulusal güvenliği ve halkın güvenliği için hizmet etmekten gurur duyuyorum.”

“En iyisi benim.” dedi Tahsin içinden.“En hızlısı, en dayanıklısı, en güçlüsü, en iyisi…”Nefesini düzenlemeye çalışarak yattığı su birikintisinin içinden doğruldu. Deri pantolonunun ve sargıların altında bacağı hala korkunç zonkluyordu. Dişlerini sıkarak bir iki adım attı. Yara uyuşmaya başlamıştı bile, zonklama bacağına yayılıyordu ama yaranın kendisinde his kalmamıştı neredeyse.“Bu iyiye işaret olamaz” diye geçirdi içinden.“Tüm İstanbul’un en iyi iz sürücüsü, leş toplayıcısı basit bir radyoaktif gulyabaninin ısırığı yüzünden böyle göçüp gitmeyecek.” İlk küfrünü kendisini ısıran gulyabaniye savurdu ikincisiyse kendisine Bakır diyen o tüccara gitti…“Bu hayatının fırsatı!” demişti Kadıköy’ün güneşte kavrulan pazar yerinde bir zamanlar tiyatro olan sarı duvarlı binanın yıkıntıları üzerinde oturmuş Boğaz’ın gri sularına bakarken.“Sadece beşyüze bırakırım sana haritayı. Hem bu seferkinin bir benzeri bile yok. Şu Marmaray dedikleri tünelin Üsküdar girişi.”Yüzünde bir kulaktan diğerine uzanan bir sırıtma vardı Bakır’ın. Adını aldığı sarıdan turuncuya çalan dişlerinin otuzikisi birden meydana çıkmıştı.“Nasıl da güven verici… Gerizekalı Tahsin…” diye geçirdi içinden…O gün ise sadece “Marmaray yalnızca bir efsane. O tünellerin asla bitirilmediğini herkes biliyor. Savaştan yıllar önce iptal edilmiş derler. Beni dünkü çocuk mu zannettin?” diyebilmişti.Ama Bakır’ın cevabı hazırdı. “Yerimi biliyorsun. Buradan bir yere gidecek değilim. Haritayı al. Giriş söylediğim yerde değilse gelir beni bulursun. Eğer zamanını harcadıysam bana verdiğin beşyüz yerine sana beşyüzelli geri vereceğim. Yüzde on kazanç. Her şekilde sen kardasın.”Sonra gözlerini kısıp kulağına eğilmişti. Sansarı andıran yüz hatlarını ortaya çıkararak. “Ama bir de oradaysa… Düşün, Suriçi’ne girmek için daha rahat bir yol var mı? İçerinin zenginliğini düşün. Bu kasabanın yıllar sonra içeri girip geri dönen ilk kaşifi olacaksın. Ün, para, kızlar… Daha ne istersin ki? Hepsi sadece beşyüze. Fena yatırım mı?”Pazarlıkla fiyatı dörtyüz doksana getirdiğinde halinden epey memnundu. En kötü ihtimal Üsküdar’a kadar bir yürüyüş yapacak, gündüz vakti çok ortada görünmeyen yağmacıları ya da haydutları atlattıktan sonra haritanın gösterdiği yere bakacak. Girişi bulamayıp geri dönecek ve Bakır’ın yakasına yapışıp parasını geri alacaktı. “Hele biraz salladım mı üstüne bir ellilik bile ekletirim ben o paranın.” demişti içinden.Tüm bu düşünceler haritanın gösterdiği yerde bir mağara ağzı bulduğunda değişmişti tabii. Sahil yolunun altında, çökmüş dolgu toprağına dalıp bir onbeş yirmi metre suyun altından gitmesi gerekmişti ama oradaydı tünel. Eliyle koymuş gibi adeta… Üstüne bir de herkesin düşündüğünden daha derin ve karmaşık kazmışlardı. Kat kat metro tünelleri; rayı döşenmiş, döşenmemiş geçitler; bakım koridorları; batmış ya da göçük altına girmiş tüneller arasında sürekli batıya ve kuzeye giden bir tünel ağı.“Efsaneler gerçekmiş.” diye düşünmüştü önce Tahsin. Daha Kadıköy’de Boğa Kasabası’nda bir çocukken ninesinin anlattığı, Suriçi’nin zenginlikleri… Savaştan ve ondan önceki onlarca savaşların yıkımından kurtulmuş cennetten bir köşe… Tünel varsa onlar da olmalı… Ama hiç aklına getirmemişti ninesinin eğlendirmek değil de korkutmak istediğinde anlattığı hikâyelerin de gerçek olabileceğini. Gulyabanilerin cirit attığı karanlık tünellerin, adam yiyen balıkların, Deli Bekri’nin ya da Şahmaran’ın… Sonuçta artık o koca adamdı. Mutlu hikâyelere inanmak ama korkunç olanları yok saymak onun yerden göğe hakkıydı.“Sonuç? Bacağımda bir gulyabani ısırığı ile bir bakım tünelinin terk edilmiş ardiyesinde oturuyorum… Bakır’ı bir bulursam edeceğimi bilirim ben.”Altıpatlar tabancasını belinden çıkarıp mermilerini kontrol etti. Altı topta, bir namluda, üç de cepte… Bıçağını çıkarıp bir göz attı ardından. Gayger sayacını üzerinden geçirip ince hırıltısını dinledi. Radyasyondan koruyucu haplardan bir avuç alıp ağzına doldurdu ve kafasının sert bir geri hareketi ile yuttu. “Evet, şimdi hazırım. Hele bir geri dönelim de. Nasıl olsa kaynağını bulduk…” Sonra sonra fark etti Tahsin kilitli kapının dışındaki gulyabanilerin artık ses çıkarmadığını. Tünele bir sessizlik çökmüştü. Ölüm sessizliği, mezar sessizliği… Kapıyı açıp dışarıdaki esintiyi yüzünde hissettiğinde yaratıklardan iz yoktu. “Bundan sonrası rahat… Sıkılmış olsalar gerek.” Diye geçirdi içinden ama içten içe, sıkılmak gibi bir hislerinin olmadığını biliyordu. Karanlıkta, fenerinin ışığında bir iki adım attı. Arkasından bir yerden taşa sürtünen bir şeyin sesinin geldiğini sanıp geri döndü. Koridor boştu…“Rayları buldum mu rahatım” dedi içinden. Hızlı hızlı beş, on adım attı. O anda ilk kez titreşti fenerinin ışığı. Yirmi adım sonra bir kez daha titredi. Onbeş adım sonra ilk kez söndüğünde avuç içiyle vurarak yakmayı başardı. Ama otuz adım sonra ikinci kez söndüğünde artık sadece o ve karanlık kalmıştı. “Yolu hatırlıyorsun, panikleme” dedi içinden. “Raylara vardın mı buradan çıkarsın”.Sonra taşlardan gelen o sürtünme sesini yine duydu. Önce uzakta, kulakları doğru söylüyorsa yüz metrede. Sonra giderek yaklaşarak, sol duvarda. Tabancasını kaldırıp bir el ateş etti. Namlu parlamasında bir silüeti seçer gibi oldu sadece. On metre ötede bu sefer sağ duvardan geldi ses. İki el daha atış… Bu sefer silüet bile yok. “Karşımda, kırk metrede” bu sefer üç el… Duvarlardan seken mermilerin sesi. Bir iki adım geriledi. “Bu sefer yakaladım seni” Tam karşısında yirmi metrede… Tetiği üç kez daha çekti. Bir patlama ve iki kez horozun o lanet olası metalik sesi…Elini panikle kemerine attı. “Sakin ol. Panikleme…” Mermileri ararken aklından onlarca soru geçiyordu. “Kim, ya da ne? Gulyabaniler olsa tepeme çullanırlardı, yalnız gezmezler. Burayı benden başka bilen de yok. Yağmacı, haydut ne arasın?” Geri geri adım atarken ayağının takıldığını hissetti. Kıçı üzerine oturdu…Taş zeminde sürtünme sesi. Sağında, şimdi solunda, Şimdi tekrar sağında… Ne ya da kim? Aklından olasılıklar ve isimler geçerken üç mermi titreyen parmakları arasından kayıp zeminde tıkırtılarla sekti. O sırada tıslamaları duydu yüzünün birkaç karış ötesinde. Tahsin’in Boğaz’ın altındaki karanlıkta aklına gelen son görüntü ninesinin öykü ateşi başındaki kırışık yüzü, son isimse Şahmaran oldu…

“Sergei Karasnikov. Rus asıllı silah kaçakçısı. Bütün hayatı bir yerden başka bir yere bir şeyleri kaçırmakla geçti. 30 küsür yaşında, kel ve bir o kadar sinirli. En son Kültür Bakanlığı tarafından korumaya alınan Beşiktaş Donanma İskelesi’nin arka tarafında bulunan mezarlıktan değerli bir yazıtı çalarken yakalandı. Büyük Savaş’ın coğrafyada bıraktığı etkiler inanılır gibi değildi. Toprağın metrelerce altında kalan Bizans tünelleri, dehlizler ve sayısız barınma noktaları amaçsızca silahlandırıldı. Toprağın üstü sessiz sakin bir yer oldu, boğaz artık zehir akan bir deniz, yerin altındaki kanallar ise hayatın başladığının belgesiydi…”

Yukarıda okuduklarınız size çok mu tanıdık geldi? Geleceğin sarkastik tınısını coğrafyamızda, hem de Fallout konsepti üzerinden yaşamak istemez miydiniz? Uzunca bir süredir Fallout olgusuna oldukça yakın bir ekip tarafından hazırlanan Vault TR projesi yavaş yavaş dışarı açılıyor. Kimsenin ne olup ne bittiğini bilemediği bir zaman diliminde dışarısı ile iletişimi minimalizmin sınırlarını zorlayan yapıda bir İstanbul’da başlayacak kurgu yavaş yavaş genişleyecek. Kahramanlarımız Beşiktaş, Bakırköy, Kadıköy gibi yüksek popülasyona sahip semtlerin civarında hayatın akışını kaleme alırken yavaş yavaş sizlere bilgiler aktaracaklar.

Proje sonunda Pen&Paper sistemine göre İstanbul ile başlayıp ucu nerede biteceği bilinmeyen bir Fallout Türkiye konseptine varacağız.

Siz de kâr amacı gütmeyen bu projede yer almak isterseniz; vaulttr@frpnet.net adresine adınızı, soyadınızı, telefon numaranızı ve projeye destek olmak istediğiniz içeriği yazarak bize ulaşın.

Fallout hakkında en geniş Türkçe içeriğe buradan ulaşabilirsiniz.

Kaderinin Kehaneti Zarlarda Hayat Bulacak!
Hobbit Üçleme Olacak!