Son Haberler
Anasayfa » FRPNET Edebiyat » Bahadır İçel’den Post-Apokaliptik Roman – Benim Adım Z

Bahadır İçel’den Post-Apokaliptik Roman – Benim Adım Z

benim-adim-z-banner

Fantastik kitaplarıyla tanıdığımız Bahadır İçel, yepyeni kitabıyla karşımızda.

Benim Adım Z isimli roman, bizleri yıkılmış post-apokaliptik bir ortama götürüyor.

benim-adim-z-kapakKitabın arka kapak yazısı şöyle;

“Benim adım Z, soyadım yok. Soyadına ihtiyacım da yok.
Zaten yok olan bir ırkın son üyelerindenim. Belki bu harf bile beni
tanımlamak için israf. Ama birileri bana seslenmeli, değil mi?
En azından ‘Artık bu cesedi ne yapalım?’ diyene kadar
söyleyecek bir şeyleri olmalı.”

Geçip gitmiş bir dünyada türünün son örneği bir insan; Z.

Zaman yarıkları, ölümcül sisler, kan emen sözde tanrılar, radyasyondan doğmuş çarpık yaratıklar ve akıl almaz korkuların kol gezdiği, tükenmiş bir dünya… Uçmak, zihin okumak gibi üstün nitelikler geliştirmiş “Z” insanlık için yeni bir umut olabilecek mi? Yoksa beklenen sonu hızlandırmak için yola koyulmuş bir kıyamet meleği mi?

Benim Adım Z, klasik bilimkurgu yapıtlarının ayak izlerini takip eden, hayallerimizin ötesinde bir zamana kapı açan, içerdiği fikirlerle cezbedici olduğu kadar da tehlikeli bir distopya…

132 sayfalık kitap, Altın Bilek Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı. Herkese iyi okumalar!

Benim Adım Z kitabının giriş bölümü ön okuması:

Yavaşça uçuyorum. Uçmayı her zaman sevmişimdir. Gözlerim yarı kapalı. İlerleyişimden doğan hafif rüzgar tenimi okşuyor. Yerden yalnızca bir metre yüksekteyim, ayaklarım birleşmiş. Göğsüm ileride.

Gözlerimi açıyorum. Önümde çoktan geçip gitmiş bir şehir duruyor. Yıkık binaların çoğu çoktan toza dönüşmüş. Birkaç çelik iskelet ve her nasılsa zamana direnmiş birkaç duvar ayakta. Gerisi ıssızlık. Yaşayan yalnızca ben varım.

Başımı eğiyorum. Çürümeye yüz tutmuş birkaç kalıntı.

Kendimi sola doğru savuruyorum. Sadece içgüdü. Bir anda devasa bir tren yoktan hızla beliriyor. Sadece birkaç saniye görünüyor ve ait olduğu zamana dönüyor. Sesi bile yok.

Kafamı çeviriyorum. Şanslıydım.

Şehre doğru uçmaya devam ediyorum. Çorak arazinin içinden mezar taşları gibi bel vermiş bir kaç kalıntı. Birisi eski bir tabelaya ait. Muhtemelen ilk üretildiğinde neonlar ya da dijital ekranlarla doluydu. Geriye yalnızca birkaç harfi temsil eden paslı metaller kalmış. Yere iniyor ve tabelayı okumaya çalışıyorum.

İstenbol… İstenbul… Her neyse… Sanki önemliymiş gibi…

Koloniden ne kadar zamandır ayrı kaldım? Günler mi, aylar mı, yıllar mı? Zaman da garipleşti, birkaç saat uyumak için yatıp bir hafta sonra uyanabiliyorsunu z.

Kafamı kaldırıyorum ve yolumu kesmiş dört adamla yüzleşiyorum. Gayet sessiz yaklaşmışlar. Yoksa duyularımı mı yitirmeye başladım?

Gözleri direk bana bakıyor, o zaman şimdiye aitler. İşte bu bela demek. Yalnızca minik bir çantam olmasına rağmen yaşayan bir insan olmam onlar için yeterli.

Yerden yükseliyorum. Onlar da. Eskiden insanlar uçabileceklerine inanmazlarmış, oysa doğuştan zihinsel bir engeli olmayan herkes uçabilir.

Adamlara daha dikkatli bakıyorum. Konuşmaya gerek yok. Birinin sağ kolundaki kırıklardan makine olduğu belli. Diğerinin gözlerinin olduğu yerde kırmızı dijital küreler var, bir diğerinin iki bacağı da makine. Sadece en soldaki anatomik olarak normal görünüyor. At kuyruğu şeklinde toplanmış saçları ve uzun sakalları var. Bakışlarında da delilik…

Beni öldürmeyi planlıyorlar. Çantamda bir şey bulup bulamamak umurlarında değil. Uzun süredir et yememişlerdir. Onlar için özledikleri, belki de sadece kulaktan dolma tadının güzelliğini duydukları bir akşam yemeğine dönüşebilirim. Muhtemelen iç organlarımı şişe geçirip kızartmayı tercih ederler, etimi ise bol baharat ile haşlamayı. Onlara kızamam. Ben de gerçek etin tadını hep merak ettim.

Birisi ufak, sivri köşeli bir yıldız fırlatıyor. Elimi kaldırıyorum, zihinsel duvarlarım yerinde. Bana birkaç santim kala yıldız camdan bir duvara çarpmış gibi sekip uzaklaşıyor. İkincisi bir bıçak, üçüncüsü ise çeşme vanasına benzer bir şey yolluyor. Hiçbiri bana dokunamıyor bile.

Şimdi nasıl biriyle karşılaştıkların ın farkındalar. Üzerlerine doğru uçuyorum. Gözleri korkuyla irileşiyor ve dört bir yana dağılıp kaçıyorlar. Sanki hiçbir şey olmamış gibi uçup yoluma devam ediyorum. Beni artık rahatsız etmezler. Aslında peşlerinden gidip onlara bu yaptıklarını ödetmeliyim. Dünyada çok çok az kalmış biz insanoğlunu bu şekilde vahşi görmek yüreğimi burkuyor.

Hem zaten anlaşılan o ki vücutlarının çoğu makine, yenecek kadar iyi et de çıkmaz. Benim böbreklerimden ve akciğerlerimden biri yapay, kalanını hala koruyabiliyor olmam bir mucize. Genelde insan otuz yaşına gelmeden doğal organları çöker. O zamana kadar vücudunun yüzde seksenini değiştirmiş olur. Bu da ona belki bir yüzyıl daha verir. Kalp ve beyine bile implantasyon yapılsa da iki yüzüncü yaşını gören olduğunu duymadım. İnsanlar ölür.

Belki bir avuç kalmış olmamıza rağmen gördüğümüz yerde birbirimizle uğraşmaya devam ediyoruz. Şehrin kalıntıları arasından geçerken bu gibi gereksiz düşüncelerle uğraşıyorum. Yok olmuş koskoca bir şehir… Geriye geçmişin hatalarından ders alacak kadar adam kaldığını sandığımdan değil… Nasıl bu hale gelmeyi başardığımız benim için merak konusu…

Göz erimimin ucunda derin ve geniş bir yarık duruyor. İçinde kirli, yağlı ve muhtemelen bir yerlerde denizle birleşen büyük bir nehir akıyor. Gerçekten büyük. Kim bilir belki de bir zamanlar denizdi. Belki bir kanal ya da boğaz…

İnsanlar eskiden denizlerin yükselip karaların sular altında kalabileceğinden korkarlarmış. Ne kadar da komik bir düşünce…

Gri göğün ardında, her an yağacak asit yağmurları endişesiyle kafamı kaldırıyorum. Boş, koyu gri gökyüzü. İçme suyu bulmak zor. Ancak eskisi kadar sık değil asit yağmurları ve bir keresinde gerçek yağmur yağdığına şahit olan bir kadınla tanıştım. Gezegen kendini yenilemeye mi başladı acaba? Aptalca bir umut…

Batman v Superman Filmi Hakkında Yapılan Açıklama Şaşırttı!
Universal Studios, Harry Potter Dünyasını Açıyor