Son Haberler
Anasayfa » Haberler » Lou Reed’in Ardından Neil Gaiman: “Onun Şarkıları Hayatımın Soundtrackiydi”

Lou Reed’in Ardından Neil Gaiman: “Onun Şarkıları Hayatımın Soundtrackiydi”

Neil Gaiman - Lou Reed

Bazı tür şarkılar vardır ki sadece eğlencelidirler – müzik olmadan sözleri yaşayamaz. Ama benim yaptıklarımın çoğu için, işin arkasındaki fikir bir romancının bakışını getirmeye çalışmaktı ve rock’n’roll çerçevesi içinde, öyle bir şarkı sözüne sahip olmaya ve böylece o seviyede olmaktan hoşlanan birinin de rock’n’roll’u yaşamasını sağlamaya çalışmaktı.” Lou Reed’in 1991’de bana söyledikleri bunlardı.

Ben bir yazarım. Kurgu yazarım çoğunlukla. İnsanlar bana etkilendiğim şeyleri sorarlar ve diğer kurgu yazarlarından bahsetmemi beklerler, bu yüzden öyle yaparım. Ve bazen, yapabildiğim zaman, Reed’i de listeye koyarım ve kimse onun orada ne işi olduğunu sormaz, ki bu iyi bir şey çünkü neden bir şarkı yazarının dünyayı nasıl gördüğümden sorumlu olduğunu nasıl açıklayacağımı bilmiyorum.

Onun şarkıları hayatımın soundtracki; önemli çünkü o kadar kısıtlı ve o kadar az olan imkansız umut anları ve o sonsuza kadar sürmesini istediğimiz mükemmel gün ve gecelerle, küçük bir çeşitlilikte yabancılaşma ve umutsuzluk şarkılarıyla titrek bir New York sesi; bazıları isimli, bazıları anonim, çalımlı ve sendeleyen ve geçip giden ve yalpalayan ve spot ışığına otostop yapıp tekrar çıkan insanlarla dolu şarkılar.

Lou Reed
Lou Reed

Hepsi hikayeler hakkındaydı. Şarkılar, söylenenlerden fazlasını ima ediyorlardı; daha çok bilmek, hayal etmek ve o hikayeleri kendim anlatmayı istememe neden oluyordu. Bazı hikayeleri çözmek imkansızdı, diğerleri, mesela The Gift, klasik olarak kısa hikayeler kuruyordu. Her bir albümün kendi kişiliği vardı. Her bir hikayenin anlatıcısı vardı; sıklıkla ayrık, hissiz, yargısız.

Kafamda tekrar yaratmayı deniyorum; beni içine çeken müzik bile değildi, 13’ümde okuduğum 1974 NME röportajıydı. Fikirleri, karakteri, sokak sanatı, muhabire olan nefreti. Sally Can’t Dance dönemindeydi, uyuşturucuya batmıştı, ticari olarak en başarılı ve kariyerinde en çok dalga geçilen albüm. Reed’in kim olduğunu öğrenmek istedim, böylece satın ve ödünç alabildiğim her şeyi aldım çünkü röportaj, hikayeler ve şarkıya dönüşen hikayeler hakındaydı.

Bir Bowie fanıydım, bu da 13’ümde Transformer’ı satın ya da ödünç aldım demektir ve sonra biri bana Live at Max’s Kansas City asetatı verdi ve sonrasında bir Lou Reed ve Velvet Underground fanıydım. Bulabildiğim her şeye baktım. Müzik dükkanlarında avlandım. Reed’in müziği ergenlik yıllarımın soundtrackiydi.

Onu New Victoria’da 15’imdeyken gördüm, Rock’n’Roll Heart turunda. Gitarını ayarlamak için sürekli duruyordu. Seyirciler tezahürat ediyorlardı ve haykırıyorlardı ve “Eroin!” diye bağırıyorlardı. Bir noktada, mikrofona eğildi ve hepimize dedi ki, “Çenenizi kapayın. Lanet  akordu ayarlamaya çalışıyorum.”

Gecenin sonunda, bize çok kötü bir seyirci olduğumuzu ve bisi haketmediğimizi söyledi, ve bis yapmadı. O, karar vermiştim, gerçek bir rock’n’roll yıldızıydı.

15’imdeydim ve okulda sanat sınıfında Transformer’ı çalıyordum. Arkadaşım Marc Gregory bir istekle geldi. Grubu Perfect Day’i coverlamıştı ama hiç Reed’in orijinalini duymamıştı. Onun için çaldım. Bir dakika kadar dinledi, sonra döndü, şaşkındı, rahatsız görünüyordu.

“Şarkıyı yanlış söylüyor.”

“Şarkıyı yanlış söyleyemez,” dedim. “Bu onun şarkısı.”

Marc hoşnutsuzca gitti ve ben de hâlâ haklı olduğumu düşünüyorum.

16 yaşındayken ve bir kız arkadaşımla ilk ayrılığımı yaşarken, arkadaşlarım benim için endişeleninceye kadar sürekli Berlin’i dinledim. Ayrıca, yağmurda çok fazla yürüdüm.

Lou Reed1977’de bir punk grubunda şarkı söylemeye istekliydim çünkü karar vermiştim, şarkı söylemek için şarkı söyleyebilmeniz gerekmiyordu. Reed her ne sesi varsa onunla gayet iyiydi. Sadece şarkıda hikaye anlatmaya istekli olmanız gerekliydi.

Brian Eno, ilk Velvet Underground albümünü çıktığı zaman sadece 30.000 kişinin aldığını ama hepsinin grup kurduğunu söylemişti. Bu doğru olabilir. Ama bazılarımız Loaded’ı durmadan dinledi ve dinledi ve hikayeler yazdı.

Lou’nun şarkılarının, okuduğum hikayelerin içinde yüzeye çıktığını görürdüm. William Gibson, Burning Chrome isimli bir kısa hikaye yazmıştı, ki Pale Blue Eyes isimli bir Velvet Underground şarkısından etkilenmişti. Sandman, isim yaptığım çizgi roman, Reed olmasaydı gerçekleşmezdi. Sandman marjinalleri, sınırda yaşayan insanları kutlar. Ve içindeki ilave notalarda, kısmen daha büyük temalarda, Morpheus, Dream, ismini veren Sandman’in bana diğerlerinden daha çok anlam ifade eden bir ünvanı var. O aynı zamanda Hikayelerin Prensi, I’m Set Free’den çaldığım bir ünvan (“I’ve been blinded but now I can see/ What in the world has happened to me?/ The prince of stories who walked right by me” “Kördüm ama şimdi görebiliyorum/Bana ne oldu?/Hikayelerin prensi yanımdan geçti”).

Ne zaman cehennemde geçen bir Sandman hikayesi yazmam gerekse, özellikle hassas işiten hayvanların kendilerini uçurumdan atmalarına ve kalabalığın körlemesine mantıksız paniğine neden olan türdeki frekanslarda kaset vızıltısının dört yüzü olarak tanımladığım, Reed ‘in Metal Machine Music parçasını iki hafta boyunca her gün çaldım. İşe yaradı.

Söylediği şarkılarda haddini aşıyordu, her zaman söyleyebileceğinizin kenarındaydı; insanlar Walk on the Wild Side’daki oral sekse dikkat çektiler ama geçmişe bakıldığında kolay cinsiyet değiştirme daha önemliydi, gelişigüzel şekilde Transformer’ın gelişmeye başlayan gay kültürünü alıp mainstream/ana akım yapması gibi.

Lou Reed’in müziği her ne olursa olsun hayatımın bir parçası olarak kaldı.

Sandman in HellKızımın adını Walk on the Wild Side‘da keşfettiğim Warhol süperstarı Holly Woodlawn’un ismi Holly koydum. Holly, 19’una geldiğinde küçük bir kızken sevdiği, hatırladığı ve unuttuğu ve Konuşma’yı yapmamıza götüren daha fazla şarkıdan oluşan bir çalma listesi yaptım. Çalma listesine çocukluğundan kalma şarkılar aldım – Nothing Compares 2 U ve I Don’t Like Mondays ve These Foolish Things, ve sonra Walk on the Wild Side’a sıra geldi. “Adımı bu şarkıdan verdin, değil mi?” dedi Holly ilk bas notalarını duyunca. “Evet,” dedim. Reed söylemeye başladı.

Holly ilk kıtayı dinledi ve ilk defa, gerçekten sözleri duydu. “Shaved her legs and then he was a she…/Bacaklarını tıraş etti ve sonra erkek kız oldu..? Erkek?”

“Doğru,” dedim, ve dişimi sıktım. Konuşma’yı yapıyorduk. “bir Lou Reed şarkısındaki drag queenin adını aldın.” Yüzü aydınlandı ve sırıttı. “Baba. Seni cidden seviyorum,” dedi. Sonra unutmamak için dediğimi bir zarfın arkasına yazdı. Konuşma’nın bu şekilde gitmesini beklediğimi sanmıyorum.

Lou ile 1991’de, telefonla röportaj yaptım. Almanya’daydı, sahneye çıkmak üzereydi. İlgiliydi, meşguldü, zekiydi. Çok zeki. Notalarıyla birlikte bir şarkı sözleri koleksiyonu yayınlamıştı. Daha çok bir roman gibiydi.

Bir yıl kadar sonra, onunla ve DC Comics’teki yayıncımla yemek yedik. Lou, Berlin’i çizgi roman yapmak istiyordu. Zor bir adamdı; huysuz, komik, sabit fikirli, zeki ve kavgacı… Kendinizi kanıtlamak zorundaydınız. Yayıncım Warhol’un arkadaşı olduğundan bahsetti ve Lou’nun sıkı bir sorgulamasından geçerek gerçekten arkadaşı olduğunu kanıtladı. Benimle çizgi romanlardan konuşmadan önce, beni 1950’lerin EC Horror çizgi romanları üstüne sözlü sınava çekti ve yazdığım Miracleman’in bir sayısında kendi lafını kullanmamla ilgili tartıştı.

Sınavı geçtim ama ikinci kez sınav olmakla ilgilenmedim. Kişinin sanat olmadığını gayet iyi biliyordum. Lou Reed, Lou’nun bana dediğine göre, insanlarla mesafesini korumak için kullandığı karaktermiş. Şahsen mesafemi koruduğum için mutluydum. Sihirbaz olmadan sihri kutlamaktan mutlu olan bir fan olmaya geri döndüm.

Bugün mutsuzum. Arkadaşları bana üzgün e-postalar atıyorlar. Dünya daha karanlık. Lou bu gibi günleri de biliyordu. “Her şeyde bir parça sihir var,” demişti bize: “Ve sonra bunları eşitlemek için biraz kaybetmek.”

– Neil Gaiman’ın 28 Ekim tarihinde, Lou Reed’in ölümünün ardından The Guardian gazetesinde yayınlanan yazısıdır.

Çeviren: Tuğçe Dil

Guillermo Del Toro - The Simpsons Açılışı
Cadılar Bayramı Nedir?