Son Haberler
Anasayfa » Haberler » Son Haberler » Can Abanazır’a Saygıyla…

Can Abanazır’a Saygıyla…

can_a

Bir Ustanın Ardından Saygı Duruşu…

 

Oluşturduğumuz bu özel bölümümüzde Can Abanazır ile ilgili yazılarınızı yayınlayıp onu sonsuzluğa taşıyacağız. Siz de yazınızı admin [@] frpnet.net adresine gönderin, adınızla yayınlayalım.

1997… Garip bir yer Beytepe. Sabahları, özel öğrenci evlerinin arka tarafına sis çöktüğünde, sanki denizi izler gibi olursunuz. Rezalet EGO otobüsleri ile uzun, sıkıcı, tıka basa dolu bir yolculuk konforlu olmadığından, Ankara da Ankara’yı göremezsiniz. Hele bir de kar yağdı mı?

1997… Binlerce kişilik kampüste bir avuç insan… Kalabalıklar arasında yalnızlık… Beycafe de bir masa, sanki cüzzamlıymışız gibi kampüsteki hiçbir öğrencinin boş bile olsa oturmadıkları bir masa… Her zaman rezerve. Tecrit edilmiş, bırakın insanlar tarafından zaman zaman aileleri tarafından bile “deli” diye değerlendirilen bir avuç insanın buluşma masası.

Garip geometrik şekilli zarları vardır bu insanların, üzerlerinde canavar resimleri bulunan kitapları ve hatta cehennemlerin ve katlarının haritalarını taşırlar yanlarında.

1997… Bu bir avuç insanın aslında “deli” olmadıklarını diğer insanlara anlatma macerası. Ve bu harekete gönülden destek veren, akademik olarak sorumluluğunu üstlenen, her türlü bilgi ve materyal birikimini bu “deliler” ile paylaşan bir adam.. Can ABANAZIR..

2012…Daha ikinci günü.. Ve birileri artık Can Hoca’nın aramızda olmadığını söylüyor. Ve Kayra benden site için kısa bir şey yazmamı rica etti. Ne yazmalıyım, nasıl yazmalıyım bilmiyorum. Yazacak bir şey olmadığından değil, tam tersine çok şey var aslında ama vakit yok…

Hepimiz Can Hoca’yı aramaya çıktık. Serkan “ yok ne ölmesi ASGARD’ a kadar gitmiştir malum Freyja..” dedi Asgard’a doğru yol aldı bile.. Baran en son Rivendell civarında olduğu sırada konuştu telefonda “ buralara bir zamandır uğramamış..” diye.. Umut “ dış halka”lara da bakmak için en son hyperdrive’ında ki karşıt-karanlık madde soğurucusunu tamir etmeye çalışıyordu.

Vakit yok.. Yazı filan yazamam şimdi..

Fulya, hayatım benim havlum nerede ben birkaç gün otostoptayım bilgin olsun…

– Murat Emrah YILDIZ


Adam sıkıntıyla mavi gözlerini açtığında önce parlak beyaz ışık gözlerini aldı.

– Bu rüzgâr da ne? diye düşündü önce.

Gözleri alıştıkça yukarı ve ileri doğru süzüldüğünü farketti. Yeşil çayırları ve tepeleri uçarak geçiyor, küçülen dünya’yı hızla ardında bırakıyordu. Başını geri çevirip baktığında, yaşadığı şehrin ufukta kaybolmak üzere olduğunu gördü.

Eli istemsizce göğsüne kaydı. Biraz önce orada olan sancı hafifliyordu. İnce bir sızı kalmıştı şimdi sadece.

Uçarken elini cebine sokup sokamayacağı ve sırtüstü uçulup uçulamayacağı arasında bir şeyler düşünürken, asıl nasıl uçabildiğini düşünmesi gerektiğini fısıldadı içinden bir ses.

– Üşümüyorum, uçuyorum, hem de hızla, aşağısı karlı ama rüzgâr ılık esiyor. Demek ki.. O zaman..  Aaa!..

Bir anlık şaşkınlık ve hayret gelip geçti mavi gözlerinden ve kısa beyaz sakalını yalayan rüzgârın rahatlatıcı esintisine bıraktı kendini. Şarkıda dediği gibi, bu er geç olacaktı zaten. Bakışlarını tekrar aşağı çevirdiğinde karlı dağları hızla aşıyordu. Birkaç bulutun üzerinden daha sekip hızla dağlara doğru giderken, karşısındaki dağdan yükselen ince bir duman ilişti gözüne.

Dosdoğru üzerine doğru uçtuğu bu dev çatılı, eski görünümlü binadan geliyordu duman ve birileri ocağı fena harlamıştı anlaşılan.

– o –

Uzun masanın iki yanındaki adamlar büyük salonun dört yanında gürül gürül yanan ateşlerin ısıttığı ve lezzetli yemekler ve içeceklerle bezeli masanın tadını çıkarıyor, birbirlerine aralarında bazılarının da olduğu maceraları anlatıp kahkahalarla gülüyorlardı.

Masanın başındaki en iri kıyım adam gerine gerine gülerken kemerinden kurtulan gür sakalını tekrar kemerin içine sıkıştırmaya çalışırken salonun sonundaki çift kanatlı dev kapılar savrularak açıldı.

Masadaki herkes susup kapılara doğru dönerken, tüm bakışlar, dışarıdan süzülerek salonun içine doğru hafifçe konan yakışıklı genç adama sabitlenmişti.

Yere yumuşakça inerken önce kendi ayaklarına ve sonra ilginç şekilde ona tanıdık görünen bu salona ve yüzlere kaydı bakışları. Gözleriyle salonu tararken masanın başındaki iri adam yavaşça ayağa kalktı ve,

– Hoşgeldin delikanlı, dedi.

Bu gür sesli adamı bir yerden çıkaracaktı ama, adı dilinin ucunda da olsa söyleyemedi.

– Hoşbulduk. Diyebildi sadece.

Masanın başındaki adam sakalını kemerine iyice sıkıştırarak ona doğru yürümeye başladı. Yürürken masadan da bir kadeh alıp kokladı ve yeni gelene uzattı.

– Buraya nasıl ve neden geldiğini, buranın neresi olduğunu biliyor musun?

– Evet, galiba biliyorum. Ama buraya gelebileceğimi gerçekten düşünmezdim.

– Öyle veya değil. Seni sevenler buraya gelmeye değer olduğunu düşündükleri sürece misafirimiz ve sohbet ortağımızsın. Gel oturalım.

Eliyle masanın kapıya yakın ucunda bir yeri işaret etti ve karşılıklı ahşap sıralara yüz yüze oturdular.

– Adını deftere yazmam gerekiyor. Epeydir oldu, salonumuzun kapılarından senin gibi gelen olmayalı delikanlı.

Yeni gelen, mahçup bir ifadeyle gülümsedi.

– Beni buraya layık görmüşler demek ki.

– Çünkü iyi bir adamdın ve hala da öylesin yakışıklı, diye araya girdi tombul bir kadın ve gür sakallı adamın önüne üzerinde koca bir V harfi olan eski görünümlü çok kalın bir defter bıraktı.

Sayfalar boyunca isimlerin yazılı olduğu bu defter belli ki salondakilerin isim listesiydi ve Gür sakallı adam tek hamlede son ismin yazılı olduğu sayfayı açıp kalemi eline aldı.

– Evet yakışıklı dostum, adını yazma zamanı. Valhalla’nın son misafirinin adı nedir?

– Can.. Adım, Can Abanazır.

Gür sakallı adam ciddiyetle bu adı deftere yazdı ve kapağını kapatıp getiren kadına iade etti.

– Şimdi geldiğin yerdekiler senin hikayeni anlatırlarken, gel sen de bize kendi hikayeni anlat.

Diğerleri masanın o tarafına doğru merakla yaklaşırlarken Can gülümsedi ve gözlerini bir anlığına kapatıp içinden

– Merak etmeyin, diye geçirdi. Çok güzel bir yerdeyim.

—————

* Valhalla: İskandinav ve Viking mitolojisinde var olduğuna inanılan Cennet. Savaşçı ve onurlu insanların ölümden sonra Valhala’daki salonlarda atalarıyla buluşacaklarına inanılır.

– Altuğ Gürkaynak

 

Raviyan-ı ahbar ve nakilan-ı asar bir yana, kendi açımdan Can hocayla doğrudan bir tanışıklığımız olmadı. Dolaylı yollardan da. En fazla isimlerimize aşina olmuşuzdur bir ihtimal. Benim açımdan durum biraz daha farklıydı. 2001-2002 devrelerinde Yüzüklerin Efendisi meşhur olmuş, bir çok ismini bildiğim ve ismini unuttuğum bir nice internet sitesine diğer fantastik tutkunları gibi daha fazla dadanmıştım. Zaten bu ülkede fantastik edebiyat biraz da sanal alem vasıtasıyla gelişti, serpildi, yaşatıldı. İşte o yeniyetmelik zamanlarımda, harçlığımın yetişemediği kitaplar olduğunda internete dadanıp bulduğum yazıları ve hikayeleri okurdum. Saatlerim, günlerim internette bu yazılarla geçerdi. En az korkunun, fantastiğin babaları kadar sağlam hayaller, ürpertici düşler okuduğum o sayfalarda tanıştığım bir kaç isimden birisiydi. İlk etapta üniversite hocası olup bu denli kafa olması garip gelmişse de okuduklarım ve anlatılanlar onu tanımaya, enteresan bulmaya yeter de artardı. Tarkan Viking Kanı filmlerinde figüranlık, odasındaki şişe koleksiyonu, fantastik mevzulara dair yazılar ve ilgisi… Ufaktan örnek almadım desem yalan olur. En azından fantastik edebiyata merak saldığım o yeniyetmelik zamanlarında beni etkileyen bir kaç isimden biri olduğunu söyleyebilirim. Sonra yıllar sonra amatör yazar olarak bu mecrada kalem oynatmaya başladığımda, o yeniyetmelik zamanlarında okuduğum Kayıp Dünya sitesinde yazmaya başladığımda Can Abanazır’la aynı yerde yazarlık yaptığıma şaşırmıştım. Nereden nereye? Muhabbet etmeyi istemedim değil. Her fantastik yazar, okur, çizer kadar ilgimi çekmişti gerçek hayatta da böyle birinin olması. Ama kısmet olmadı. Bu alanda bahstsızlığım çoktur. Sonuçta ne Emre Yerlikhan’la, ne Metin Demirhan’la ne de Zühtü Bayar’la tanışabildim. Can Abanazır’da karşılaşamadığım fantastikçilerin arasına karıştı. Ömrü vefa etse, kader müsaade eder miydi bilmem. Her fantastikçi gibi çevireceği, yazacağı, anlatacağı çok şey olduğuna eminim. Nevi şahsına münhasır insanlar olarak biz fantastikçilerin arasında anılarının veya isminin her zaman yaşayacağını, “Böylede bir olay yaşadık” ile başlayan anılarda anılacağını biliyoruz. Bir kalem daha fantastik edebiyat tarihinin tozlu fakat canlı sayfaları arasında yerini almıştır. Son Gulyabani’nin ismini ara sıra diğer tanıyamadığı, konuşamadığı fantastikçilerle birlikte anacağı aşikardır.

– Mehmet Berk Yaltırık

Sanırım ölümün en sinsi tarafı hep uzaktaymış gibi görünmesi. O gelene kadar her şeyi yaşayacağımızı düşündürmesi.

Yıllar önce, İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünün uzun koridorunda, kapısı açık bir odanın önünden geçerken, istemsizce içeri baktım. Odanın her yanı Led Zeppelin, Pink Floyd, The Doors posterleri, yüzlerce değişik bira şişesi ve dev Frank Frazetta çizimleriyle doluydu.

Şaşkınlıkla kapının önünde kalakaldım. İçeride kitapların arasında oturan ve hâlimi fark edip gülen adam, bu sabah kaybettiğimiz Can hocaydı. “Gel yahu” dedi, “Aslan yattığı yerden belli olur haliyle.”

O gün başlayan sohbetimiz yıllarca devam etti. Kâh finallerde sınıfa “CROM! ÖLÜLERİ SAY!” diye bağıran hocamız oldu, kâh yayıncılık günlerimizde metin danışmanımız, çevirmenimiz, editörümüz oldu.

Ama Can hoca aslen bize kahramanları, savaşçıları, destanları anlatırken, zamanla bizim kahramanımız oldu. Çünkü, yetişkinlerin sönük ve zalim hayatının bize giydirdiklerinden azat olma kahramanlığını gösterebilmişti.

İşte bu yüzden, Can hocanın gökkuşağının ardındaki ulu şehirde dünyanın bütün kahramanlarıyla birlikte olduğunu düşünmeyi seviyorum. Hayatımda ilk defa tanıdığım birine Valhalla’da olmayı çok yakıştırıyorum.

Her zaman gurur ve hasretle anacağımız bir kahraman olan Can hocamız nur içinde yatsın. Zira kendisinin de dediği gibi, aslanın yattığı yer belli olur.

– Volkan Dalkılıç

İstanbul Efsaneleri Lale Savaşçıları Tanıtım 1994
Can Abanazır Hocamızı Kaybettik!