Anasayfa » FRPNET Edebiyat » Son Savaş – Şeytanın Uyanışı Romanının Yazım Süreci ve Entruin’in Doğuşu Hikayesi

Son Savaş – Şeytanın Uyanışı Romanının Yazım Süreci ve Entruin’in Doğuşu Hikayesi

Onur Dövücü‘nün ilk romanı “Son Savaş – Şeytanın Uyanışı” geçtiğimiz Kasım ayında Cinius Yayınları‘ndan çıkmıştı. Dövücü, eserinin yazım hikayesini ve yeniden düzenlediği “Entruin’in Doğuşu” öyküsünü FRPNET okurları ile paylaştı.

Yazarından, Son Savaş-Şeytanın Uyanışı’nın Yazım Hikayesi

İlk romanım olan “Son Savaş-Şeytanın Uyanışı”nın hikâyesi aslında üniversite yıllarıma kadar uzanıyor. O dönemler bir yazarın roman kurgusunu hazırlarken yaşayabileceği zorlukları öngörmeye çalışıyordum. Hayal dünyamda yaratacağım karakterlerin farklı olaylar karşısında ne gibi kararlar verebileceğini tahmin etmem gerektiğinin farkındaydım. Aklımdan geçen “Şayet değişik kişilik özelliklerine sahip karakterler yaratıp onlarla empati kuramazsam hepsi bana benzeyecek.” düşüncesine üzüldüğümü daha dün gibi hatırlıyorum. Ya kararlarının öngörülmesi zor karakterler yaratmak istersem ne olacaktı? Üstelik karşı cinsle ilişkiler konusunda kendimden daha beceriksiz birisini de tanımamıştım. Gerçek hayatta kadınların bazı tepkilerine ve kararlarına anlam veremezken bir kadın karakter yaratmak istediğim takdirde işlerin içinden çıkılmaz bir hale gelebileceği ortadaydı. Tüm bu sorularımı Kocaeli Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü okurken tamamladığım bitirme tezim cevapladı. Yani gerçek insanları, senaryo temelli bir oyunla roman kurgu sürecine dâhil edebilmek! Madem yaratmak istediğim karakterlerin farklı olaylar karşısındaki tepkilerini ve kararlarını tahmin etmem gerekiyordu, neden o karakterlere yakın kişilik özelliklerine sahip insanları bulup onlara sormayayım diye düşündüm. Her olay yeni seçenekler yaratır, her seçim ise yeni olaylar. Bu basit döngü çerçevesinde önce olayı anlatıp sonra bu olay karşısındaki seçeneklerini insanlara aktarabilirdim. Onların tercihlerine göre de yeni olaylar meydana gelirdi böylece bir döngü yaratıp kurgumu şekillendirebilirdim. Ancak hazırladığım tez konusuna ait yapının mevcut hali ile yetinmedim. Verdiğim seçeneklere ek olarak oyunu oynadığım kişinin de kendi seçeneklerini yaratmasına izin vermeyi düşündüm. Akıl akıldan üstündür! Oyunu oynadığım kişiye böyle bir serbestlik tanımanın kurguya onun hayal gücünü katma gibi artıları bulunsa bile eksi yönleri de olacaktı. Eğer bu kişi karakterle kendini yeteri kadar özdeşleştiremezse romanın kurgusu çıkmaza girebilirdi. Şunu belirtmeliyim ki romanımdaki Donna karakterini yaratırken kullandığım bu teknik konusunda çok şanslıydım. Oyunu oynadığım arkadaşın Donna karakterini kendine yakın bulacağını biliyordum ama onu kendisiyle bu kadar özdeşleştireceğini tahmin etmemiştim. Donna Bolonya Üniversitesinde okuyan bir mimarlık öğrencisiydi. Oyunu oynadığım kişi önünde farklı seçenekler bulunmasına rağmen Erasmus Programı ile Bolonya Üniversitesini tercih ederek İtalya’ya gittiğinde bir gerçeği anladım. İnsanlardaki kahraman olma dürtüsü düşündüğümden çok daha güçlüydü…

Zamanla romanımın kurgusunu şekillendirirken Nikola Tesla’yı roman karakterlerimden birine dönüştürmeyi denemek aklıma geldi. Nikola Tesla’nın hayatını biyografik olarak anlatırken yaşadığı olayları belli noktalarda hikâyemle kesiştirebileceğimi fark ettim. Bu tercih Orta Çağ’dan 2050’li yıllara kadar uzanacak romanım için bir ara durak anlamına geliyordu. Üstelik bu, romanın yüksek temposunu dengelemek için değerli bir araç olmanın yanında, yakın geleceğe ait bölümlerin çok daha derinleşmesine katkıda bulunabilirdi. Çağının çok ötesindeki buluşların sahibi, büyük hayranlık duyduğum Nikola Tesla’yı bir roman karakterine dönüştürme fikri beni heyecanlandırmıştı. Ancak iş Nikola Tesla’nın ağzından inandırıcı şekilde kelimelerin dökülmesine geldiğinde tam anlamıyla tıkanmıştım. Evimde ilk sayfayı yazmak için bilgisayarın başına oturduğumda geçen tüm saatlere rağmen tek bir cümle bile yazamamıştım. Tesla ile ilgili araştırmalarımı tam yapmama rağmen henüz keşfedemediğim bir şeyler olmalıydı. Suçu odamda bulup yazmaya başlayacağım yeri değiştirmeye karar verdim. Ertesi gün bilgisayarımı da yanıma alıp evimin yakınlarındaki bir kafeye gittim. Sonuç yine değişmemişti, ben boş ekrana bakıyordum ekranda bana. Üçüncü gün yine kafeye doğru ilerlerken ilginç bir olayla karşılaştım. O kadar umutsuzdum ki başım önümde yürürken bir şimşeğin parlaması ve ürkütücü sesiyle irkildim. İzmir’de bazen yağmurun geç geldiği çok elektrikli hava durumları yaşanabiliyordu. Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktığımda rengi yer yer kırmızıya dönüşen devasa ikinci bir şimşek daha gördüm. Adeta büyülenmiştim. Yağmur başlayıncaya kadar doğanın bu görsel şölenini izlemeye devam ettim. O an içimden şu soru geçti: “Acaba Nikola Tesla’da böyle bir doğa olayıyla karşılaştığında benim gibi durup izlemiş midir?” Tüylerim diken diken olmuştu. Bir duygu bütünlüğü yakaladığımdan mıdır bilinmez ama kafeye geçtiğimde ilk cümleyi yazmamla birlikte cümleler ardı ardına gelmeye başladı. Bir daha ne zaman Tesla ile ilgili bölümlerde tıkandığımı hissetsem bugünü hatırlamaya çalıştım ve büyük faydasını gördüm.

Romanı yaratma sürecim ilerlerken Orta Çağ’da geçen bölümlerin büyük araştırma gerektirdiğini öğrenmiştim. Ancak iş 2050’li yıllarda geçen bölümleri tasarlamaya geldiğinde durum çok daha karmaşıktı. İnsanlardaki güvenlik ihtiyacının konu devletler ölçeğine geldiğinde neden korkunç silahlara ve çarpık sonuçlara yol açtığını işlemek istiyordum. Bu hedefim doğrultusunda Mars’ta yeni bir radyoaktif elementin keşfedilmesi fikri aklıma geldi. Böyle bir keşif hem uzay madenciliğinin ilk adımlarının hem de büyük devletlerin böyle bir durumdaki muhtemel hamlelerinin anlatılmasına imkân sağlayacaktı. İlk araştırmalarımda periyodik cetvele göre böyle yeni bir radyoaktif elementin var olamayacağını öğrendiğimde hayal kırıklığına uğramıştım. Ancak romanıma sağlayacağı avantajları göz önünde bulundurarak bu elementi kurgumda kullanmaktan vazgeçmedim. Öte yandan hayali bir elementin peşinden koşsam bile bilimsel bir çerçeve içerisinde kalmayı arzuluyordum. Bu noktada ise bir uzmandan teknik destek almam gerektiğinin farkındaydım. Kısa bir araştırmadan sonra ülkemizdeki konuyla ilgili en yetkili kişilerden birisinin Hacettepe Üniversitesi Nükleer Enerji Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Okan Zabunoğlu olduğunu öğrendim. Yaklaşık iki aylık zamanımı sadece Okan Hoca’nın makalelerini okumak ve nükleer enerji teknolojileri üzerine cahilliğimi törpülemekle geçirdim. Çünkü tek bir şansım vardı. Ya göndereceğim elektronik postaya Okan Hoca dönüş yapacaktı ya da böyle bir destekten mahrum kalacaktım. Hayal etmek güzeldir! Çok umudum olmamasına rağmen Okan Hoca elektronik postama dönüş yaptı. Muhtemelen öğrencilerinden farklı olarak günümüze yönelik değil de 2050’li yıllardaki nükleer enerji teknolojilerinin nereye doğru evrileceğine dair sorduğum sorular ilgisini çekmişti. Tüm yoğunluğuna rağmen kendisi bana romanımda geçen branşına yönelik teknik konularda desteğini hiçbir zaman esirgemedi.

Romanımın kurgusunu gitgide olgunlaştırırken artık elimde doğa mucizesi sayılabilecek yeni bir radyoaktif element vardı. Şüphesiz sıra uzay madenciliğine gelmişti. 2050’li yılların uzay teknolojilerinde en ileri seviyeye ulaşmış iki devletini ABD ve Çin olarak belirledim. Ancak büyük potansiyelini daha verimli kullanmaya çalışan Hindistan’ı, her ne kadar kurgumda ekonomik krizlerle boğuşsa bile uzay teknolojilerinde köklü bir geçmişe sahip Rusya’yı, önde gelen bazı Avrupa ülkelerini, Japonya’yı ve en önemlisi özel sektörü bu pazardan pay kapma yarışının dışında bırakmadım. Elementi bir şekilde Mars’tan Dünya’ya getirmeyi başaracak olan devletin bu elementle enerji teknolojileri ya da silahlar geliştirebilmesi için zamana ihtiyacı olmalıydı. ABD ve Çin’in bu uğurda ne kadar ileri gidebileceklerini göstermek istiyordum. Aklıma bu iki süper gücün yapay zekâ teknolojilerini Mars’ta karşı karşıya getirmek geldi. Kurgumda detaylı olarak tasarladığım ABD’ye ait Phoenix Mars Üssü ile Çin’in maden sondalarında yer alan gizli askeri araç, bol aksiyonlu bir bölüm yaratmamı sağlayabilirdi. Ancak Phoenix Üssü’nün yapay zekâsıyla Çin’e ait askeri aracın yapay zekâsını karşı karşıya getirmek istiyorsam önce karar alma süreçlerindeki insan faktörünü devre dışı bırakmalıydım. Birkaç gün kıvrandıktan sonra bu problemi olay örgüsünü derinleştirerek çözmeyi başardım. Yine de belirlediğim tarihlerde Dünya’dan gönderilen bir sinyal ya da komutun ne kadar sürede Mars’a ulaşacağını öğrenmem gerekiyordu. Bu noktada ise imdadıma NASA’da çalışan bilim insanlarımızdan Dr. Umut Yıldız yetişti. Kendisinden merak ettiğim konulara dair temel işleyişin nasıl olduğunu öğrenme fırsatım oldu.

İlk romanımı yaratma serüvenim tüm zorluklara rağmen artık yolunda gidiyor gözüküyordu. Dan Brown’un gerçek insanlık tarihinden kesitleri kendi hikâyesiyle kesiştirme stratejisini büyük ölçüde kurguma uyarlamayı başarmıştım. Stephen King’in genç yazarlara tavsiyelerinden gerekli dersleri de çıkarmıştım ama konu Tolkien’e geldiği zaman durum biraz karışıktı. Benim için Tolkien demek kelimelerle resim yapabilmek demekti. Her sene Silmarillion’u okuyup her okuyuşumda sanki ilk kez okumuş gibi şaşırırdım. Etkileyici betimlemeler yapabilmek sadece doğal bir yetenek miydi yoksa izlenen belli stratejiler var mıydı? Hem bu sorunun cevabını bulabilmek hem de zayıf betimlemelerim konusunda kendimi geliştirebilmek için bir hikâye yazmaya karar verdim. Silmarillon’dan beslenerek ve yer yer alıntılar yaparak yüzük taşıyıcılarının gemiye binip ölümsüz topraklara gidişinin sonrasında yaşananları anlatan bir hikâye yazmaya başladım. Başlangıçta bu yaptığım, büyük hayranlık duyduğum Tolkien’e karşı bir saygısızlık gibi gelmişti ama kendimi geliştirebilmek ve bazı sorularıma cevap bulmak için bunu denemem gerektiğini biliyordum. Entruin’in Doğuşu adlı hikâyemi tamamladığımda çevremdeki insanlara okutmaya başladım. Hikâyem hep övgüler alıyordu ama bu övgüleri duydukça benim zihnimde beliren sadece bir karikatürdü. Bu karikatürde çocukluk halimle yaptığım çöpten adamların olduğu bir resmi Leonardo Da Vinci’ye gösteriyordum ve nasıl olmuş ağabey diye soruyordum. Arkadaşlarım hikâyemi çok beğense bile aslında durumun bahsettiğim karikatürden pek farkı yoktu. Tolkien’e karşı duyduğum hayranlık bir kat daha artmıştı. Onun yazım stratejilerini çözmeye çalışarak sonuç alamayacağım ortadaydı. Çünkü o betimlemeler saf bir yaratıcılık ve deha ürünüydü. En azından Entruin’in Doğuşu adlı hikâyem sayesinde bazı sorularımın cevaplarını almıştım. Akıcılığı arttırabilmek için romanımın dilini konuşma diline yaklaştırıp daha sınırlı sayıda betimlemeler kullanmaya karar verdim.

Entruin’in Doğuşu

Yüzük taşıyıcıları Orta Dünya’dan ayrılacakları yolculuklarına artık başlamıştı. Gemilerinde yüce bir atla deniz üstünde koşarmışçasına, kaderlerine ilerlerken bulutların arasından süzülen gümüş ışıklar, bir mızrak gibi bakışları delmekteydi ama gökyüzünden gelen binlerce mızrak bile yolcuların kudretli bakışları önünde derin bir elemle erimekten kaçamazdı. Frodo acısı hiç geçmeyen yarasının artık eskisi kadar sızlamadığını fark etti. Eldar’ın ömrünün bir kadife yumuşaklığında tüm bedenini sardığını hissedebiliyordu. Fırtına Vadisi’nde yüzük tayfının açtığı derin yaranın izleri de yavaş yavaş kaybolmaktaydı ama Shire ve arkadaşlarını bir daha göremeyecek olmasının verdiği hüzün bu yaradan daha çok içini sızlatıyordu. Bilbo’ysa hemen yanındaydı. Kitabından bir şarkıyı mırıldanmaktaydı. Frodo uzun uzun ona baktı, yaşlılığın oluşturduğu yüzündeki derin çizgiler yüzüğün verdiği ıstırabı anlatıyor gibiydi. Orta Dünya var oldukça hatırlanacak şarkısında Bilbo’ya bir süre eşlik etti. Sonra ağır adımlarla Lord Elrond’un yanına gitti. O an Elrond’un parmağındaki yüzük Frodo’yu selamlarmışçasına ışıldamaya başladı. “Efendim bana bu dünyadaki kimsenin bilmediği sırları anlatın, bilgeliğiniz engindir.” dedi önünde hafifçe eğilerek. Duydukları karşısında gülümsedi Elrond ve dağları aşan keskin bakışlarını, şefkatle hobbite çevirdi: “Eğer Shire halkına olan özleminizi bir nebze de olsa azaltacaksa bunu zevkle yaparım.” dedi ve sözlerine şöyle devam etti: “Anlatacaklarım var oluşumuzun sırlarının sadece küçük bir bölümünü içerir. Başlangıçta adı Eru, tek olan, Elf dilinde İlúvatar diye isimlendirilen, düşüncelerinden Ainur ırkını yarattı Efendi Frodo ve Ainur, İlúvatar’ın huzurunda ulu bir müzik yaptı. İşte bu müzikte bildiğimiz dünya vücut buldu çünkü İlúvatar Ainur’un şarkısını görünür kılmış ve onlar da karanlığın içindeki bir ışık gibi görüntüyü izlemişlerdi. Ve aralarından çoğu, onun güzelliğinden, görüntü içinde başlangıcı ve kıvrımlarının açılışıyla gözler önüne serdiği tarihinden büyülendi. Bu yüzden İlúvatar onların görüşüne varlık verdi, onu boşluğun ortasında kurdu ve gizli ateş, dünyanın kalbinde yanması için gönderildi; ona Eä dendi. Sonra Ainur arasında Eä’yı arzulayanlar ayağa kalkarak zamanın başlangıcında dünyaya girdiler; gördükleri görüntüyü uğraşlarıyla tamamlayıp gerçekleştirmek görevleriydi. Yeryüzü Krallığı’nı, Arda’yı, kararlaştırılan zamanda yaratana dek, Elflerin ve insanların düşüncesinin ötesinde bir enginliğe sahip olan Eä diyarlarında uzun süre uğraştılar. Sonra yeryüzünün giysilerine bürünüp içine indiler ve oraya yerleştiler.

Elfler, bu ruhların arasındaki Ulular’a; Arda’nın Güçleri, Valar ismini verdi ve insanlar da onlara genellikle tanrılar diye seslendi. Valar Efendileri yedi tanedir; Valier, yani Valar Kraliçeleri de yedi tanedir.
Orta Dünya’daki Elflerin dilinde başka şekilde isimlendirilseler de adları Valinor’da konuşulan Elf lisanındaki isimlerdir, insanlar arasındaki isimleri de çeşit çeşittir. Efendilerin isimleri uygun sırasıyla şöyledir: Manwe, Ulmo, Aule, Orome, Mandos, Lorien ve Tulkas; ve kraliçelerin isimleri de: Varda, Yavanna, Nienna, Este, Vaire, Vana ve Nessa… Sauron’un efendisi olan Melkor yani güç ile yükselen, zaman içinde Valar arasında sayılmamış ve bu isimle adı dünya üzerinde hiç anılmamıştır.

İlginizi Çekebilir  Amazon, İlk Kitap Mağazasını Açtı

Elfler arasında onun kötülüğü yüzünden en çok acı çekenler olan Noldor halkı, onu hep dünyanın karanlık düşmanı, Morgoth, diye andılar. İlúvatar Melkor’a büyük bir güç vermişti ve o aslında Manwe ile akrandı. Diğer tüm Valarların güç ve bilgileri üzerinde bir hissesi vardı ama onları kötü amaçlara çevirdi. Gücünü şiddet ve zulüm içinde israf etti. Manwe’nin krallığını ve akranlarının bölgeleri üzerindeki hâkimiyetini arzulayarak Arda’ya ve içindeki her şeye göz dikti. İhtişam ve kibir yüzünden kendisi dışındaki her şeyi hor görmeye başladı. Bilinçli bir şekilde, utanmaz bir yalancı olana dek, sahip olduklarını sapkınca bir kötülüğe dönüştürüp kendi arzuları için kullandı. Işık için duyduğu tutkuyla başladı ama ona sadece kendisi sahip olamayınca, ateş ve öfke sayesinde büyük bir yangına dönüşüp karanlığın içine girdi. Karanlığı en çok Arda üzerindeki kötü işlerinde kullandı ve onu, yaşayan her şey için korkuyla doldurdu. Ayaklanmasının gücü, unutulmuş çağlarda öylesine büyüktü ki Manwe ve tüm Valar’la mücadele etti. Uzun yıllar boyunca Arda da, dünya topraklarının çoğu üzerinde hâkimiyeti elinde tuttu ama yalnız değildi. Birçok Maiar, büyüklük günlerindeki ihtişamına kapılıp, ona olan sadakatlerini koruyarak karanlığının içinde kaldı; diğerlerini ise yalanlar ve haince ihsanlarla hizmetine ayarttı. Bu ruhlar arasında en korkunç olanları Valaraukar’dı, ateşin kırbaçları, Orta Dünya’da onlara dehşetin ifritleri ya da Balrog da denirdi. Onun hizmetkârları arasında en bilineni ise, Eldar’ın Sauron dediği, zalim Gorthaur’du. Baslangıçta, Sauron Aule’nin Maiar’larından biriydi ve onun ilmini iyi biliyordu. Morgoth’un Arda hakkındaki tüm işlerinde, devasa işlerinden kurnazca hilelerine kadar, Sauron’un payı vardır ve sadece efendisinden belki bir parça daha az kötü olmasının tek nedeni, bu kötülükleri kendi adına tertiplemeyip, başkasının hizmetinde yapıp etmesiydi. Uzun süre efendisine hizmet etti Sauron. Ama sonraki yıllarda Morgoth, Valar tarafından yok edilince onun kötülüğünün bir hayaleti gibi yükseldi ve boşluğun içine giden aynı harap edici yolda arkasında yürüdü. Sauron’un hikâyesinin sonunu sen benden daha iyi biliyorsun.” dedi Frodo’ya gülümseyerek. Frodo cevap veremedi, sadece kopmuş parmağına bakarak kafa salladı. Duyduğu şeyler yüreğini titretmişti. Elrond’un sözleri bitince Galadriel göz alıcı endamıyla onların yanına geldi. “Yeryüzü bunca sırra sahipken, neden, özellikle Valar’ı seçtiğinizi iyi biliyorum efendim, Valar’ın artık bir seçim yapması gerekiyor, onların da görevleri bizimle birlikte tamamlandı.” dedi. Yıldızlar o gece her zamankinden daha çok titriyordu ve havada aynen sular gibi büyük bir tedirginlik vardı. “Bunun kararını bilmek bizim kudretimizi aşar.” diye cevapladı Elrond, bunun üzerine Galadriel denizlere buyruk verebilen yüzüğü Nenya’yı havaya kaldırdı. Gök gürültülerini sindiren bir ses tonuyla haykırdı: “Elen sila lumenn omentilmo!” çok geçmeden de yüzüğün karanlığı parçalayan ışıltısına karşılık geldi ve uzakta deniz yüzeyinde dev bir girdap oluşmaya başladı. Girdabın ortasındaki köpükler arasından yıkılmış olsa bile görkemini koruyan bir yapı suyun üzerinde ağır ağır yükselmeye başladı. Uzaktan küçükçe bir adaymış gibi gözüküyordu. Hiçbir İlúvatar çocuğunun yakından görmediği batının ışığı Ormal’dı bu. Dünyada henüz ışık bile yokken Valar yaratmıştı onu. Ateşlerin sönmeye yüz tuttuğu ya da çok eskideki kadim tepelerin diplerine gömüldüğü zamanlarda ışığa ihtiyaç duyulmuştu ve Yavanna’nın ricası üzerine Aule, etraflarını kuşatan denizlerin ortasına kurduğu Orta Dünya’nın aydınlanması için iki kudretli lamba yaptı. Sonra Varda lambaları doldurdu, Manwe’yse kutsadı ve Valar da onları öyle yüksek sütunların üzerine yerleştirdi ki gelecekteki günlerin tüm dağlarından daha mağrurlardı. Lambaların birini Orta Dünya’nın kuzeyine yakın bir yerde yükseltip adına Illuin dediler; diğeri de batıda yükseldi ve adına Ormal dendi; Valar lambalarının ışığı dünyanın üzerine öyle bir aktı ki her şey sanki hiç kararmayacakmış gibi aydınlandı. Sonra Yavanna’nın yeryüzünde ektiği tohumlar hızla tomurcuklanıp filiz vermeye başladı; toprakta küçüklü büyüklü bir sürü şey yetişti; yosunlar, otlar, koca eğreltiotları… Tepelerindeki bulutlarla taçlandı, yaşayan dağlara benzeyen ama ayakları yeşil bir alacakaranlıkta sarmalanan ağaçlar. Morgoth ise her şeyden daha çok nefret etti bu ışıklardan ve bir fırsatını kollayıp sonunda onları yerle bir etti. İşte yüzük taşıyıcıları büyük bir hayranlıkla batının bu görkemli ışığı Ormal’a bakmaktaydılar. Gandalf yaşanan kısa sessizliği bozup “Valar İlúvatar’ın çocuklarına hiddetlendiğinde bile yüreklerinde canlılara karşı duydukları sevgi hiç eksik olmamıştı.” dedi…

Gemide bunlar konuşulurken hüküm vakti de gitgide yaklaşıyordu. Valar tüm hizmetkârlarıyla birlikte Valmar’ın altın kapıları yakınındaki Hüküm Çemberi’nde toplanmıştı. Onlar dünyaya şekil vermek ve İlúvatar’ın çocuklarının yüreğine umut vermek için gönderilmişti ve artık tüm dünya halklarının ortak düşmanı da her şeye hükmedecek, tek yüzükle birlikte yok edilmişti. Manwe göz alıcı kristal tahtından yeryüzünü titreterek ayağa kalktı ve son buyruğunu verdi: “Artık ait olduğumuz yere döneceğiz!” tüm Valar ve Valier saygıyla önünde eğildi. Sadece Yavanna’nın yüreğine bir hüzün düşmüştü. Yeryüzündeki tüm ağaçlar onun çocuğuydu. Kudretli gözleriyle gökyüzüne baktı ve insanoğlunun yükselişini gördü. Morgoth’un gölgesi hala yüreklerindeydi. Onların güç arzusu da Morgoth’dan aşağı değildi. Bu uğurda çocuklarının katledilişini ve çığlıklarını duydu yüreğinde. Gözünden bir damla yaş döküldü ve Valar’la birlikte yeryüzünü terk etmeden önce son sözü; “Çocuklarımın intikamı sonsuza dek yaşayacak.” oldu.

Yavanna’nın gözyaşının düştüğü yerde artık altın bir filiz yükseliyordu. Entruin’di bu, tüm tohumların en görkemlisi. Yavanna yeryüzünü terk ederken geceyi gündüze çeviren bir ışık oluştu ve göz alıcı kutsal ışık Entruin’i tutkuyla yüceltti. Hızla büyüyordu o ve yükselişi hiç bitmiyordu. Yaratıcısının kudretiyle neredeyse bir kule kadar yüksekti artık. Onun yanındaki tüm canlılar, Entler bile bir Elfin yanındaki hobbit gibi hissederdi kendini. Öylesine güzel bir kokusu vardı ki yanından geçtiği bütün canlılar büyülenmiş gibi uykuya dalarlardı. Gövdesi altındandı Entruin’in, yirminin üzerindeki kolları istediğinde uzayabilen dikenlerle kaplıydı ve bunları toprağa sapladığında kolları bir kök gibi yer altından uzayarak fersahlarca öteden düşmana indirilmiş bir gürzden daha güçlü ortaya çıkabiliyordu. Yürüyen bu kule karşısında ne insan orduları ne de surlar dayanabilirdi ve karanlığı delen bakışlarını artık Gondor’a dikmişti yani insanoğlunun en büyük yükselişine…

Entruin’in doğuşuyla Elrond’un yüreğine derin bir acı düştü. Bakışları Aragorn’un yanında kalıp ölümlü yaşamı tercih eden kızının kötü kaderine lanet okur gibiydi. O gemide bulunan herkes maceralarının henüz bitmediğini hissetmişti. Valar’dan sonra artık tercihte bulunma sırası yüzük taşıyıcılarına geliyordu. Yıldızları işaret etti Gandalf, Valar’ın nişanını taşıyan orak şeklindeki on dört yıldız her zamankinden daha parlaktı. “Gittiler ama bunun için bir bedel ödeyeceğiz.” dedi. Bu sözler üzerine bir süre sessizlik yaşandı. Bilbo çoktan uyumuştu, Frodo ise olup biteni anlamaya çalışıyordu ama ariflerin yüzlerindeki tedirginlik onu soru sormaktan alıkoyuyordu. Güneşin doğuşuyla birlikte içlerinde de yeni umutların doğmasını ümit ettiler ve o gece başka hiçbir şey konuşulmadı.
Ertesi gün güneş bulutların arasından yüzünü gösterdiğinde Ak Sahiller’e iyice yaklaşmışlardı. Onları, batıyı asla terk etmemiş ışığın soylu Elfleri Calaquendi elçileri beklemekteydi. Yüzük taşıyıcıları sahilde coşkuyla karşılandı. Orta Dünya’yı daha önceden terk etmiş Elfler için düzenlenen şölenin daha görkemlisi hükümdar İngwe’nin buyruğuyla tertiplendi. Frodo ve Bilbo, Eldar’ın kadim zamanlarına ait bu soylu Elflerin yüzlerindeki ışığa bakmaktan kendilerini alıkoyamıyorlardı.
Valar, insanoğlu daha var olmamışken ışık Elfleri için kıyıda büyük bir saray yaptırmıştı. Tüm değerli taşların ve zanaatlerin efendisi Aule’nin eseri olan bu sarayın ışıltısı, çok uzaklardan bile gözleri kamaştırıyordu. Mitril’den yapılmış yüksek dış duvarlar dünya var oldukça orada kalacak güçte ve görkemdeydi. Onu izleyen on dört kule ise Valar’ın her birinin onları ziyareti için oluşturulmuştu. Üstlerinde bulutlar barınamazdı ve her zaman yüzleri Valar’ın gökyüzündeki orak şeklindeki yıldızlarla taçlandırılmış nişanına bakardı. Parlaklığıyla bir metali andıran pürüzsüz taş duvarlar bile erguvan renginde değerli taşlarla süslenmişti ve karanlık devirlerin savaşlarını anlatan rünler taşıyorlardı. Sarayın dış kapısı, dört dağ trolünün yan yana geçebileceği genişlikteydi. Bilbo daha yürürken kitabı için notlar almaya başlamıştı bile ama bu kutsanmış yer onun kelimelerle ifade edemeyeceği kadar görkemliydi. Şölen için büyük bir özenle hazırlanmış içerideki salona geçtiklerinde Galadriel ile Elrond’un halkından seçilmiş yüzer Elf büyük bir coşkuyla onları beklemekteydi. Frodo donatılmış sofrayı gördüğünde; “Keşke Sam, Pippin, Merry de bunu görebilseydi.” dedi. Hemen arkalarından Kral İngwe de girdi içeriye, herkes saygıyla ayağa kalktı. İngwe’nin boyu orada bulunan herkesten uzun, duruşuysa mütevazı ama soylu bir Elf hükümdarına yaraşır şekildeydi. Bakışları sert ama yüzündeki ışıltı, başındaki elmaslarla süslenmiş göz kamaştırıcı şerit taçtan daha güçlüydü. Valar’ın nişanını taşıyan kıyafetleri, uzun sade peleriniyle ilerlerken her göze farklı renkte görünüyordu. “Geç kaldınız sevgili dostlarım ama kutlu haberleriniz diyarımıza ulaştı, düşüncelerinizin dingin olmadığını görebiliyorum ama önce biraz uzun yolculuğunuzun izlerini silelim, sonrasında sizi dinleyeceğim.” dedi. Zafer şarkıları söylendi şölen boyunca, sonundaysa değerli kayıplar için ağıtlar bunu izledi. Elf ezgileri o kadar derindi ki orada bulunan herkesin zihninde görüntüler bir sel gibi akıp geçiyordu. Gurur ve hüzün artık yüreklerinde iç içe geçmişti. Kralın kalkışıyla birlikte yüzük taşıyıcıları kendileri için hazırlanmış odalara götürüldüler. Huzur içinde olmaları gerekirken Entruin’in doğuşu düşüncelerine ihanet eden bir hain gibi üzerlerine çökmüştü…

Ertesi sabah tüm Elf halklarını birleştiren bu kutsal topraklarda yüzük taşıyıcıları kralın huzuruna çağrıldı. İngwe’nin karşısında önce Elflerin sahip olduğu en kudretli güç yüzüğü Vilya’yı taşıyan Lord Elrond söz aldı: “Bilginiz ve irfanınız engindir hükümdarım, misafirleriniz olarak size kutlu haberler getirdim. Bildiğiniz gibi büyük savaş sona erdi ve Sauron yok edildi. Valar ise bizi terk etti, artık ait oldukları yerdeler. Ancak bu yitiş bir şerri de doğurdu, yüreklerimize düşen ismini anmayacağım bu yüce diyarda. İnsanların yeniden yardımımıza ihtiyaçları olacak.” dedi. Bakışları artık eskisinden de sertleşmişti İngwe’nin; “İsildur’un laneti sürüyor ve olacakları biz bile engelleyemeyiz Vilya’nın kudretli koruyucusu.” dedi gözlerini güç yüzüğüne dikerek. “Elflerin çağı ne yazık ki artık geçti ve o, Yavanna’ya hizmet etmek için topraktan yükseldi, bu yüzden toprak son Maiar’ın çağrısına her zaman cevap verecektir. Yeryüzü; tohumların en kudretlisi yürürken büyük bir gürültüyle titreyecek ve tüm düşmanları da buna eşlik edecektir. Bense üzerimde hala Valar’ın nişanını taşırken yüce Yavanna’nın lanetini üzerime çekmeyeceğim, halkımın huzuru adına son sözüm budur.” İngwe’nin bu sözleri üzerine Gandalf bir adım öne çıktı ve kadim krallardan daha büyük bir heybetle büyüdü söylediği her bir kelimeyle birlikte. “Evet İsildur Lord Elrond’un çağrısına cevap vermedi ve yüzüğü fırsatı varken yok etmeyip, kendisine saklayarak lanetlenmeyi seçti ama İsildur’un varisi Aragorn, bu lanetin diyetini halkının canıyla ödedi. O olmasaydı tüm özgür halklarla Valar’ın düşmanı olan Sauron yok edilemezdi. Sözlerinizde ise büyük bir bilgelik var efendim, güç yüzükleri tohumların en kudretlisini durdurmak için kullanılmamalı ama yine de sadakatimi Aragorn’a sunacağım. Ben dünyaya hayat veren gizli ateşin bir hizmetkârıyım. Balrog’la mücadelemde bedenim karanlığa düştükten sonra bile yeryüzüne tekrar gönderildim. Ölüme karşı hüküm vermek Valar’ın da kudretini aşar. Bu ancak İlúvatar’ın arzusuyla gerçekleşebilir. Bu yüzden gözlerimdeki ışıltı İlúvatar’ın nişanıdır.” dedi Gandalf mavi bir ışığa bürünmüş gözleriyle, ateşe hükmedebilen yüzüğü Narya’yı çıkartıp kendisi gelinceye kadar saklaması için Kral İngwe’ye uzattı. İngwe önünde hafifçe eğilerek yüzüğü aldı ve “Arzunuz benim için bir emirdir, siz dönünceye ya da yeni bir buyruğu bildirinceye kadar ben dâhil kimse ona sahip olamayacak.” dedi bakışlarıyla Gandalf’a. Yüzük taşıyıcılarının yüreğindeyse artık bir meydan okuma duygusu yükselmekteydi. Dostlarını bu ıstırap dolu yolcuğunda yalnız bırakmak istemiyorlardı ama gözlere baktığında ruhları görebilen ak büyücü sözlerine devam etti: “Gizli ateşin ışığıyla toprak karşı karşıya gelecek ve artık bu görev yalnızca benim sorumluluğumda, umut ise yüreklerinizde hiçbir zaman sönmeyecek dostlarım!” dedi şefkat dolu sesiyle. Bu sözler karşısında Kral İngwe topraklarındaki en kudretli at olan İlusar’ı Gandalf’ın hizmetine sundu. Artık Gandalf da Gondor’un yazgısına ortak olmuştu. Yüzük taşıyıcıları, konuşulanlar karşısında irkildi. Ak büyücünün içinden geçenler tahmin edilemezdi. Onun görüşü her zaman engindi. Frodo dışında kimse tek bir söz bile edemedi. “Bırak biz de sana eşlik edelim.” dedi Frodo sanki dostlarının yüreklerinden geçeni okurmuşçasına. Gandalf durdu ve ölümün bile alt edemediği cesur hobbite döndü: “Karanlığın ilmine sahip bir Maiar olarak Sauron bile bedene bürünmüşken düşmanlarının karşısına tek başına çıkmaya cesaret edememişti. Tohumların en kudretlisi ne zaferler kazanmış kudretli insan ordularından ne de Minas Tirith’in yüksek surlarından çekiniyor. Keskin gözleri Gondor’a dönmüş durumda ve tek başına korkunç amacına doğru durmaksızın ilerliyor. Bu düşmanın gücü hepinizi aşar ama sizlerin güvende olduğunuzu bilmek de bana güç verecektir, burada kalmalısınız.” dedi ve etrafındakileri vakarla selamlayarak sabırsızlıkla onun gelişini bekleyen atı İlusar’a doğru seyirtti. Entruin ise doğduğu batı topraklarından Orta Dünya’ya geçebilmek için kuzeydeki Helcarexe Boğazı’nı kullanmak zorundaydı. Kuzeyin bu dondurucu soğuğuna sahip diyarına Valar dışında kimse gitmeye cesaret edemezdi. Gandalf, hâlâ Ulmo’nun kudretini taşıyan denizleri kullanmayacağını bildiği için düşmanını bu yol üzerinde bulacağını çok iyi biliyordu. Bu yüzden zaman kaybetmeden atına bindi ve arkasına bakmadan hızla Helcarexe Boğazı’na doğru yol almaya başladı.
Dört günlük yolculuğunda dinlenmek için sadece bir defa durdu. Karanlığı ışıltısıyla ay gibi aydınlatıyordu ak büyücü. Durmaksızın yağan yağmurlar ise yol boyunca ona eşlik etti. Yolculuğunun beşinci gününde Entruin’in izlerini gördü. Onun dev ayaklarıyla açtığı çukurlar yağmurla dolmuştu, uzaktan bakan birisi bunu küçük göletler sanabilirdi. Entruin’in geçtiği yerlerde batının korunmuş güzelliği soluyordu. Kurumuş ağaçlara baktı Gandalf, yaşamları kendi arzularıyla solsa bile üzerlerinde garip bir huzur vardı. Düşmanının bu şekilde ilerledikçe gücünü gitgide arttırdığını anladı. Entruin Helcarexe’ye Gandalf’tan daha önce varmıştı ama orada kendisini izlediğini hissettiği düşmanını bekliyordu. Yolculuğunun son gününde Drengist düzlüklerini aştıktan sonra Gandalf sonunda batının kuzey uçlarına ulaştı ve denizde yüzen ilk buz parçasını görerek Helcaraxe’ye yaklaştığını anladı. Kuzeyde doğuya doğru bir yay çizerek ilerledi ve batıya doğru uzanan Endor’un kıyılarını kuşatan denizin soğuk sularının ve Belegaer denilen korkunç dalgaların birlikte aktığı dar bir boğaza vardı. Burada ölümcül soğuğun engin sisi ve pusu her yeri sarmıştı. Denizin akıntıları çarpışan buz tepeleriyle, derinlere batmış buzların gıcırdamalarıyla doluydu. Gandalf uzaktan heybetli düşmanının bakışlarını kendisine diktiğini görebiliyordu. Hüküm saati giderek yaklaşmaktaydı…

İlginizi Çekebilir  Gürhan Öztürk'ün Yazdığı "Varoluş" Raflarda!

Yüzyıllardır dostluğunu taşıyan Entlerin bile Yavanna’nın kutsadığı düşmanına hizmet edeceği bilgisi Gandalf’ın yüreğine bir kor gibi düştü. Saruman Entleri küçümsemenin bedelini ağır ödemişti. İnsanlar bu hataya asla düşmeyeceklerdi ama yine de bu çaresizliklerini değiştirmeyecekti. Ateş ve toprağın yıkıcı karşılaşmasında bu yüzden ateş galip gelmeliydi. Karanlığın üzerine korkusuz atı İlusar’ı sürdü Gandalf. Şiddetli yağmuru yararken, oluşan siluetleri onu takip edermişçesine arkasında kalıyordu, tek bir sıra halinde suyun işçiliğiyle yaratılmış yüzlerce atlı Entruin’e saldırıyor gibiydi. Ak büyücü hedefine giderek, yaklaşırken düşmanının ürkütücü gürlemesini duydu. Ölümcül bir sarmaşığı andıran yirminin üzerinde güçlü kolunu toprağa saplamıştı Entruin. Keskin dikenleri gizlenmiş bu kollar, düşmanını sarıp parçalamak için fersahlarca öteden toprağın altında uzamaktaydı. Asasını havaya kaldırdı Gandalf eğer Entruin ona uzaktan saldırmak istiyorsa bunu gözleri olmadan yapmalıydı. Asadan çıkan ışığın gücü karşısında tohumların en kudretlisi bir anda sendeledi ama hiçbir şey göremese de onun gözlere ihtiyacı yoktu. Toprak sanki Entruin’in gövdesi gibiydi ve İlusar’ın attığı her adımda onu hissedebiliyordu. Gandalf ise düşmanına gitgide yaklaşmaktaydı. Entruin’in kolları aniden çorak toprağı yararak atı yakaladı. Gandalf yere savruldu ama hemen kendini toparladı, kılıcı Glamdrimg’i çekerek kendisine yönelen üç azgın kolu çoktan koparmıştı bile. İlusar içinse artık çok geçti, Entruin onu göğe yükseltip bir mızrak kadar sivri olan kollarının ucunu atın yumuşak karnına saplamış ve tüm gücüyle farklı yönlere çekerek atı paramparça etmişti. Gökten yağmur yerine kan yağıyordu artık. Gandalf savaşın onca dehşetine ve hızına aldırmayarak İlusar’a teşekkür edercesine kutsal bir söz mırıldandı. Kollar ak büyücünün üzerine aralıksız geliyordu, o ise durmadan kendi etrafında farklı yönlere dönüyor ve Glamdrimg ile gürzü andıran dikenli kolları gövdelerinden ayırıyordu. Fakat ne kadar uğraşsa da kopan kollar hiçbir şey olmamış gibi bir süre sonra uzamaya devam ediyordu. Düşmanı ise hala çok uzaktaydı. En güçlü silahı kılıcı değil asası ve cesaretiydi ak büyücünün, kudretli kılıcını yere bıraktı sonraysa iki eliyle asasını kavrayarak hızla yukarıya kaldırdı. Bunu yapmak istemiyordu aslında çünkü yapacağı büyüyle oluşacak yıkımdan Helcarexe’deki hiçbir canlı kurtulamazdı. Onun ise en ufak canlıya bile büyük bir saygısı vardı. Yine de son Maiar’a karşı artık başka çaresi kalmamıştı. Asasını büyük bir gürültüyle toprağa sapladı Gandalf. Topraktan yükselen bir inilti duyuldu. Gitgide genişleyen beyaz bir güç ak büyücünün etrafını çepeçevre sardı. Yüzük yok edilip Sauron’un kulesi düşerken oluşan yıkımdaki gibi Helcarexe toprakları da artık sonsuza kadar değişecekti. Gizli ateşin ışığı toprakta yarıklar açıp önüne çıkan her şeyi yakıp sonra asaya geri dönmüştü. Her şey bittiğinde geriye sadece erimiş buzullar, alevler içinde topraklar, toza dönmüş kayalarla derin yarıklar kaldı. Ve bir de Entruin…

Son Savaş- Şeytanın Uyanışı: Hayata Tesla’nın Gözünden Bakın, Aron’la Engizisyon’dan Kaçın, Donna ile Gizemi Çözün

Işığın şiddetiyle yere savrulsa da altından gövdesi onu ateşin gücünden korumuştu, yok olan kollarının yerineyse yavaş yavaş yenileri çıkmaktaydı. Gandalf kılıcı Glamdrimg’i yerden alıp düşmanının üzerine hızla ilerlemeye başladı. O koşarken karşısına çıkan alevler sanki saygıyla önünde eğiliyordu. Düşmanı, eski gücüne kavuşamadan bu savaşı sonlandırmaya kararlıydı. Yaklaşmaya başladığında Entruin’in gözlerinin hala kapalı olduğunu gördü. O yerde kıpırdamadan yatıyordu. Tam kılıcını onun sol gözüne saplamak üzereyken kollardan biri sıkıca kılıcı kavradı, bir diğer kol ise Gandalf’ı güçlü darbesiyle on adım öteye savurdu. Kader yeniden korkunç bir şekilde dönmeye hazırlanıyordu. Entruin’in gözlerinde mavi bir ışıltı görüldü o anda ve sadece iki koluyla ak büyücünün kılıcını öfkeyle kırdı. Tohumların en kudretlisinin ayağa doğrulurken ki kükreyişi ise ürkütücüydü. Gandalf’ın yaşlı bedeni artık harap olmuştu. O da yavaş yavaş ayağa kalktı ama düşmanı eski gücüne kavuşmuştu bile ve onu azgın sarmaşıkları andıran üç koluyla sıkıca kavradı. Bir mızrak gibi hazırladığı diğer üç kolunu da avıyla oynayan bir avcının kibriyle çaresizlik içerisindeki Gandalf’a göstermekteydi. Onu öldürmekte acele etmiyordu. Bu kibriyse karşılığını buldu. Bir anda gökte Gandalf’ın kırılan kılıcı yeniden dövülmüşçesine, onun görünümünü andıran bir yıldırım Entruin’in üzerine indi ve tohumların en yücesinin altın gövdesini ateşler çıkartarak ikiye yardı. Onun sonunu getirdi bu yıldırım.

Gandalf’ın yıpranmış bedeni ise bu korkunç savaşa daha fazla dayanamadı ve beyazın tüm zarifliğiyle orada karanlığa düştü ama sarayda söylediği gibi o hala gözlerinde İlúvatar’ın nişanını taşıyordu ve yüce İlúvatar, Entruin’i yok ederek böylece son büyük savaştaki hükmünü vermiş oldu. İnsanoğlunun güç arzusu aynen Morgoth gibi belki onların da kıyameti olabilirdi ama bu kıyameti getirecek olan asla Sauron ya da Entruin gibi bir Maiar olmayacaktı. İlúvatar’ın insanoğluna ölümü hediye etmesinin nedeni çocuklarının yüreklerindeki güç arzusunu zamanın yüklerinden kurtarmak içindi. Son bir şans daha tanıdı böylece onlara…

Gandalf’ın yazgısı ise sonrasında çok kudretli oldu. O öldüğünde damlaları ışıktan yaratılmış bir yağmur başladı gökyüzünde. Her yer aydınlandı. İlúvatar bu sadık hizmetkârını düşüncelerinin bir parçası yaparak onurlandırdı ve onun ruhunu yanına yükseltti. Yüzük taşıyıcıları o gece gökyüzünde Valar’ın nişanını taşıyan on dört değil on beş yıldız olduğunu gördüğünde, Gandalf’la bir daha karşılaşamayacaklarını anladılar ve huzur içerisinde yaşayıp batıyı bir daha asla terk etmediler. Batının sınırını oluşturan dağlar ise Valar’ın arzusuyla aşılması mümkün olmayacak şekilde yeniden yükseltildi ve batının denizlerinde ölümcül fırtınalar hiç eksik olmadı. İnsanoğlu bu kutsal topraklara bir daha ayak basamadı, kendi yüreklerindeki iyilikle kötülüğün savaşı ise asla ama asla son bulmadı…”

Romanım ile ilgili verdiğim kararlarla birlikte kelimelerle resim yapabilme hayalim suya düşmüştü. Ancak kendi kapasiteme uygun olarak doğru tercihi bulduğuma inanıyordum. Öte yandan tasarladığım bazı bölümler için Tolkien’in açtığı yoldan ilerlemem de gerekiyordu. Başka türlü hayal evrenimin içine insanları arzuladığım şekilde sokamazdım. Ne yapmam gerektiğini düşünürken aklıma bazı bölümlerim için hazırlanacak illüstrasyonları romanımda kullanmak geldi. Böylece kelimelerin yerini kendine ait bir büyüsü olan güçlü illüstrasyonlar alabilirdi. Ayrıca hayal gücü ve görsel zekâsı benden çok daha üstün sanatçıların da romanıma katkıda bulunmasını sağlayabilirdim. Önce çalışmalarını büyük bir zevkle takip ettiğim ve hayranı olduğum Yiğit Köroğlu’na bu teklifi götürdüm. Kendisi kurgumu ve örnek bölümlerimi çok beğendi. Türkiye’den çalışacağı ilk yazar olacağımı bana belirterek teklifimi kabul etti. Sonrasında ise ilk illüstrasyonun çizimlerine başladı. Bana hazırladığı bir çizimi gönderdiğinde hızına hayran kalmıştım. Mükemmeliyetçiliği için teşekkür edip diğer çalışmaya geçebileceğimizi belirttim. Ancak gönderdiğinin taslak olduğunu söylediğinde tam manası ile ağzım açık kalmıştı. Ben incelediğim o illüstrasyonu final hali sanmıştım. Yiğit Köroğlu’ndan detaylara dikkat etmek ve yeni bir evren yaratmak ile ilgili çok şey öğrendim. İlerleyen zamanlarda dostum Utku Özden de bölüm başlarında yer alan siyah beyaz illüstrasyonları hazırlayarak kitabıma büyük katkıda bulundu.


Romanımın kurgusunu olgunlaştırıp arzuladığım seviyeye getirdiğimde artık yeni aşamaya geçmeye hazırdım. Sonrasında ise en büyük şanslarımdan biri olarak değerlendirdiğim değerli editörüm Kayra Keri Küpçü ile tanışma fırsatı buldum. Kendisi Aynen Yiğit Köroğlu gibi yolladığım romanımın kurgusunu ve örnek bölümlerimi çok beğendi. Ardından birlikte çalışma teklifimi kabul etti. Romanımın yazım süreci tamamlanıncaya kadar da birikimiyle ufkumu genişletip eksik olduğumu gözlemlediği konularda beni uyardı. Şu sözünü hiç unutmam: “Onur, örneğin 12. sayfada Elflerin kulaklarının sivri olduğunu yazdıysan ara ara bu bilgiyi tekrarla ki insanların zihninde daha çok yer edebilsin…” Kayra Bey verdiğim bu örnek gibi onlarcası ile, okuyucunun gözünden bakabilme konusunda kendimi geliştirmemi sağladı. Uzun emekler sonunda ise nihayet romanım tamamlanmıştı. Artık sıra yayınevleriyle irtibata geçmeye gelmişti.

Türkiye’de bilim kurgu/fantastik türünde bir roman yayımlatmak… Benim için bu sürecin romanı yazmaktan çok daha zor olduğunu söyleyebilirim. Aslında ülkemizin önde gelen yayınevlerinin birinden romanımın onay aldığını öğrendiğimde çok sevinmiştim. Ancak devamında başvurumu değerlendiren editörün istifa etmesi ve onun yerine geçen editörün tekrar romanı değerlendirmek istemesi ile sevincim kursağımda kaldı. Yaklaşık 7 aylık bu değerlendirme sürecinin sonunda eserimin reddedildiğini öğrendiğimde ise büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Başka yayınevlerine başvurularımı sürdürdüm ve sonunda kitabım basıldı. Çaresizlik insanı hep daha yaratıcı olmaya zorlar! Açıkçası yayınevlerinden cevap beklerken zamanımı boşa geçirmeye hiç niyetim yoktu. Romanımı bir kitap uygulamasıyla daha da zenginleştirme fikri, tam bu dönemde ortaya çıktı. Kitap uygulamasını oluşturmak için kurulan ekibin büyük gayretleri ile dünyanın en zengin kitap uygulamalarından birini yaratmayı da başardık.

İlk romanımı yazma serüvenimden çıkardığım en büyük ders ise şu oldu: Eğer yaptığınız iş sizin hocanız olabiliyorsa sizi sürekli yeni şeyler öğrenmeye itebiliyorsa, o iş kesinlikle değerlidir ve onun peşini asla bırakmamak gerekir…
Sevgilerimle.